Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
Kübra Çelik Tarafından Yapılan Yorumlar
Bazı suskunluklar kelimelerden daha gürültülüdür; Alicia’nın sessizliği de tam olarak böyle, insanın kulaklarını tırmalayan cinsten. Alex Michaelides, bizi bir kadının kilitli zihnine davet ederken, aslında o anahtarı çoktan yuttuğumuzu son sayfada yüzümüze çarpıyor. Kitap, bittiğinde sizi elinizde kalan tüm o ipuçlarıyla odanın ortasında kalakalmış bir dedektif gibi hissettiren, ters köşesiyle meşhur bir psikolojik gerilim şaheseri. Eğer zihninizin bir labirentte kaybolup, en sonunda kendinizi beklemediğiniz bir duvara çarparken bulmak istiyorsanız, bu sessizliğe kulak verin. Ama dikkat edin; gerçekler bazen suskunluktan daha ağır yaralar.
Alexandre Seurat, bu kitapta bize fiziksel bir sakarlığı değil; bir ailenin ve sistemin devasa merhametsizliğini anlatıyor. "Sakar" ismi, küçük bir çocuğun bedenindeki morlukları örtbas etmek için kullanılan aciz bir kılıf sadece. Yazarın bir rapor kadar yalın ama bir neşter kadar keskin dili, okuru "neden kimse bir şey yapmadı?" sorusuyla baş başa bırakıyor. Bu roman, bittiğinde boğazınıza bir yumru gibi oturan, "sessizliğin" aslında ne kadar gürültülü bir suç olabileceğini gösteren sarsıcı bir tokat. Kalbinizi korumasız bırakıp okuyun, çünkü Diana’nın o ürkek gölgesi uzun süre zihninizden silinmeyecek.
Bu kitap aslında itfaiyecilerin yangın söndürmek yerine "canı sıkılan toplum" adına düşünceleri ateşe verdiği bir tersine dünya masalı. Ray Bradbury amca, 451 derecede sadece kağıdın değil, aslında insan beyninin nasıl haşlandığını öyle bir anlatıyor ki; elindeki pürmüzle kitap avlayan Montag’ın bir gün uyanıp "Yahu biz neyi yakıyoruz?" demesiyle ortam bir anda kundakçı dükkanına dönüyor. Olay öyle bir raddeye gelmiş ki; duvardaki dev ekranlar aileden sayılıyor, sorgulamak ise ayıp karşılanıyor; yani adam resmen "Ekranlara gömülüp ruhunuzu küle çevirmeyin, iki sayfa okuyun da biraz devreniz yansın" diye bağırıyor. Okurken bir yandan "Acaba benim beynim de televizyon karşısında kaç derecede pişiyor?" diye hafiften bir terliyor, bir yandan da Montag’ın peşindeki mekanik tazıdan kaçarken o tozlu satırların aslında ruhumuzun tek yangın merdiveni olduğunu anlıyorsunuz.
Algernon’a Çiçekler, benim için bir kitaptan çok, insanın varoluşuna dair tutulmuş buz gibi, şeffaf bir hıçkırık.
Charlie Gordon’un zihinsel karanlığından sıyrılıp bir dahi oluşunu, sonra da o parıltılı zirveden yavaş yavaş, her şeyin farkında olarak aşağıya süzülüşünü izlemek... Bu, bir insanın kendi cenazesini adım adım izlemesi kadar sarsıcı bir deneyim. Kitabın başındaki o saf, hatalarla dolu ama umutlu cümlelerin, yerini kusursuz bir gramere ve nihayetinde yeniden o derin sessizliğe bırakması, edebiyat tarihinin en trajik kurgularından biri. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim tek şey şuydu: Zeka bir lütuf olabilir ama şefkat ve sevilme ihtiyacı, insanı insan yapan asıl şeymiş. Son sayfayı kapattığımda, Charlie'nin o saf isteğine uyup ben de bir yerlere çiçekler bırakmak istedim. Sadece Algernon için değil, içimizde bir yerlerde sevilmeyi bekleyen o kırılgan çocuk için...
Yazar, hayatın tozunu, kirini ve en önemlisi o çıkmaz dediğimiz "vicdan azabı lekelerini" sihirli bir çamaşırhaneye taşıyor. Ama burası sadece giysileri değil, kalbin kırışıklıklarını da ütülüyor. Hikaye boyunca Ji-eun’un o gizemli çamaşırhanesinde kaynayan sulara bakarken, aslında kendi geçmişimin lekelerini düşündüm. Acaba hangimiz o "sihirli leke çıkarıcıya" sahip olup, bazı anıları zihnimizden bembeyaz bir sayfa gibi silmek istemedik ki?