Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

15.10.2006

Guy Debord'un 1967 yılında yazdığı Gösteri Toplumu 1996 yılında Türkçeye çevrilmişti. Bugünlerde ikinci baskısı yapılan kitabın her bir bölümü, kendi içinde bütünlüklü ve kendi başına bir iddiayı içinde taşıdığı için, kitabın ilk bakışta fragmanlardan oluştuğu izlenimi doğabilir. Oysa her bir bölüm, durmadan işleyen bir burguyu andıran sarsıcı diliyle toplumun farklı katmanlarına yöneltilen, aynı eleştirel tutumu benimsemiştir. Kitabın bütünü göz önüne alındığında, 'gösteri toplumu'nun tümüne yönelen eleştirinin yıkıcı üslubu, bir bütün olarak ortaya çıkar ve resim tamamlanır.
'Gösteri Toplumu', 'Gösteri Tahakkümü', 'Gösteri Bilgisi' bir eleştiri teorisidir; 'gösteri toplumu'nun her bir boyutuna yıkıcı bir eleştirellikle saldıran bir rehber, bir manifestodur. Gösteri Toplumu'nun bu eleştirel duruşu, onun içinde gezinirken sıklıkla yüzleştiğimiz gerçekler, sadece yaşadığımız toplumsal hayattaki yanlışlıkları değil, bir birey olarak hepimizin bu yanlışlığın besleyicisi ve üreticisi olduğumuzu gösterirler. Kürnberger "yaşam yaşanmıyor" derken, yaşadığımız hayatın aktörü olmadığımızı kastediyordu. 'Gösteri toplumu' ise Debord tarafından konulan bu yaşanmayan hayatın ismi. Her yerde ve her şeyi içine alan 'bütünleşmiş gösteri'de kirlenmemiş, çamura batmamış hiçbir şey yoktur; her şey ve herkes bu gösteriden nasibini almıştır ve kimse masum değildir: "Gösteri kendini, hem bizzat toplum olarak, hem toplumun bir parçası olarak ve hem de bir birleştirme aracı olarak sunar". Debord'a göre, modern gösterinin özünde "otokratik pazar ekonomisinin hükümranlığı ve bu hükümranlığa eşlik eden yeni hükmetme teknikleri" yatmaktadır.
15.10.2006

Türkiye'de halkçılık fikri, üzerinde en az tartışılan ve hesaplaşılan meselelerden birini oluşturur; öyle ki Atatürk ilkeleri olarak ifade edilen altı başlıktan belki de en sıklıkla tahlil dışı bırakılan halkçılık prensibidir. Köycülük akımı ise daha çok halkçılık fikri içinde serpilmiş bir ideolojik söylem olma özelliğini korumuştur. Uzunca bir dönem milliyetçi düşünce ile ittifak içerisine giren halkçılık ve köycülük fikrini, analiz edebilmek için Osmanlının son dönemindeki düşünsel atmosferine göz atmak gereklidir.
Asım Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta adlı kitabında, halk ve halkçılık kavramlarının gündeme gelmesinde Jön Türk dönemindeki gelişmelerin önemli bir yer tuttuğunu ifade etmektedir. Özellikle Tatar aydınlarının Rus halkçılığını (Narodnizm) devrimci sosyal içeriğini bir kenara bırakarak Türk milliyetçiliği için kullanılabilir bir malzeme haline getirmelerini örnekleyen yazar, bu bağlamda konuyu İsmail Gaspıralı'dan Yusuf Akçura'ya, Hüseyinzade Ali Bey'den Parvus Efendi'ye kadar geniş bir yelpazede değerlendirmektedir. Köycüler Cemiyet'nin kurulması süreci ve bu çerçevede Halide Edip ve Reşit Galip'in rolü ayrıca Cemiyetin başarısızlık nedenleri kısaca anlatılmıştır. Bağımsızlık mücadelesi sırasında farklı kökenlerden gelen insanları aynı amaç çevresinde birleştirmek maksadı ile başvurulan halkçı söylem, cumhuriyetin ilanından sonra da geçerliliğini muhafaza etmiştir.
1920'li yıllarda dinsel çağrışımlı 'millet' adlandırması yerine yeğlenen 'halk' ifadesi, Karömerlioğlu'na göre mümkün oldukça soyut bir düzlemde tutulmuştur. Halkın bütünüyle kaynaşmış bir toplumsallık olarak tahayyül edilmesi, bu yapının tek parti ile siyasal platformda eksiksiz temsil edilebileceği savını da beraberinde getirmiştir. 1930'lu yıllara gelindiğinde reformlara karşı taşrada beliren lokal direnişler, Menemen Olayı ve Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimi, yeni rejimin siyasi elitinin zihnindeki kaygıları arttırmıştır. Bu bağlamda halkçılık ve köycülük düşüncesi, hem kitlelerin hem de aydınların ilgisini ve sempatisini kazanmak için seferber edilmiştir. 1929 Buhranı'nın iktisadi konjonktürü, milli iktisat fikrinin yeniden popülerlik kazanması ve başta Almanya olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde yükselen köycü söylemler de bu konuda etkili olmuştur.
15.10.2006

