Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Kübra Çelik Tarafından Yapılan Yorumlar

03.02.2026

Bu kitabı okurken kendimi, sınıfta tahtaya bir şeyler karalarken aniden bir öğrencinin gözlerinin içine bakıp "Acaba şu an bu çocuğun kalbinde ne fırtınalar kopuyor?" diye sorarken buldum. Cüceloğlu, sadece bir mesleği değil, bir insan yetiştirmenin o ağır ama kutsal sorumluluğunu öyle bir zerafetle anlatıyor ki; "öğretmen" kelimesinin sadece bir ünvan değil, bir cana dokunma sanatı olduğunu iliklerimde hissettim.
Beni en çok sarsan, o sınıfların dört duvardan ibaret olmadığını, her bir sıranın aslında inşa edilmeyi bekleyen birer gelecek olduğunu fark etmek oldu. Kitabı kapattığımda, kendi hayatımdaki "can"lara ne kadar hoyrat ya da ne kadar şefkatli davrandığımı sorguladım. Anladım ki; asıl mesele müfredatı yetiştirmek değil, o meraklı gözlerdeki ışığı söndürmeden bir yol arkadaşlığı kurabilmekmiş.
03.02.2026

Yangın Yılları, ruhumun üzerine külü henüz soğumamış bir kor gibi düştü. Ahmet Telli’nin mısraları arasında gezerken, kendimi bir şiir okuyor gibi değil de, barikatlar arasından sızan o isli ve dumanlı nefesi soluyormuş gibi hissettim.
Telli, aşkı bir mevzi, ayrılığı ise müebbet bir sürgün gibi ilmek ilmek işlerken; aslında dışarıdaki yangından çok, içimizdeki o sönmek bilmeyen közü üflüyor. Sayfaları kapattığımda anladım ki; bu kitap, külleri arasında hala umut kırıntıları arayan yaralı bir kuşağın hem sessiz ağıtı hem de hiç bitmeyen o hürriyet şarkısıdır.
03.02.2026

Benim Adım Kırmızı, beni bir sanat tarihçisi kadar ağırbaşlı, bir dedektif kadar uykusuz bırakan o meşhur "kim vurdu" labirenti... 16. yüzyıl İstanbul’unun karlı sokaklarında katil ararken; bizzat bir "Ağaç" ve bir "Altın Para" tarafından sorguya çekilmek, zihinsel dengelerimle ufak bir oyun oynadı.
Orhan Pamuk öyle bir dünya kurmuş ki; bir yanda Doğu-Batı felsefesinin dibine vururken, diğer yanda Şeküre’nin kimi seçeceği mevzusu beni mahalle teyzelerinden daha çok gerdi. Nakkaşların "Kör olsam da şu minyatürü ezbere çizsem" hırsını gördükçe, fırçayı elime alıp "Tamam, atın bacağını ben çizerim, yeter ki şu cinayeti çözün!" diyesim geldi.
Kitabı kapattığımda anladım ki; üslup dediğimiz şey, insanın kendi kusurlarını "sanat" diye yutturabilme becerisiymiş. Kabul edelim; hepimiz o kadar felsefe arasında aslında gizli gizli Şeküre’nin aşk trafiğini takip ettik. Sonuçta nakkaşlığın karası bir yana, magazin her zaman daha kırmızı!
03.02.2026

Kuyucaklı Yusuf, ruhumun ıssız bir bozkırında, rüzgârın çıplak bir kayaya çarparak çıkardığı o uğultulu ve kimsesiz ses gibi yankılandı içimde. Yusuf’un o derin, dipsiz kuyuları andıran sessizliğine gömüldükçe, kasabanın o yapışkan, kirli ve riyakâr kalabalığı benim de üzerime çöktü; sanki nefesim daraldı.
Okurken kendimi, kök salmaya çalıştığı her toprakta dalları budanan, yabani ama mağrur bir ağaç gibi hissettim. Sabahattin Ali, masumiyetin o vahşi ve sessiz halini Yusuf’un omuzlarına öyle bir yüklemiş ki; adaletsizliğin ortasında tek başına dimdik durmanın o yakıcı yalnızlığını iliklerime kadar duydum. Muazzez’e duyulan o saf ama sonu uçuruma çıkan sevda, zihnimde bembeyaz bir karın üzerine damlayan kan gibi sarsıcı bir iz bıraktı.Kitabı kapattığımda, Yusuf’un o karanlığın içine doğru atını sürüşü hayalimden hiç gitmedi. İçimde kalan tek şey, o meşhur kuyunun karanlığından fırlayıp hayatın gerçeklerine çarpan bir insanın onurlu ama yıkık dökük hikâyesiydi.
03.02.2026

İçimizdeki Şeytan, ruhumun karanlık dehlizlerinde elinde bir mumla dolaşmak gibiydi; her sayfada ışığın çarptığı o gölgelerden kendimle yüzleşmek zorunda kaldım. Ömer’in o iradesizliği, hayata ve kendine karşı olan o korkunç "kayıtsızlığı" içimde bir yerlerde hep susturduğum o fısıltıyı uyandırdı: "Kabahat senin değil, içindeki şeytanın!"
Okurken kendimi, kendi kurduğu labirentte yolunu kaybeden ve duvarlara çarpmaktan yorulan bir mahkûm gibi hissettim. Sabahattin Ali, insanın o en savunmasız, en çıplak ve en çirkin yanlarını öyle bir ustalıkla serdi ki önüme; bir noktadan sonra okuduğum şey bir roman değil, ruhumun çekilen röntgeniydi. Macide’nin o vakur duruşu ile Ömer’in kendi içindeki uçuruma yuvarlanışı arasındaki o gerilim, zihnimde simsiyah bir düğüm attı.