Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

29.01.2006

Ray Huang'ın Çin tarihi hakkındaki kitabını ilk gördüğünde insanın aklına 'makro tarih nedir?' sorusu gelebilir. Huang'a göre makro tarih tek tek ayrıntılarla değil tarihin genel gidişatı ile ilgilenmektedir. Böylelikle dört bin yıllık bir tarihi tek bir cilde sığdırmak mümkün hâle geliyor. Kulağa hoş geldiğini kabul etmek lazım. Ama Huang'ın gerek Çin'in gidişatı gerekse de tarihteki saflaşmalar hakkındaki görüşlerini okudukça şaşırmamak elde değil. Ray Huang'ın durduğu yerden bakıldığında devrim bir kalkınma stratejisi hâline geliyor; ÇKP ile Ming hanedanı arasındaki fark ortadan kalkıyor. Çinliler, "Siz parmağınızla ayı gösterin, aptallar parmağınıza bakar" der. Huang'ın yaptığını, parmağını aya bakmak isteyen okuyucunun gözüne sokmak diye tarif etmek mümkündür.
Huang'a göre kısa vade perspektifinden bakıldığında tarihi olaylar saçma gibi görünebilirler. Ama bütün olanlara birbirini izleyen olaylar dizisi olarak bakıldığında, gizli bir mantığın keşfedileceğini ve olayların bizleri belli bir menzile götüreceğini söylüyor. Huang için bu menzil Çin'in, kendisinin 'ticaret sistemi' demeyi tercih ettiği, emperyalist sistemle bütünleşmesidir. Menzil bu olunca, Çin tarihinde sapla samanın karışması kaçınılmazdır.
Öncelikle 'ticari sistem' üzerinde durmak gerekiyor. Huang'a göre ticaret sisteminin üç koşulu bulunmaktadır. Kredi sistemi, kişisel olmayan yönetim ve hizmetlerin topluluk için yapılması. Bütün uluslarda tarımsal üretime dayanan bir devlet yapısından ticari uygulamalara dayanan bir sisteme geçiş arzusu bulunuyor. Bu sisteme sosyalist ya da kapitalist denmesi o kadar önemli değildir. Aslında Huang bu sihirli formülü günümüz uluslararası ilişkilerine de uyarlayarak dünyada yaşanan ezen-ezilen devletler çelişmesinin de modern yönetime sahip olanlarla tarıma dayalı geleneksel yönetimler arasındaki gerginlikler olarak ele alıyor.
Huang'a göre Çin'in bütün tarihi 'ticaret sistemi'ne geçmeye çalışmaktan ibarettir. Çin'in coğrafi koşulları yüzünden vaktinden önce bir merkezileşme ve siyasi olgunlaşma gerçekleşmiştir. Jeopolitik öğeler Çin tarihinde bütün hanedanlardan ya da imparatorlardan daha önemlidirler. Bunun sonucu oluşan bürokratik yapı, medeni hukukun ve özel mülkiyetin gelişmemesi, tekseslilik binlerce yıldır Çin'in en önemli gerçekleri olmuşlardır. Gelip geçen bütün imparatorluklar merkezi bir hazine sistemi oluşturamamış, orta dereceli memurları güçlendirerek yönetimin üstyapısını değiştirememişlerdir. Bu yüzden Çin hep büyük bir 'köyler topluluğu' olarak kalmıştır. Huang'a göre Çin 1800'lü yıllara kadar modernleşmek için gereken fonksiyonel manevra yeteneğinden yoksundur. Bir modernleşme atılımı ve Batı'ya yetişmek için bin yılın birikimini tehlikeye atacak bir devrim gereklidir. Bu devrimin niteliği, sınıfsal yapısı gibi şeyler Huang'ın tarihi açısından önemsiz ayrıntılardır.