İstisna hali ya da olağanüstu hal, küresel düzenin çeperinde yaşayan halklara aşina olsa da 2001'den bu yana Batı'nın medeniyet ve refah kalesini de giderek hükmü altına alması dolayısıyla daha geniş bir çevrede tartışılmaya başlandı. Batı'nın her zamanki 'müstesna' konumunu yitirerek Ortadoğu ve Müslüman dünyayla paylaştığı bu istisna halini kavramsallaştırmaya dönük olarak Batılı aydınlardan son bir iki yil içinde gelen girişimin en çarpıcı örneklerinden biri, İtalyan felsefeci Giorgio Agamben'in İstisna Hali yapıtı.
Kitabin ilk bölümü, 'Yönetim Paradigması' istisna halinin Roma hukukundan modern devletin doğuşuna ve iki dünya savaşı arası döneme uzanan tezahürlerinin soykütüğünü çıkarıyor. Bu soykütüksel analizin en çarpıcı noktalarından biri, savaş dönemi Avrupasında olağanüstü halin genelleşmiş ve kalıcı bir duruma dönüşmesi ile diktatörlüğün yükselişi arasındaki bağıntı. Hukukun bağlayıcılığından yoksun bir iktidarın aldığı biçimi tartışırken Agamben, Schmitt'in 1920'lerde ortaya attığı egemenlik kuramıyla hesaplaşır. Yasal uzamın yüzeyinde şiddete açılan bir gözenek gibi beliren istisna halinin, egemen figürü sayesinde çabucak örtüleceği, yasanın tekrar kabuk bağlayarak sürekliliğini tesis edeceği varsayımı, Schmitt'in yazımında sorunsallaştırmayı gerektiren temel noktadır Agamben'e göre. Yasal düzeni şiddetten arındırmak bir yana, egemen güç ya da diktator, şiddeti kendi bünyesinde biriktirip cisimleştirmektedir. Metin, içinden geçtiğimiz dönemde karşı karşıya olunan sorunun benzerliğini incelikle sezdirir: (uluslararası) hukukun askıya alındığı durumda, yönetimden hesap sorma aracı elinden alınan (uluslararası) kamuoyu, tamamen egemenin keyfi iktidarına mı teslim olacaktır?
15.10.2006

