Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Kübra Çelik Tarafından Yapılan Yorumlar

30.01.2026

Saramago bu kitapta bize şunu soruyor: Kimse bizi görmediğinde, toplumsal kurallar ve "ayıp" kavramı ortadan kalktığında hala insan kalabilir miyiz? Hikaye bir "beyaz körlük" salgınıyla başlıyor ama asıl dehşet, insanların birbirine karşı körleşmesiyle ortaya çıkıyor. İsimleri olmayan karakterlerin arasında gezerken, medeniyet dediğimiz o incecik kabuğun ne kadar çabuk çatladığını görüyorsunuz. Bir yanda hayvani içgüdülerine yenilenler, diğer yanda tek bir çift "gören gözün" omuzlarına binen o devasa sorumluluk...
30.01.2026

Martin Eden’i bitirdiğimde, ayracımı son sayfaya öylece bıraktım ve bir süre boşluğa baktım. Bu kitap, sadece bir işçinin yazar olma çabası değil; bir insanın, "üst sınıf" sandığı o pırıltılı dünyanın aslında ne kadar boş ve sığ olduğunu anlama hikayesiymiş.
Martin, sevdiği kadın ve hayal ettiği o elit hayat için kendini adeta küllerinden yeniden doğuruyor. Gece gündüz okuyor, aç kalıyor, ama sonunda o zirveye çıktığında gördüğü tek şey: Koca bir hayal kırıklığı. Meğer o hayran olduğu insanlar, Martin'in tırnağı bile olamazmış. Jack London bize şunu çok sert bir şekilde gösteriyor: Bazen kazanmak, en büyük kayıptır.
30.01.2026

Dostoyevski, bu ölümsüz eserinde bizi St. Petersburg’un izbe sokaklarından alıp insan ruhunun en karanlık dehlizlerine, o dar ve basık tavanlı Raskolnikov odalarına hapsediyor. Ancak bu bir hapis değil, bir yüzleşme hikayesi. Raskolnikov’un elindeki balta aslında yaşlı bir kadına değil; toplumsal adaletsizliğe, kibre ve "üstün insan" olma sanrısına iniyor. Fakat yazarın bize asıl gösterdiği şey; suçun fizikselliği değil, cezanın ruhsallığıdır.Raskolnikov, işlediği suçla bir Napolyon olacağını sanırken, vicdanının sesinde boğulan sıradan bir adama dönüşüyor. İşte kitabın büyüsü burada başlıyor: Diriliş. Sonya’nın o sessiz ve fedakar sevgisiyle şekillenen o "yeniden doğuş" süreci, edebiyat tarihinin en görkemli ruhsal devrimlerinden biridir.
30.01.2026

"Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır."
Bu meşhur cümleyle başlar Tolstoy’un başyapıtı. Anna; güzelliği, zarafeti ve tutkusuyla aslında hepimizin içindeki "özgür olma" isteğini temsil ederken, aynı zamanda seçtiği yolun ağırlığı altında ezilen bir ruhun portresini çizer. Onu sadece aldatan bir kadın olarak görmek, okyanusu sadece yüzeyindeki dalgalardan ibaret saymaktır. Anna, samimiyet ararken sahteliklerin içinde boğulan, dürüst kalmak istedikçe yalanlara mahkum olan trajik bir kahramandır.Kitapta sadece Anna’nın yıkımını değil, Levin’in toprakla ve inançla kurduğu o tertemiz bağı da izleriz. Bir yanda salonların soğuk ve yapay ihtişamı, diğer yanda tarlaların, emeğin ve huzurun sadeliği... Tolstoy, Anna ve Levin üzerinden bize iki farklı yaşam biçimi sunar: Biri parlayıp sönen bir ateş, diğeri ise ağır ağır yanan bir fener gibi.
30.01.2026

Alişan Kapaklıkaya’nın bu seti, "yaşanmışlığın" samimiyetini taşıyan bir ruhsal şifa paketi gibi. İçindeki Uyuyan Güzeli Uyandır ve Sen Hiç Kendini Yaşadın mı? ile bireyin kendi potansiyelini keşfetmesini sağlarken; Kalbime Girmeden Beynimde İşin Ne ve Aramızda Kalsın ile kalpten kalbe iletişimin yollarını öğretiyor. Sen Yanımda Ol Yeter, Yüreğime Dokunan Eller ve Sevgi Bahçesinin Bahçıvanı kitaplarında ise aile bağlarını ve çocuk eğitimini sevgiyle yeniden inşa etmenin ipuçlarını veriyor. Bunları Kimseye Anlatamamıştım ile en gizli yaralarımıza dokunan yazar, set boyunca teorik bilgi yerine kendi hayat hikayelerinden süzülen gerçek tecrübeleri sunuyor. Okuru hem ağlatan hem de ayağa kaldıran bu seri, kendisiyle ve sevdikleriyle barışmak isteyen herkes için samimi bir hayat rehberi.