29.01.2006

Fantastik eserler veren bir yazarın, günümüz dünyasını kaleme aldığı bir kitap şaşırtır. Fantastik kitaplarla başımın hoş olmadığını -çok eskiden birkaç Le Guin okumuş olmama rağmen- bu türe burun kıvırarak baktığımı belirtmeliyim. Kaba hatlarıyla tarif edebileceğim geçerli bir nedenim var: Değme fantastik maceralara taş çıkartacak bir ülkede yaşıyoruz. Bu tür kitaplarda yaratılan 'dünya'lar bizlerin yaşadığı 'dünya'nın yanında soluk kalıyor (Bakınız: gazeteler ve televizyonlar).
'Perg Efsaneleri' başlığı altında dört kitap (Korkak ve Canavar, Merderan'ın Sırrı, Bataklık Ülke ve Tanrıların Alfabesi) yazan Barış Müstecaplıoğlu, yeni romanı Şakird'le günümüze dönüyor ve 'kanatlarımız'ın değil 'ayaklarımız'ın altındaki Türkiye'de geçen bir öykü anlatıyor.
Müstecaplıoğlu, 'Perg Efsaneleri' serisinin ilk kitabı olan Korkak ve Canavar ile Türkiye'de de fantastik roman yazılabileceğini göstermiş, "20. yüzyıl fantastik roman geleneği ile Türkiye fantastik kültür geleneğinin bir araya gelmesinden ne denli güçlü bir anlatı çıkabileceğini gösteriyor" diye tanıtılmıştı. Müstecaplıoğlu'nun ilk kitabındaki başarısı diğer kitaplarında da sürmüş, türü sevenler 'Perg Efsaneleri'ni başucu kitapları yapmıştı.
Yazar, kendisiyle yapılan söyleşilerde Şakird'te Fetullah Gülen cemaatini anlattığını açıkça söylüyor. Yukarıda andığım burun kıvırmanın gerekçesi tam da burada hayat buluyor: Anayasasında laik olduğu yazılan bir ülkede İslami bir cemaat liderinin peşine bunca insanın takılmasının, cemaat şirketlerinin akıl almaz/bankalara sığmaz cirolarının, dünyanın dört bir yanına dağılmış okullarının, örgütlenme şeklinin vs. anlatıldığı bir maceranın fantastikliğini düşünebiliyor musunuz?
Müstecaplıoğlu, üniversite yıllarında bu cemaati yakından tanımış, anılarından yola çıkarak ilginç bir roman kurgulamış. Roman, dört karakter etrafında şekillense de Fetullah Gülen cemaatinden insan manzaraları sunuyor. Yazarın yaşamıyla benzer bir geçmişi olan Murat, bir zamanlar canciğer dost oldukları Ahmet'in ölümüyle büyük bir sarsıntı yaşar. Bir şirkette başarılı bir 'yönetici' iken, bir gün kimselere haber vermeden arabasına atlayıp Ahmet'ten kendisine kalan mektubu almak için yola çıkar. Kimselere haber vermeden dedik ama burada bir parantez açıp Murat'ın aşık olduğu kıza bir mektup yazdığını belirtelim. Romanın bir diğer kahramanı ise, okura, Murat'ın yolculuğu boyunca telefon mesajlarıyla eşlik edecek bir başka kız. Kahramanımızın bu kıza âşık olması ise an meselesi. (İnsanın yüzünü bile görmediği birine âşık olması, yaşamı hakkında en büyük kararı alırken bir tek o -modern zamanlar deyimiyle sanal- kişiyi önemsemesinden daha fantastik bir şey olabilir mi? Ama bugün bakıldığında böyle bir durum normal, hatta sıradan bile sayılıyor, yalan mı?) Murat, yolculuk boyunca, geri dönüşlerle, okuru, Hocaefendi'nin Hizmet'iyle tanıştırıyor. Hizmet'in en dış halkasını oluşturan sıradan insanların birbiri ve çevresiyle olan ilişkilerine tanık oluyoruz. Murat, yolculuğu sırasında romanın bir diğer kahramanı Elif ile tanışır. Kocası öldükten sonra hayata bakışı değişen, dünyanın öyle kazık çakılacak bir yer olmadığını düşünen bu nedenle de yaşadığı andan keyif almaya bakan bir kadındır. Bunu yapmak için yeteri kadar paraya da sahiptir. Zira kocasının ölümünden sonra kendisine iyi para kazandıran bir inşaat şirketi kalmıştır.
