Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

15.10.2006

Osmanlı devletinin yıkılması ve yeni Türkiye'nin kendisini ulusal terimlerle tanımlaması sonucunda, Osmanlı dönemi edebiyat ürünleri değerlendirilirken Osmanlı'nın çok milletli yapısının ihmal edilmiş olduğu söylenebilir. Bu tespitten hareket eden Fazıl Gökçek, bu ihmali kısmen de olsa telafi etme çabası içerisinde, I. Meşrutiyet'ten 1908 devrimi sonrasına uzanan bir zaman aralığında, Ahmet Mithat Efendi'nin edebi eserlerinde gayrimüslimlerin nasıl yer aldığının izini sürüyor. Bu çabayla aynı zamanda, yazarın ve onun temsil ettiği söylenebilecek Osmanlı/Türk aydınının zihniyet dünyasında Osmanlı gayrimüslimlerinin konumunu da ortaya koymaya çalışıyor.
Fazıl Gökçek, Ahmet Mithat Efendi'yi II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet devri yazarlarıyla kıyaslarken onun 'Osmanlıcı' yönünü sürekli olarak vurguluyor. Bu anlamda Ahmet Mithat, karşımıza tipik bir Tanzimat aydını olarak çıkmakta. Ancak burada dikkat etmemiz gereken şey, 'Osmanlıcı' tabirinin muğlak çok anlamlılığıdır. Yani aynı terim, açıklayıcı olduğu kadar kafa karıştırıcı da olabilir. Zaten Gökçek' göre de Ahmet Mithat, 'Osmanlı' tabirini iki değişik anlamda kullanır. Birincisi bir üst kimlik olarak Osmanlı'dır. Kitabın sonunda ek olarak verilen siyasi yazılarında da Ahmet Mithat, klasik Osmanlıcı aynı tanımı kullanır. Oysa edebî eserlerinin birçok yerinde 'Osmanlı', Müslüman/Türk ahaliyi ifade etmek için kullanılır. Bu anlamda gayrimüslimler Osmanlı tanımının dışında bırakılır. Dolayısıyla Ahmet Mithat'ın Osmanlıcılığı bir üst kimlik olarak Osmanlılık ile millet-i hakimenin kimliği olarak Osmanlılık arasında bölünmüştür sanki.
15.10.2006

Uygarlığın ortaya çıktığı dönemlerden itibaren büyük hayallerle, yeni bir dünya kurgulama sevdası, insanlığın tarih içindeki binlerce yıllık yolculuğunun vazgeçilmez yol arkadaşı oldu. Hayal edilen, 'olmayan yer' de olsa, bu düşler insanlığın ümitlerini yitirdiği, çıkmaza girdiği dönemlerde ortaya çıktı. Dünyanın çeşitli yüzyıllarda yaşadığı bu çıkmazlarda ise 'olmayan yer'i düşleyenler, yani ütopyaları olanlar, içinde birbirinden farklı bin bir rengin bir arada olduğu ve birbirlerinden farklı hayaller sundular bize. Kaynak Yayınları, insanlığın bitmez tükenmez hayal dünyasını okurlarına sunduğu 'Ütopyalar Dizisi'nin yedinci kitabında 19. yüzyıl İngiltere'sinin ütopik sosyalisti Robert Owen'ın ütopyasına sayfalarını açtı.
Avrupa'da Sanayi Devrimi'nin getirdiği sancıların tam ortasında yaşayan Owen, insan emeğini büyük ölçüde yerinden eden makinelerin, insan için gerekli olan kısıtlı koşulların da yerini almaya başladığı bir dönemde, işçilerin koşullarının iyileştirilmesi ve bütün dünyanın sonsuz bir mutluluğa erişmesi için tasarlamıştır ütopyasını.
15.10.2006

Kadriye, Şemse, Fadime, Güldünya, Meryem ve adlarını bilemediğimiz niceleri... Öldürüldüler. Birilerinin bir şekilde karar verdiği, 'namus' adına katledildiler. Bunun adı kadın katli, başka açıklaması yok. Her gün bir yenisini duyduğumuz, okuduğumuz, elimiz kolumuz bağlı, kadınlar ve erkekler olarak utancını yaşadığımız ağır bir yük. Gittikçe daha da ağırlaşan bir yük.
Pek çoklarının içine dert olan, ama çözüm için sadece 'o pek çoklarının' yeterli olmadığı bir dert. Kadınlar bu topraklarda ve dünyanın diğer yerlerinde 'namus adına' öldürülüyorlar.
Bazılarının söylediği gibi "töre cinayetleri, çok büyük ağırlığıyla Güneydoğulu ve Güneydoğu kökenli insanlara ait bir kültürel unsur" falan değil. Dünyanın pek çok yerinde, adına töre denmeyen ama tutku denen (bkz: İspanya), ihtiras denen (bkz: Brezilya), Drohama denilen (bkz: Hindistan), namus denen (bkz: İsrail) cinayetlerle kadınlar öldürülüyorlar. Yani aslında keşke, bu sadece iddia edildiği gibi Güneydoğu'yu kapsayan bir sorun olsaydı da, çözüme tahmin edilenden daha kolay gidebilseydik, daha az vakit alsaydı...
15.10.2006

