Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
Kübra Çelik Tarafından Yapılan Yorumlar
Masumiyet Müzesi'ni bitirdiğimde, bir kitabı okumuş gibi değil de, birinin mahrem saplantılarına suç ortağı edilmiş gibi hissettim. Sayfalar ilerledikçe Kemal’in o hastalıklı aşkı beni öyle bir kıskacına aldı ki, bir noktadan sonra sevgiyle delilik arasındaki o ince çizginin nasıl silindiğini dehşetle izledim.
Beni en çok sarsan, bir insanın kaybettiği bir mutluluğu geri getirebilmek için sıradan eşyalara, bir tokaya ya da bir sigara izmaritine nasıl can çekişen bir umutla tutunabildiğiydi. Okurken kendimi Kemal’in o eşyalarla kurduğu tuhaf dünyada hapsolmuş hissettim; sanki o müze benim de üzerime kapandı. Kitabı kapattığımda, sahip olduğum her nesneye "Acaba bunun içinde hangi hatıra saklı?" diye bakmaktan kendimi alamadım.
Bu kitabı bitirdiğimde göğsümün üzerinde bir ağırlık, boğazımda ise geçmek bilmeyen bir düğüm kaldı. Feride’nin o şen şakrak, ele avuca sığmaz hallerinin adım adım nasıl vakur bir sessizliğe ve derin bir hüzne evrildiğini izlemek, sanki çok yakın bir dostumun gözlerimin önünde büyümesini, hatta yaşlanmasını izlemek gibiydi.
Beni en çok sarsan şey, hayallerinin enkazı altında kalan bir insanın, o enkazdan nasıl olup da başkalarına ışık olacak bir güçle çıktığı oldu. O tozlu Anadolu yollarında Feride’yle birlikte ben de üşüdüm, ben de o yalnızlık duygusuyla baş başa kaldım. Kitabı kapattığımda aynaya bakıp şunu sordum: "Ben onun kadar cesur olabilir miydim? Her şeyi tek bir gecede silip atıp, hiç bilmediğim bir karanlığa bu kadar dik bir başla yürüyebilir miydim?"
Feride’nin hikâyesi bende sadece bir hayranlık değil, tarifi zor bir "iyileşme" arzusu bıraktı. Onun o mağrur yalnızlığını okuduktan sonra, insanın kendi yaralarını sarmasının aslında ne büyük bir kahramanlık olduğunu anladım.
Mai ve Siyah, aslında hepimizin o bitmek bilmeyen "bir gün her şey harika olacak" yanılsamasına indirilmiş en kibar ama en sert darbedir. Kitabı okurken Ahmet Cemil’e hem çok kızdım hem de onun o çocuksu naifliğinde kendimi buldum. Adamın bütün hayatı, Haliç’in kıyısında hayallere daldığı o meşhur "mavi" geceyle, her şeyini kaybedip karanlığa gömüldüğü o "siyah" gece arasında sönüp gidiyor.
Beni en çok sarsan şey, Ahmet Cemil’in o meşhur şiirini bitirdiğinde dünyanın değişeceğini sanmasıydı; ama dünya onun şiiriyle zerre ilgilenmedi. Halit Ziya, "Hayat senin büyük ideallerini, sanatsal kaygılarını ya da nazik ruhunu umursamaz; gelir ve üstünden geçer," diyor resmen. O pırıltılı mavi hayallerin yerini adım adım geçim derdine, aile trajedilerine ve en sonunda o simsiyah yalnızlığa bırakışını izlemek gerçekten insanın içini eziyor.
Murathan Mungan için halk bilimi, tozlu bir arşiv malzemesi değil; modern edebiyatın damarlarına zerk edilen, yaşayan ve dönüştürücü bir hafıza laboratuvarıdır. O; Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim masallarını, efsanelerini ve sözlü kültür arketiplerini olduğu gibi aktarmak yerine, onları modernin süzgecinden geçirerek yeniden inşa eder. Cenk Hikâyeleri’nden Kırk Oda’ya kadar uzanan çizgide, folklorik öğeleri toplumsal cinsiyet, iktidar ve kimlik gibi evrensel temalarla harmanlayarak "modern bir mitoloji" yaratır. Mungan’ın kaleminde folklor; yerelliğin dar sınırlarından kurtulup, kökü derinde ama dalları evrensel estetiğe uzanan sarsıcı ve estetik bir başkaldırı enstrümanına dönüşür.
Bu roman kağıda dökülmüş bir "nasır ve ter" dökümüdür. Kitabı okurken sadece bir hikayeye tanık olmazsınız; avuçlarınıza o yapış yapış tütün zifiri bulaşır, genzinize o ağır ve baygın koku dolar. Ege’nin tütün tarlalarını bir insanın hem dostu hem de celladı olan bir mahşer alanı gibi betimler.Roman boyunca zaman saatle değil; şafağın dondurucu ayazı ve öğle sıcağının sırtlarda patlayan kırbacıyla ölçülür. Apaydın, bir yıl boyunca evlat gibi bakılan tütünün, "piyasa" günü tüccarın iki dudağı arasında nasıl değersizleştiğini anlatırken aslında sömürülen insan onurunu resmeder. "Tütün yorgunluğu" burada sadece fiziksel bir bitkinlik değil; emeğin, sermaye karşısındaki o çaresiz ve sessiz çığlığıdır.
Emeğin kutsallığını ve toprağın insanı nasıl hem var edip hem tükettiğini en çıplak haliyle hissetmek istiyorsanız bu başyapıtı mutlaka okumalısınız. Bittiğinde üzerinizde bir yorgunluk kalacak; ancak bu, nasırlı ellere ve onurlu bir kavgaya ortak olmanın verdiği o asil yorgunluktur.