Şakird'in bir diğer kahramanı ise üniversite sınavını kazanamamış bir genç: Yusufcuk. Bu genç adam dünya nimetleri ile Hocaefendi'nin söyledikleri arasında gidip gelse de kendini ucundan kıyısından Hizmet'in içinde buluyor. Aşk acıları çeken; Dostoyevski, Yaşar Kemal hatta Paul Auster bile okuduğunu tahmin ettiğimiz, bunların çok ötesinde Marx'tan bile haberdar olan bir genç Yusufçuk.
Yazar, hakkında onlarca kitap yazılan, yaptıkları çok tartışılan Fetullah Gülen'in cemaatinin büyüyüp gelişmesinin sonucunu çok önemli bir noktaya parmak basarak tespit ediyor; Murat, bikinili bir kadının yer aldığı afişin çevreden gelen şikâyetler sonunda olduğu yerden indirilmesi üzerine şöyle düşünür: "Belki Türkiye'de dini kurallara göre yaşamak, hiçbir zaman zorunluluk olmayacaktı. Ama gidişat değişmezse, görünen o ki günün birinde çoğunluk bunu gönüllü yapıyor olacaktı."
Fetullah Gülen ve cemaatinin yaptıkları bir dönem ayyuka çıkmamış olsaydı (ya da bir an Türkiye'de böyle bir şeyin hiç yaşanmamış olduğunu düşünelim) 'Müstecaplıoğlu, fantastik hikâyelerine devam ediyor', diyecektik. Başta da söyledim, fantastik bir ülke burası.
Son söz olarak, sakın ola ki sıkıcı bir Fettullah Gülen cemaati anıları sanmayın Şakird'i. Kurgusu ve dil akıcılığı mükemmel bu romanda her bir karakteri kanlı canlı yaşayan tipler yaratmış Müstecaplıoğlu. Eğer dikkat edilmezse Türkiye'nin gelecekte nelerle karşılaşacağını özetliyor da diyebiliriz Şakird için.

'Şakird'le gelen istifa
1977'de İzmit'te doğan Barış Müstecaplıoğlu, Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi. Yaşasın Edebiyat, Varlık ve Bizler dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1995'te İstek Vakfı Mezunları İffet Esen Öykü Ödülü'nü kazandı. 2002-2005 yılları arasında yayımlanan, dört kitaptan oluşan ilk Türkçe fantastik kurgu serisi 'Perg Efsaneleri' ile beğeni kazandı. Yazar, şu aralar Bilgi Üniversitesi'nden çizer Deniz Erbaş'la birlikte Perg Diyarı'nı görselleştirecek bir albüm üzerinde çalışıyor. Yazar, yeni romanı Şakird nedeniyle Yapı Kredi Bankası'nın insan kaynakları departmanındaki görevinden istifa etti. Yaptığı açıklamada "Son romanım işlediği konu nedeniyle burada pek hoş karşılanmadı, benden bu konuda medyada konuşmamam istendi, ben de bunu kabul edemeyeceğim ve kimseyi zor durumda bırakmak da istemediğim için istifamı verdim" dedi.