Geçen yüzyılın başında, ulus devletin, gaz maskesinin ve çapraz bulmacanın, donmuş yiyeceğin, paslanmaz çeliğin ve yalan makinesinin taze keşfedildiği bir dönemde, Fransa'da raflarda beliren Julien Benda'nın Aydınların İhaneti de kendi alanında ilklerden. Edward W. Said'e göre; "Batı'da aydınlar hakkında ilk kapsamlı eleştiri 20. yüzyılın başlarında Julien Benda'dan gelir." Peter Osborne ise Eleştirel Bakış isimli kitabında Benda ve Aydınların İhaneti için: "Entelektüel konusundaki en çağdaş görüşün kökenleri bu kitaba dayanmaktadır ve Batı'nın, entelektüelin sorumluluğu konusundaki tartışmalarını o günden bu yana belirleyen terimlerin ortaya atıldığı kitap budur" demektedir. Hâlâ güncel olan 'aydın-entelektüel' tartışmalarına kendimizi kaptırmadan, hatta hiç girmeden bu konular üzerine ilk kafa patlatanlardan biri olan Benda'nın ne dediğine yakından bakmaya çalışalım.
Milliyetçilik ideolojisi kimine göre Batı'da (sifonlu tuvalet, sıcak hava balonu ve giyotinle beraber) 18. yüzyılda, kimine göreyse (dikenli tel ve makineli tüfekle beraber) 19. yüzyılda ortaya çıkmış. Tam olarak ne zaman ortaya çıkmış olursa olsun bu ideolojinin sebebiyet verdiği dünya düzeni Benda'nın kitabı yazdığı sıralarda (1920'ler) somut anlamda yeni yeni oluşmaktaydı. Benda, kitabın ilk bölümünde özellikle yükselen milliyetçi ihtiras ekseninde Avrupa'daki politik ortamın bir meta-analizini yapıyor. Şu an kanıksamış olduğumuz ulus-devletin ebedi değil tarihsel bir oluşum olduğu gerçeği bizi hâlâ şöyle bir silkelerken, dünyada değişen güç dengelerinin bazı tartışma şekillerini etkilemediğini de görüyoruz. Mesela o dönemde Amerika Birleşik Devletleri henüz İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gelecek olan büyük çıkışını yapmamış ve dönemin Fransız Yahudisi yazarına göre o ortamın siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda en güçlü ülkesi Almanya. Şimdi nasıl 'kötü' olan her şeyin, her akımın, her düşünce ve alışkanlığın (atom bombası, GDO, hamburger) kaynağı ABD olarak görülüyorsa, Benda'nın yerden yere vurduğu milliyetçilik, pragmatizm, bireycilik, partikülarizm ve pozitivizm gibi değerler birer 'Alman icadı' olarak ve 'evrensel' klasik Yunan değerlerinin karşıtı şeklinde ele alınıyorlar.
Kitabın bu bölümünde Benda kısaca yeni yüzyılda neyin yeni ve genel ahlak açısından endişe verici olduğunu açıklıyor. Platon, Machiavelli ve Benda'nın çağdaşı bir 'aydın' olan Maurras'ın ahlak ve siyaset ile ilgili meşhur sözleri Benda'ya göre klasik dönem ve çağdaş anlayışın arasındaki farkı en iyi şekilde gösterir: Platon'a göre "siyaseti belirleyen ahlaktır," Machiavelli'ye göre "siyasetin ahlakla ilgisi yoktur," Maurras'a göreyse "ahlakı belirleyen siyasettir."
15.10.2006

ABD'nin dünya üzerinde kurmak istediği hegemonya 'yıkılmaz' mı? 'Sonsuz' mu? O, gerçekten yenilmez güç mü? Özellikle 'gelişmekte olan' ülkelerin ABD ile iyi geçinmeleri bir zorunluluk mudur? Hatta bırakın iyi geçinmeyi 'stratejik müttefik' olmak için elinden geleni yapmalı mıdır bu ülkeler? Bugün bu sorular ve yanıtları daha da anlamlı. Bu sorulara yaygın olandan farklı bir yanıt veren Bülent Gökay ve 11 Eylül'den sonra birlikte çalıştığı Paul Rogers'ın makalelerinden oluşan Irak, İran ve Petrodolar'ın Sonu, kitapçı raflarındaki yerini aldı...
Gökay ve Rogers, Irak'taki Amerikan askeri operasyonlarının sivil halk üzerindeki etkisini tespit etmeyi hedefleyen Irak'taki Sivil Kaybı adlı uluslararası araştırma projesinin akademik danışmanlığında ortak çalışıyorlar. Gökay'ın makalesinde işlediği görüşler yukarıda sıraladığımız sorulara oldukça doyurucu yanıtlar veriyor.