Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

29.01.2006

Tam da harflerin kaybolmasıyla ilgili bir yazı yazmıştım. Topor gibi harflerin bir ruhu olduğuna inandığımı söylemiş, canı istediklerinde çekip gitme haklarına saygı duyduğumu ifade etmiştim. Hatta bir de şöyle bir alıntı yapmıştım eskiden yazdığım bir yazıdan:
"Örneğin S ne kadar sinsi bir harf değil mi? Yılan gibi de ayrıca; kim bilir belki K'yi kandırmıştır. Hem sonra tombul harfler var; O'lar, B'ler örneğin belki yazının içinden kaçıp bir lokanta mutfağına sığınmışlar, bir aşçının gizli yemek defterine sızmışlardır... I deseniz sıska bir şey, L'yi de alıp "her şey dahil" olmayan bir yere, mesela bir pansiyona gitmiştir. A ve E bu kadar çok kullanılmaktan sıkılmış olabilir, Ğ depresyonda, T mühendislerden bıkmış, P ağızdan ilk çıkan harf olduğunda patlamaktan sıkıntılı... Bu yüzden belki kaçıp gidiyor harfler, dağılıyorlar, kayboluyorlar. Belki de daha fazla harcanmak istemiyorlar yazarlar tarafından. Belki bu yüzden yoklar!"
29.01.2006

Konu masal olunca; krallar, kraliçeler ve onların güzel kızları ne de harika yerlerde yaşıyorlar değil mi? Denizin en berrağının kıyısında, nefis kokan çiçekler arasında ve de kocaman bir sarayda... Ama tabii; kızları için canlarını bile verecek olan bu kral ve kraliçeler yine de huzurlu değil... Masallardaki prenseslerin hep bir derdi var...
Bu kez prenses mutsuz. Onu gülümseten hiçbir şey yok. Kral elbette haber salıyor diğer köylere, prensesi güldüren kazanacak... Hediyeler ve oyuncaklarla ve hatta anne babasının ilgisi ve sevgisiyle dahi mutlu olmayan prenses için ne yapmalı?
Masal bu ya; kralın yardımcıları biraz düşünüp taşındıktan sonra bir öneriyle geliyorlar kralın huzuruna, "masal kahramanlarından yardım isteyelim" diyorlar. Anka kuşu bulup getiriyor sırayla kahramanları. Pinokyo'nun ardından Külkedisi, derken Keloğlan dahil oluyor masala. Şöyle diyor Keloğlan prensesin yanına çağrıldığında;
"Nasıl mutlu olunmaz ekmek elden su gölden/Gidip bir bakayım bu prensesin şımarıklığı neden?" (s.15)
Altın Yumurtlayan Kaz, Fareli Köyün Kavalcısı ve Kırmızı Başlıklı Kız'ın ardından umutlar azalıyor. Bir türlü mutlu olmayan, masallardan, yanı başına kadar gelen masal kahramanlarından bile etkilenmeyen prensesin imdadına sıradan bir balıkçı yetişiyor.
Kağıt Gemi masalı düşlerin, hayal etmenin önemini anlatıyor. Hayal ettiğimiz sürece mutlu olabileceğimizi söylüyor.
"Düşlerimizdir yakın eden uzağı/Gözlerimizi kapatıp hayal etmektir bunun kolayı/Canımız çeker gideriz gökkuşağına/Canımız ister buluta/Bazen yakına, bazen çok uzağa/ Düşlerimiz yoksa yaşamın ne anlamı kaldı?/Düşler tanrının en güzel armağanıdır çocuklara." diyen balıkçı haklı değil mi?
29.01.2006