29.01.2006

Bir şiirin ufuk açıcı, yeni anlamsal imkânlara açık olması, onun içeriğine değil, biçimine ve yapısına bağlıdır. Aslında yalnızca yapısına demekle de yetinebiliriz, çünkü şiir bir bütün olarak yapısıyla kendi biçimini ve biçemini bulur. Demek ki bir şiiri 'ilerici', 'yenilikçi' yapan, bütün bu özellikleri dolayısıyla da 'şiir' yapan, onun içeriği ve iletmeye, yaymaya çalıştığı mesajı değil, aksine yapısıdır (Şiirde anlam ile mesajın birbirine karıştırılmaması, bu ikisi arasında ayrım yapılması gerektiği ortada). Demem o ki, mesajı ne kadar ilericiymiş gibi görünürse görünsün, yapısı muhafazakâr ise eğer, o şiir gericidir, tutucudur ve konformisttir. Yeni imkânlar yapısal arayışlarda gizli, içkindir. Eğer bir şiir hem yapısı hem de içeriği bakımından konformistse, eh o şiir hakkında artık söylenecek pek bir şey de kalmaz ortada...
29.01.2006

Doğan Hızlan'a göre şiir kavramı, şiir kuramı çalışmaları deyince İlhan Berk adı geliyor akla. İkinci Yeni şiirine dahil bir şair olarak öne çıkan İlhan Berk, bitmeyen bir arayış içinde, şiir üzerine sürekli çalışarak, ömrünün her döneminde şiir yazdı. İmgelerini geliştirmekle kalmadı, Pera'nın şiirini yazdı, bitkilerin, hatta 'şey'lerin şiirini de o yazdı. Onun için dokunduğu 'şey' şiir oluyor dediler biraz da bu yüzden. O, Arthur Rimbaud ve Ezra Pound'un kimi şiirlerini de çevirerek kitaplaştırdı. Kül adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu ve 'İstanbul' kitabı ile de Behçet Necatigil Şiir Ödüllerini kazanmış, 1983'te Deniz Eskisi kitabıyla Yedi Tepe şiir Armağını'nı 1988'de de Güzel Irmak ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü (F. Edgü ile) alması onun edebiyat tarihimizdeki yerini de pekiştirdi. Herkesin bir İlhan Berk'i vardır, düzyazı ile şiir arasında gidip gelen şiirlerinin hepimizin aşkına, yalnızlığına ve acısına dokunacak türden olmasından ötürü...
Lettera Amorosa'da, İlhan Berk'in düzyazı ile şiiri buluşturduğu bir çalışma. Kitapta şairin adeta nefes alışverişlerini hissediyorsunuz. Bir heyecanı taşıyan sıkış sıkış daktilo yazıları ve kenarları yanmış, yırtılmış sayfalar, karalanmış, hissedilmiş-vazgeçilmiş ve yeniden hissedilmiş el yazısı satırlar çıkıyor karşımıza. Bir duygu.. "Bazen, neden bilmem, seni durup dururken yıkıntılar, ölü denizler, ölü kentler arasında gördüğüm olur. (...) Ama ben yine de sizin böyle yıkıntılar, ölü kentler, ölü tarih içinden çıkıp gelmenizi anlayamıyorum. Ben ki bu dünyayı yeni kuruluyormuş, yeni görüyormuşum gibi bakmışımdır hep. Böylece de bu dünyada olmak (ki ben orda bir İlkçağlı gibi bulsam da kendimi) bana yetmiştir. Neyse işte. Seni ne zaman usumun yangınlarından kurtarıp kursam sen bana hep böyle insanlığın haline benzeyen (hem iyi ki öyle, bir insan başka türlü nasıl güzel olabilir?) yıkıntılar içinden gelip vuruyorsun. Belki de bu benim sana hüzünler yaratmak istemedendir. Böylece de insana en yakışan şeyi bulduğumu sanmam, onunla gönenmemdir. Ya da (bu belki şaşırtıcıdır ama) birden çok eski çağlara uzanıp, Nefertiti'yi (bilmem niçin Nefertiti?) düşünüp, sana tarihte bir yer aramak istememden geliyordur bu. Kim bilir? Yoksa başka niçin seni böyle yıkıntılar, ölü kentler, ölü tarih içinde kurayım?" Kitap, dört bölümden oluşuyor: Berk'in 80'li yıllarda Halikarnassos'ta yazdığı aşk mektupları, 90'lı yıllarda Lizbon'da yazdığı aşk mektupları, 2005 tarihli aşk şiirleri ve yazarın tıpkıbasım el yazıları. Kitap boyunca mektup ve şiirlerin adresi ise hep aynı kişi: O, ulaşılamayacak sevgili... İnsan, tarih, doğa, kutsal kitaplar, mitoloji, kentler; kısaca baktığı her şeyden şiir yaratan bir usta İlhan Berk.