"Lozan Antlaşması'nın eklerinden olan düşman işgali altındaki topraklarımızı boşaltma protokolü uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tamamen kurtulan Türkiye'nin toprak bütünlüğü fiili olarak sağlanmıştı. Artık yeni Türkiye devletinin başkentini bir kanunla tespit etmek gerekiyordu. Bütün düşünceler, yeni Türkiye'nin başkenti Anadolu'da ve Ankara şehri olarak seçme lüzumunda birleşiyordu. Bu seçimde, coğrafî durum ve askerî strateji en büyük önemi taşıyordu. Devletin başkentini bir an önce tespit ederek, içten ve dıştan gelen kararsızlıklara bir son vermek şarttı... Dışişleri Bakanı İsmet Paşa, 9 Ekim 1923 tarihli tek maddelik bir kanun tasarısını Meclis'e teklif etti. Altında daha on dört kadar zatın imzası bulunan bu kanun teklifi, 13 Ekim 1923 tarihinde uzun görüşme ve tartışmalardan sonra çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Kabul edilen kanun maddesi şudur: 'Türkiye Devleti'nin başkenti Ankara şehridir.'"
Atatürk, Nutuk'ta Ankara'nın başkent oluşunu böyle anlatır. Bugün başkentlikte 83. yılını kutlayan Ankara, kimilerine göre sevimsiz, soğuk, tekdüze, karanlık bir yerken, kimilerine göreyse yaşamak için en ideal şehirlerden. Ankara tartışmalarında bu ikisinin arası pek bulunmuyor ne yazık ki. Şehri bu iki uç noktada konumlandıran ise cumhuriyetin kurucu ideolojisi sanki. Orçun İmga'nın Tek Partili Dönemde Ankara-Siyaset ve Yerel Demokrasi adlı kitabı da bu kurucu ideolojiyle Ankara'ının ilişkisini, Ankara'yı şekillendiren 'tek parti' dönemini ele alıyor.
15.10.2006

İçimizde günlük hayatın getirdiği sıkıntılarla sıradan iniş çıkışlarını yaşamayan var mı? Üç gün sonra muhtemelen hatırlamayacağınız sorunlarla mı başınız dertte? Yafta hazır; psikiyatrik hastalığınız var. Mutlaka tedavi edilmesi gerekiyor. Çocuğunuzun ergenlik çağının getirdiği normal gerilimleri, basit kafa tutuşları mı var. İlaç şirketlerine göre bu mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık. Tedavi olarak önerdikleri ise tartışmalı ilaçlar. Bu ilaçlar kimi uzmana göre; 'İnsanı intihara bile sürükleyecek yan etkilere sahip.' Alışkanlık yaratmaları da çabası.
Dünyanın büyük ilaç devlerine, hasta insanlara ilaç satmak yetmedi. O gelirlerle yeterince devleşmediler. Önlerine yeni bir hedef koydular: Sağlık insanlara da ilaç satmak. Hatta esas olarak sağlıklı insanlara hastalık pazarlamak. Büyük devlerin para hırsı, artık sadece hasta insanlara ilaç satmakla ikna olmuyordu. Hayat kurtarıp acıları azaltmak yetmiyordu. Daha çok para kazanmak için başka şeyler de yapıp sağlıklı insanlara da ilaç aldırmak lazımdı. Bu arayışlarla hangi hastalıkların pazarlanacağı da bulundu. Günlük hayatın doğal iniş çıkışları, sinir rahatsızları olarak bize pazarlanır oldu. Genel şikayetler korkutucu hastalıklara dönüştürülürken, her gün daha çok sağlıklı insan, hasta insana dönüştürüldü. İnsanın içindeki ölüm, yaşlanma gibi korkular, 500 milyar dolarlık ilaç endüstrisi için bulunmaz nimetler olarak gündemlerinden hiç düşmedi. Onlarda toplumun gündeminden hiç düşürmediler. Sonuçta yapılan kampanyalarla insan olmanın anlamı değiştirildi