Eskiler 'mefhum' derlerdi; ortamlarda daha havalı görünmek isteyenler ise 'nosyon'u tercih etti. Sözlükteki anlamıyla "bir nesnenin veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı"ndan, yani 'kavram'dan söz edeceğiz. Uzun süreler anılmazsa küsüp toplumsal toplumsal belleğimizin dağarcığını sessiz sedasız terk eden; kimi kez de yaşadığımız verili ilişki ve çelişkiler toplamına asla denk düşmediği hâlde, toplumsal körleşmenin en kara noktasında saklanıp, uygun anı yakalayınca da sinsice aramıza sızan kavramlardan...
Ardında otuz iki ölü, onlarca yaralı ve yıllar boyu asla silinemeyecek büyük travmalar bırakmışlığına nazire olsun diye uydurulmuş 'Hayata Dönüş' kavramının -olumlu ya da olumsuz anlamıyla zikredilsin fark etmez- bütün zorbalığıyla günlük dilimize yerleşmesi, kaç kişiyi ne kadar düşündürmüştür acaba? Gencecik insanlar tecrit edildikleri daracık F tipi hücrelerde beyaz ölümün kucağına itilir, birer ikişer çıldırırken, bu vahşetin 'modern oda sistemi' diye adlandırılması kaç kişinin derdi olmuştur bu ülkede? Ya da 'bunlar aynı türün soyu' dedirtircesine, ABD, Afganistan'ı işgal edip köleleştirirken, bu derin yoksulluğun üzerine kustuğu ölümü 'Sınırsız Özgürlük Harekâtı'diye yutturmasını kaç kişi güçlü bir refleksle reddetmiştir? Birileri tamamen şuurunu yitirmişçesine 'elveda proletarya' diye çığlıklar atar ve bu garabet hiç de azımsanmayacak bir kesitin ruhunu çelerken, "yerkürenin ezici çoğunluğunun neden hâlâ zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yok" sorusu acaba toplumsal aklın bir yerine tutunabilmiş midir?
Kullandığı kavramları hayatla sınayanların, günlük dilde kesin zaferini ilan etmiş görünen saçmalıklar dizgesindeki hissedilir artışa şaşırmaması işten değildir. Yeter ki doğru sorular sorulabilsin ve ısrarla bu soruların doğru yanıtları aransın.
Örneğin işçi ile patron kavramları, 'Toplam Kalite Yönetimi' kavramına içerilmiş, başkalaştırılmış hâliyle, çalışan nüfusun her gün sabahın kör karanlığından akşamın son karanlığına dek süren ve nedense hep aynı zenginleri daha da varsıllaştırma uğraşına ne kadar uygundur? Emperyalizm, 'küreselleşme' diye anılalı beri sömürge halklara gül dağıtmakta ve daha mı az kan dökmektedir? 'Avrupa Birliği', herkese örnek gösterdiği demokrasisi ile şişinip, üçüncü dünya ülkeleri entelijansiyasının başını döndürdükçe, sömürgen karakterini unutturup, üşüyenlere ve açlara kanat germiş anaç bir tavuğa mı dönüşmektedir? Sömürü kavramı 'piyasa ekonomisi'nin potasında eritilip, yaşananlar basit bir 'al gülüm ver gülüm' hikâyesi ile izah edilince, emekçi yığınların yaşam koşullarında düzelme mi kaydedilmektedir?
Soruları uzatmak mümkün ama gereksiz. Anlaşılan o ki, toplumsal hayatın her alanına egemen olanın, toplumsal bilince de hükmetmeye başlaması problemimizin asıl çerçevesini oluşturuyor. Dünyanın ezilen yığınlarını kendi kimliğine yabancılaştıran egemen dile ve o dilin kavramlarına karşı bir dil oluşturmak mümkün müdür? İşte bu asıl soruyu daha önce bazı makalelerinde yanıtlamaya çalışan Fikret Başkaya, bu kez editörlüğünü yaptığı kalın mı kalın Kavram Sözlüğü ile karşınızda.
Kavram Sözlüğü hangi ihtiyacın ürünü?
Birçok kavram dejenere edilmiş durumda. Sözlüğü hazırlamamızın birinci nedeni, bu dejenerasyonun önüne geçme çabası. İkinci neden ise kavramların sınıf mücadelesinin seyrine göre değişmesi. Örneğin artık Emperyalizm kavramı kullanılmıyor. Oysa Emperyalizm kavramını çokça kullandığımız 1980 dönemine göre durum çok daha vahim. Kapitalizm kavramı kullanılmıyor yerine piyasa ekonomisi kavramı geçirildi. Sosyal adalet en çok kullanılması gereken kavram çünkü kapitalizm sahneye çıktığından bu yana eşitlik bu kadar ortadan kalkmamıştı. Daha önceki yıllarda Sovyetler Birliği'nin ve ulusal kurtuluş savaşlarının varlığı, kapitalizmi sıkıştırıyordu. Sovyetler Birliği'nin çökmesiyle birlikte ideolojik saldırılar da nicelik ve nitelik olarak arttı. Bunun karşısında kavramlardan hareketle bir duruş geliştirmenin gerektiğine inanıyorum.
Kavramların bu denli içinin boşaltılmasına nasıl izin verildi?
Sınıf mücadelesinin ezenler lehine dönmesi, ezilenlerin savunmaya geçmesi, toplumsal hareketlerin gerilemesini beraberinde getirdi. İdeolojik mücadele de zayıflayınca bu tablo ortaya çıktı. Ortalama kavramların egemen hale gelmesi aslında hâkim ideolojinin zaferidir. Zaten kavramların herkes için aynı anlama gelmesi hiçbir şart altında mümkün değildir. Ezen ile ezilenler arasında kavramlara yaklaşımda ciddi bir farklılık vardır ve olmalıdır da. Kavramların önemini hatırlatmak ve ezilen sınıflar açısından anlamının ortaya konulması, 'kazın ayağı öyle değil' demek içindir.
Ezilenler, kendi kavramlarını nasıl yeniden anlamlandıracaklar?
Birileri proletaryanın yok olduğunu iddia ederken, proletaryanın sokağa çıkarak 'ben bir yere gitmedim buradayım' demesi lazım. Bu mümkün. Çünkü kapitalizmin tarihine bakıldığında kapsamlı saldırıların hiçbir zaman karşılıksız bırakılmadığını görürüz. Christophe Colomb'dan sonra köle isyanları patladı. İlk sanayileşme döneminden sonra da isyanlar yaşandı. Üst üste saldırılar olacak ama bunun karşılığında hiç tepki olmayacak; bu, akla aykırı. Ama insanların uğradıkları saldırının boyutlarının bilincine varması ve bunun karşılığında doğru bir yanıt oluşturabilmesi için belli bir sürenin geçmesi gerek.
Sözlükteki kavramların tümü birer makale gibi yazılmış. Bu makaleleri yazacak kişileri belirlerken ölçütünüz ne oldu?
Sözlüğü hazırlarken, söz konusu kavramla ilgili daha önce çalışma yapmış, yüreği emekçilerin safında atan elli bir aydını tercih ettik. Bu kitapta yetmiş üç kavram var, yer veremediğimiz kırk kadar kavram da ikinci kitapta yer alacak. Bunun dışında bir de Resmi İdeoloji Sözlüğü hazırlıyoruz. Resmi ideolojinin eleştirisini amaçlayan bu çalışmanın içinde uzun makaleler yer alacak.
29.01.2006