29.01.2006

Soru; burası neresi? Anadolu'nun kuzey batı kesiminde, Antik Devir'de tarihçi Homeros'un İlyada destanında Paplagonya olarak geçmektedir. Yörede sırası ile Hititler, Frigler, dolaylı yoldan Lidyalılar, Persler, Helenistik Krallıklar (Pondlar), Romalılar, Selçuklular, Çobanoğulları, Candaroğulları ve Osmanlılar egemenlik kurmuşlardır. Geleneksel Türk toplum yaşantısının tüm özelliklerini yansıtan ve uzun tarihi geçmişinde yarattığı kültürel mirası çevresel dokusu içinde koruyan örnek bir kenttir. Sahip olduğu zengin kültürel mirası kent ölçeğinde korumadaki başarısı onu "Dünya Kenti" ününe kavuşturmuş ve UNESCO tarafından "Dünya Miras Listesi"ne alınmıştır.
Cevap: Safranbolu..
Reha Günay'ın kaleme aldığı Safranbolu Evleri, yüzlerce yıllık bir süreçte oluşan Türk kent kültürünün günümüzde yaşamaya devam eden en önemli yapı taşlarından olan Safranbolu evlerini dünü ve bugünüyle anlatan oldukça değerli bir çalışma. Bu çalışmasında yazar; Safranbolu'yu ve evlerini hiçbir eksik bırakmadan anlatma yoluna gidiyor, üstelik bunca bilgiyi olabildiğince alımlı Safranbolu fotoğrafları ile süsleyerek. Kitap, Safranbolu'nun coğrafyasından başlayarak; yöreyi biçimlendiren tarihi etkenler, yöre insanının yaşama biçimi, Safranbolu evlerinin çevresi ve mimarisi, tasarım yöntemi, dış etkenlere karşı biçimlenmesi, malzeme hazırlanması ve yapım yöntemleri, bezeme ve son olarak da yaşam biçiminin değişimine kadar Safranbolu ile ilgili meraklısını doyuracak türden bir kaynak olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin yöre insanının yemek yeme kültürüyle ilgili bir fikriniz yoksa sizi birkaç ipucuyla şaşırtalım: "Yemek, üzerinde yenilebilen her alanda yenilebilir. Aile çoğunlukla yemeği aşevinde yer. Konuklara yemek, konuk kabul odasında verilir. Kalabalık toplantılarda yemek çardakta yenir. Toplantılarda kadınlar ve erkekler ayrı ayrı yemek yerler. (...) Yemek sahanı, sofranın ortasına konur ve tek kaptan elle yenir. Herkese peşkir verilir. Bazen uzun bir peşkir sofrayı dolanarak herkesin dizini örter. Çorba, pilav ve hoşaf için kaşık kullanılır. Çatal ve bıçak kullanılmaz."
Günay, kitabında 'Safranbolu Evleri' üzerine yaptığı araştırma sonunda, bir evden bir felsefeye yolculuğun mesajını, bugün neredeyse yok olmaya yüz tutmuş bir bakış açısını dile getiriyor. Ona göre Safrabolu Evleri insanların mutluluğu ve rahatı için tasarlanmıştır, dolayısıyla her şey insan içindir.