Toplam yorum: 3.285.257
Bu ayki yorum: 6.783
E-Dergi
walden Tarafından Yapılan Yorumlar
Bilinç akışıyla yazılmış bir roman mı? Değil. Bir tür "laf lafı açar" edası var. İlla bir çerçeve gerekiyorsa "deneysel edebiyat" denebilir. Mekas bir sonraki cümlesinin ne olacağını bilmeden yazıyor. En bilindik paradokstan yola çıkıyor: Yazı yazmak hakkında ne düşünüyorum, daha doğrusu yazı yazmak hakkında AYRICA düşünmedim ama bir düşüncem olup olmadığına ŞİMDİ bir bakayım, bunu yazarak bulayım. Yazarak düşüneyim.
Bir 'form'u olmayan ve kompozisyon kaygısı taşımayan metin gerçekle rüya arasında salınıyor, kurmacayla psikiyatrinin kesiştiği kavşakta bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bu da bu romanda Mekas'ın planladığı tek şey olabilir: çünkü "bulmak için önce kaybolmak gerekir" diyor. Nitekim bu romanda da kayboluyor.
Üç tane Mekas var. Şöyle demiş: "Litvanya'da bir şair olarak tanınıyorum ve filmlerimle ilgilenmiyorlar. Avrupa'da bir sinemacı olarak tanınıyorum ve şiirlerimi bilmiyorlar. Ama ABD’de sadece başına buyruk birisiyim."
Bu kitap bize üçüncü Mekas'ın bir armağanı.
Geçmişte ve bugün dünyadaki bazı ülkelerin uğradığı felaketlerin, kötü olayların neredeyse hepsi bir bir İrlanda'nın başına gelmeye başlıyor. Ülke hızla iç savaşa sürükleniyor, gelişmeleri kocası gözaltına alınan ve dört çocuğuyla ortada kalan Eilish'in hikayesi üzerinden izliyoruz. Yazarın pek de gizleyemediği bir alt metni var: "Bu felaketler bizim başımıza gelseydi neler hissederdik?" Bu 'empati' topunu duvara asıyor ve romanın sonunda o top patlıyor! Mültecilik üzerine bir roman da diyebiliriz.
Uzun cümleleriyle, çok işlevli virgülleriyle, şiirden el alan yazım tekniğiyle sıra dışı bir roman.
Bir aşk hikâyesi. Ama hikâyenin kahramanları zaman ve bellek. Yazarın ilk romanıymış. İspanya iç savaşı hakkında yazılmış güçlü bir kitap var karşımızda.
Üç zaman çizelgesi üzerinden ilerleyerek olayları ilmek ilmek, ustalıkla birbirine bağlıyor: 1930’ların sonu (1937), 1940’ların sonu (1947) ve 1960’ların sonu (1969).
Roman ilerledikçe yazarın Proust’u çok sevdiğini görüyorsunuz. Aslında yazmak üzerine de derinlikli bölümler yer alıyor kitapta. Ana karakterlerden ikisi yazar, biri şair olunca yazmak üzerine yazmak da kaçınılmaz oluyor haliyle. Merve Koçak Kurt kitabın şu tezi tartışmaya açtığı kanısında: “Sözcükler, edebiyat, yazanın bilincinde değildirler; parmaklarında, kâğıtta, yazı makinesindedirler.”
Öyle midirler?
Mevlana ve dönemiyle ilgili değerli bilgiler var. Mikail Bayram'ın çalışmasına eklemlenebilir. Moğol istilası ve "Müstehcen hikayeler" bölümleri biraz uzun olmuş. Yazarın kaynaklarının çoğu Mevlevi yazar(n)lara ait. Ajanlık tartışmalarının iki ucunu da memnun eden bir çıkarsaması var: bu çıkarsamadan Mevlana'nın Moğol ajanı değil, Moğol işbirlikçisi olduğu sonucu çıkıyor. Kira hatun ve Ahi Evran cinayetleri, Hacı Bektaş ve Şems gibi tarihi kişiliklere dair güzel bölümler var. Keza Kösedağ savaşı ve Babailer isyanı ile ilgili bölümler de dikkat çekici.