Kimi roman karakterleri özeldir. Okurun tüm benliğini sararlar bir süreliğine. Martin Eden böyle bir karakter. Martin Eden'le tanışan bir okur, hele de biraz 'yazı-çizi' işleriyle meşgulse, kimliğini fırlatıp atar bir kenara ve Martin Eden olarak dolaşır. Saatlerce okur, yazar. Romanı bitirdikten sonra, belki de bütün yazılarını atar. Ben de böyle bir karakterle daha tanıştım; Bernard Shaw'un Türkçeye 'nihayet' kazandırılan Asosyal Bir Sosyalist romanını okurken: Sidney Trefusis. Shaw'un deyimiyle 'asosyal bir sosyalist'.
Romanın konusundan kısaca bahsedelim. Bay Trefusis, büyük bir tüccarın oğlu. Anne tarafından da İngiltere'nin toprak soylularından. Onu 'enteresan' yapansa bir sosyalist olması. Bütün malını mülkünü 'Enternasyonel'in çalışmaları için harcıyor. Karısına yazdığı bir veda mektubu aracılığıyla tanışıyoruz onunla. Bay Trefusis'i anlamak doğrusu bu topraklarda yaşayan bir okur için epey zor. Hele de 'sosyalizm'e kıyısından da olsa bulaşmışsa. Kolayca bir bireyci, çapkın bir serseri, bir 'ahlâksız' olarak damgalanabilir. Etrafında dolaşan burjuva kibar kadınların 'yüce' duygularıyla alay etmekten kaçınmayan iflah olmaz bir alaycı o. Soylu beyleri sarhoş edip 'enternasyonel' için onlardan imza toplayan bir 'düzenbaz'.
29.01.2006

Baudrillard'ın Anahtar Sözcükler'inin önsözü şu cümle ile başlıyor: "İnsanlığın geleceğiyle ilgili araştırmaların parçası olmak gibi bir amaca hizmet etmeyi hiçbir zaman hedeflememiş bir çalışmanın/yapıtın geçmişe yönelik panoramasını sunmaya kalkışmak paradoksal bir girişimdir." Anahtar Sözcükler böyle bir paradoksal girişimin ta kendisi olarak yakın zamanda Baudrillard tarafından kaleme alınmış. Bu girişimin hedefinde ise kendi eserini etraflarında örgütlediği on beş anahtar sözcük/kavram var. Bu metin Baudrillard'ın başvurmuş olduğu tüm kavramları ve düşüncesini bütün boyutlarıyla yansıtmasa da simülasyon kuramını kavrama konusunda gerçekten de bir anahtar niteliğine sahip.
Baudrillard, "Okuyucuya şöyle bir tavsiyede bulunabilirim: Bir an için düşsel bir gezgin konumuna geçin ve yazmış olduğum metinleri de bir köşede unutulmuş elyazmaları olarak kabul edin. Elinizde başka belge olmadığı için de bunlardan yola çıkarak betimledikleri toplumu kavramaya çalışın" diyerek bitirmiş yazdığı kısa önsözü. Zaten on beş kavramın hepsi de kısa denemelerle ele alınmış. Ancak, bu kitap bir 'Baudrillard sözlüğü' değil; zaten kendisi de hemen başlarda şunu belirtiyor: "Öngörülemeyen, önceden belirlenmemiş silsilelere uygun bir şekilde düşünceleri taşıyan, ölen, biçimsel dönüşüme uğrayan, aktaran sözcüklere tekabül eden bir deyim olarak: anahtar sözcüklerin işlenen konuların anlaşılmasını sağladığı ve onları açık ve geniş bir perspektif içine yerleştirdiğini düşünüyorum."