Toplam yorum: 3.285.374
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
Kübra Çelik Tarafından Yapılan Yorumlar
Gulyabani, korkunun aslında cehaletten doğan bir illüzyon olduğunu suratımıza çarpan bir tokat. Hüseyin Rahmi, bizi karanlık konaklarda cinlerle korkutup, sonunda o maskeyi düşürerek insan aklıyla selamlıyor. Kitabı kapattığımda anladım ki; gerçek canavarlar gölgelerde değil, aydınlanmamış zihinlerin kuytu köşelerinde saklanıyor.
Huzur Sokağı, modern dünyanın gürültülü caddelerinden kaçıp, insanın kendi iç kalbine sığındığı o kerpiç duvarlı, maneviyat kokulu sokağın ta kendisiydi. Şule Yüksel Şenler, Bilal ve Feyza’nın hikâyesini anlatırken aslında bizi iki farklı dünyanın, iki farklı ruh ikliminin tam ortasına bıraktı. Okurken kendimi bazen o sokağın tozlu ama tertemiz kaldırımında bir tefekkür vaktinde, bazen de Feyza’nın içindeki o sancılı değişim fırtınasının tam merkezinde buldum.
Beni en çok sarsan, hidayetin ve aşkın o incecik sızısı oldu. Bilal’in sarsılmaz duruşundaki o vakur sabırla, Feyza’nın parıltılı ama boş dünyasından sıyrılıp "huzuru" arayışındaki o çırpınış; bana kalbin en büyük inkılaplara gebe olduğunu bir kez daha hatırlattı. Kitabı kapattığımda, sokağımızdaki gürültülerin dindiğini ve asıl meselenin binaları değil, ruhları huzura kavuşturmak olduğunu hissettim. Anladım ki; bir insanın huzuru bulması, bir sokağın adının değişmesiyle değil, kalbinin yönünü bulmasıyla başlarmış.
Momo, saatlerin tıkırtısı arasına sıkışmış ruhlarımıza verilmiş sessiz bir öğüt gibiydi. Michael Ende, o gri takımlı adamları hayatımıza öyle bir sızdırmış ki; okurken kendi takvimimdeki o "çalınmış saatlerin" hesabını sormaya başladım. Beni en çok sarsan, Momo’nun dünyayı kurtarmak için kılıç kuşanması değil, sadece dinlemesiydi. Hiçbir şey yapmadan, sadece susup karşısındakine kalbini açarak zamanı nasıl da genişlettiğini görmek, günümüzün o telaşlı dünyasına atılmış en zarif çığlıktı.
Gri Adamlar şehre "zaman tasarrufu" vaat ederken, aslında hayatın o en kıymetli neşesini, yani "şimdiyi" nasıl da sinsice emdiklerini fark ettiğimde tüylerim diken diken oldu. Kitabı kapattığımda, kulağımı göğsüme yaslayıp o "zaman çiçeğinin" atışını duymaya çalıştım. Anladım ki; zaman, onu biriktirenlerin değil, onu bir dostla paylaşıp harcama cesareti gösterenlerin hazinesidir.
Hüseyin Rahmi, Halley Kuyruklu Yıldızı’nı tepemize dikip "Dünya batıyor!" yaygarasını kopardığında, aslında o meşhur İstanbul mahallelerinin röntgenini ne de güzel çekmiş. Okurken kendimi o eski cumbalı evlerin penceresinde, "Ayol kıyamet kopuyor, bari süslenip ölelim!" diyen hanımların ve felsefeyi mahalle dedikodusuna meze eden beylerin tam ortasında buldum.
Beni en çok eğlendiren (ve bir o kadar da düşündüren), o kozmik korkunun ortasında bile İrfan Galip’in o aşırı ciddi ama bir o kadar da sakar entelektüel çabası oldu. Gökten ateş yağacak derken, yerden aşk kıvılcımları çıkması; bilimin hurafe karşısındaki o bazen komik, bazen acıklı dansı tam bir şenlik! Kitabı kapattığımda, insanoğlunun en büyük korku anında bile nasıl olup da "izdivaç" derdine düşebildiğine bakıp bıyık altından güldüm. Anladım ki; tepemizde hangi kuyruklu yıldız parlarsa parlasın, bizim yerli ve milli telaşımız asla sönmezmiş.
Hiroşima’nın o simsiyah göğü altında, küçücük bir kızın parmak uçlarında can bulan kâğıttan kanatlar... Sadako, bana dünyanın en büyük ordularından daha güçlü bir şeyi hatırlattı: İnanmak. Okurken her bir kâğıdı Sadako’yla birlikte ben de katladım. 100, 300, 500... Turna kuşları çoğaldıkça, odadaki o ağır hastalık kokusunun yerini umudun o taze kokusu aldı. Beni en çok sarsan, o küçük ellerin sadece kendi hayatı için değil, sanki tüm dünyanın acısını dindirmek istercesine o kâğıtlara sarılmasıydı. O 644. turnada duran parmaklar, aslında bize bitmemiş bir senfoni bıraktı. Kitabı kapattığımda, pencereye konan her kuşa "Acaba Sadako’nun bir habercisi mi?" diye bakar oldum. Anladım ki; atom bombaları şehirleri yıkar ama bir çocuğun hayalini asla öldüremez.