Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
Kübra Çelik Tarafından Yapılan Yorumlar
Doğan Cüceloğlu’nun bu eseri, benim için sadece bir eğitim kitabı değil; bir insanın, başka bir insanın hayatında nasıl "iz bırakabileceğine" dair yazılmış en naif rehberlerden biri. Kitabı okurken şunu fark ediyorsunuz: Öğretmenlik, sadece müfredatın soğuk sayfalarını öğrencilerin zihnine nakşetmek değil, bir canın filizlenmesine tanıklık etme sanatıdır. Cüceloğlu, o eşsiz üslubuyla bizi sınıfın dört duvarından çıkarıp vicdanımızın koridorlarında bir yolculuğa çıkarıyor. Kitap boyunca vurgulanan "Can" ve "Mış Gibi" kavramları, bugün eğitim sistemimizin en çok ihtiyaç duyduğu ilaç niteliğinde. Eğer bir öğretmen sadece bilgi aktarıyorsa, bir hoparlörden farkı yoktur; ancak öğrencinin gözündeki ışığı görebiliyor ve ona "sen değerlisin" mesajını verebiliyorsa, o zaman gerçek bir rehber, bir hayat mimarıdır. Cüceloğlu, tebeşir tozunun içine gizlenmiş bir uyanış çağrısı yaparak bizlere şunu fısıldıyor: "Bir insanın en büyük mirası, başka bir insanın yüreğine bıraktığı huzurdur."
Bazı yazarlar hikaye anlatır, İhsan Oktay Anar ise resmen bir dünya inşa edip anahtarını cebinize koyuyor. Bu kitapta Descartes, Osmanlı bir korsan gemisine binmiş de kaptan köşkünde nargile içiyormuş gibi bir hava var. Rendekar’ın peşinde, haritaların karanlık yerlerinde, lağımcıların ve dilencilerin arasında dolaşırken; bir noktadan sonra 'Ben mi bu kitabı okuyorum, yoksa Uzun İhsan Efendi’nin rüyasında bir figüran mıyım?' diye şüpheye düşüyorsunuz. Anar’ın o kadar detaylı ve yaşayan bir dili var ki, sayfalar arasından üzerinize eski İstanbul’un tütünü ve deniz tuzu siniyor. Eğer gerçek dünyadan biraz sıkıldıysanız ve 'akıl ile hayal' arasındaki o ince puslu çizgide kaybolmak istiyorsanız, bu atlası yanınıza almadan yola çıkmayın. Ama dikkat edin; bittiğinde gerçek dünya size biraz fazla düz, fazla sıkıcı ve fazla 'parlak' gelebilir!
Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, aslında fillerin o devasa gövdelerine güvenip dünyayı kendi mülkleri sanmalarına karşı, minicik bir karıncanın 'dur bir dakika' deyişinin masalı. Okurken fillerin o şaşaalı ama boş özgüvenine bıyık altından gülüyor, karıncaların o müthiş örgütlenme azmine ise gizliden gizliye hayran kalıyorsunuz. Yazar, gücün sadece cüssede değil, haklılıkta ve birlik olmakta olduğunu öyle bir anlatıyor ki; kitap bittiğinde kendinizi 'Acaba ben fillerin sofrasında mı oturuyorum, yoksa karıncaların izinde mi yürüyorum?' diye sorgularken buluyorsunuz. Eğer içinde bir tutam mizah, bolca zeka ve sarsılmaz bir adalet duygusu olan bir 'modern fabl' okumak isterseniz, bu karıncanın sesine kulak verin derim; zira o minik ayak sesleri bazen fillerin gürültüsünü bastırabiliyor.
İskender Pala bu kez divan edebiyatı nahifliğini bir kenara bırakıp, Mezopotamya’nın kalbinde heyecan dozu yüksek bir 'tarih laboratuvarı' kurmuş. Abumrabum, Hititlerin kadim sessizliğiyle modern ajanların gürültüsünü öyle bir çarpıştırıyor ki, okurken kendinizi hem bir arkeolojik kazıda hem de bir aksiyon filminin ortasında hissediyorsunuz. Kitap, sayfalar arasına gizlenmiş yoğun bir bilgi deryası; bir yandan katilin peşinde koşarken bir yandan da insanlık tarihinin en karanlık dehlizlerinde elinizde bir meşaleyle yürüyor gibisiniz. Eğer 'Zihnim biraz yorulsun ama ruhum tarihin gizemiyle doysun' diyorsanız, bu gizemli yolculuğa mutlaka bilet kesmelisiniz!"
Gece Açan Çiçekler, Tarık Tufan’ın karanlıkta filizlenen duygulara ne kadar aşina olduğunu bir kez daha gösteren bir kitap. Hikâye, gündüzün gürültüsünden çok gecenin sessizliğinde büyüyor; söylenemeyenler, yarım kalanlar, içe doğru çöken cümleler var. Okurken sanki olayları değil, bir ruh hâlini takip ediyorsunuz.Tarık Tufan’ın dili yine tanıdık: sade ama derin, suskun ama yüklü. Bazı cümleler özellikle durdurup düşündürüyor, bazılarıysa insanın içine sessizce çarpıp geçiyor. Kitap, herkesin gözü önünde olmayan ama geceleri kendini hatırlatan duygulara dokunuyor. Yüksek sesle anlatılmayan, ama yankısı uzun süren metinleri sevenler için.