Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570
E-Dergi
Kübra Çelik Tarafından Yapılan Yorumlar
Ferdâ-yı Garâm, Halit Ziya’nın kaleminden dökülen, "aşkın yarını" dediğimiz o meçhul ufkun aslında ne kadar karanlık olabileceğini gösteren bir kara sevda manifestosu. Sermet ve Mübeccel’in hikâyesinde aşk, bir kavuşma arzusu değil; dünyadan, maddeden ve toplumsal prangalardan kaçıp "saf bir ruh" olma çabası. Okurken o aşırı hassas, o her an kırılacakmış gibi duran ruhların arasında nefesimi tuttum. Kitabı kapattığımda anladım ki; bazı aşklar bu dünyaya sığmayacak kadar büyüktür ve o yüzden kendilerine ancak "yoklukta" bir vatan bulabilirler.
Ferdi ve Şürekası, paranın saltanat kurduğu bir dünyada, aşkın nasıl bir "ticari kalem" haline getirildiğinin o soğuk ve ağır tablosu. Halit Ziya, İsmail Tayfur’un hayalleriyle Ferdi Safvet Efendi’nin kasası arasına öyle bir set çekiyor ki; okurken o zenginliğin içindeki ruhsal fakirliği iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Kitabı kapattığımda anladım ki; bazı hayatlar, başkalarının sermayesi olsun diye kurban edilen soluk birer gölgeden ibaretmiş.
Nemide, Halit Ziya’nın henüz yolun başında ama kederin tam kalbinde duran o naif ve ıstıraplı çığlığı... Romantizmin o hastalıklı güzelliğiyle sarılı bu hikâyede; aşkın bir saadet değil, bir fedakârlık ve imha töreni oluşuna tanıklık ediyoruz. Okurken o köşkte süzülen incecik bir gölge gibi hissettim; sevdiği adamı kendi elleriyle bir başkasına hazırlayan Nemide’nin sessiz hıçkırığı odanın her köşesine sinmişti. Kitabı kapattığımda anladım ki; bazı aşklar yaşanarak değil, bir başkası yaşasın diye vazgeçilerek ölümsüzleşiyor.
Aşk-ı Memnu, porselen zarafetindeki hayatların, devasa bir tutku depremiyle tuzla buz oluşunun hikâyesi. Halit Ziya, o ağdalı ve aristokrat diliyle bizi Melih Bey Takımı’nın ihtiraslı dehlizlerine öyle bir hapsediyor ki; her satırda Bihter’in o daralan nefesini kendi göğsümüzde hissediyoruz. Kitabı kapattığımda anladım ki; altın kafeslerde beslenen arzular, eninde sonunda sahibini parçalayan birer canavara dönüşüyor.
Mürebbiye, Batı’nın sadece modasını alıp ahlakını süzgece koyamayan o eski İstanbul konaklarının trajikomik bir röntgeni. Hüseyin Rahmi, Anjel gibi fettan bir karakteri Dehri Efendi’nin malikanesine salarak, "alafranga" sevdasının nasıl bir "alaturka" rezalete dönüştüğünü kahkahalarla anlatıyor. Kitabı kapattığımda anladım ki; dışı süslü mürebbiyeler değil, içi boş değerler bir evi asıl yıkan şeymiş.