Toplam yorum: 3.284.933
Bu ayki yorum: 6.439

E-Dergi

Hüseyin Furkan Karamekik

Romanperver bir tababet ehli. 1996 yılında İstanbul'da doğdu. İlköğretim lise ve üniversite hayatını İstanbul'da geçirdi. Tıp doktoru olup İstanbul'da yaklaşık 9 ay pratisyen hekimlik yaptıktan sonra, aile hekimliği ihtisasına başladı. Halen İstanbul'da bir eğitim araştırma hastanesinde aile hekimliği asistanı olarak görev yapıyor. Meslek olarak tıp camiasına mensup ancak hayatın geri kalan tüm alanlarında fahri olarak edebiyat dünyasına mensup. Özellikle tababet, edebiyat ve tarihin birleştiği alanlarda gezinmeye bayılır.

Hüseyin Furkan Karamekik Tarafından Yapılan Yorumlar

Bir Borsa Spekülatörünün Anıları, basıldığı ilk günden bu yana finans okuryazarlığını geliştirmek gayesiyle oluşturulan okuma listelerinin hep ilk sıralarında yer almış. Bu listelerdeki çoğu kitap zaman geçtikçe güncelliğini koruyamadığı için miadını doldursa da Livermore' un anıları hep güncelliğini korumuş. Genelde bir başlangıç kitabı olarak önerilir fakat okuyucunun kitaba yeteri kadar nüfuz edebilmesi için borsa tarihindeki bazı kavramlara hakim olması gerektiğini görüyoruz. Fakat günümüz şartlarında internette yapılacak kısa araştırmalarla bile kitaptan yeteri kadar verim alınabileceğini düşünüyorum.

Yatırım alanında, özellikle de bunun borsa ayağı için işin ehillerinin söylediği bir cümle vardır: "iktisat bilgisi, temel ve teknik analizler ne kadar önemliyse de bu işte sabırlı olmak ve soğukkanlı davranmak bütün bunlardan daha önemlidir." İnsan olarak biz, özellikle para ve yatırım söz konusu olduğunda çokça ders çıkarsak da yaptığımız hataları yineleme eğilimindeyiz. Üstelik bu hataları yinelemenin de çok yaygın bir durum olduğunu bildiğimiz halde. Fakat şunu da biliyoruz ki: büyük başarılara ancak yolunda çokça hatalar yaparak ulaşılabiliyor. Özellikle bu hatalarla başarıya ulaşma olgusu için en müşahhas örnekler yatırım alanında gözlemleniyor. Çünkü bu alanda başarının en kesin göstergesi zenginlik veya sürdürülebilir bir gelir, nakit akışı sağlamak. Dolayısıyla finans alanında öğretilerinin olmasından öte genel olarak hayata dair de güzel mesajları var Livermore'un borsa macerasının.

Borsa söz konusu olduğunda, ilk başta konuya çok yabancı bir okur olarak bu tür anlatıların hayatın dar bir alandaki modellemesi olabileceğini pek düşünmezdim. Fakat kazanma hırsı, kaybetme korkusu, insanın açgözlülüğü, kıskançlık gibi duyguların aslında hayatın en temel duyguları olduğunu ve finans hayatının çarklarının da bu duygular üzerinden döndüğünü görmüş oldum.

Livermore'un anlatısının bir klasiğe dönüşmesi de işte bu yüzden. İnsanın en temel ve değişmez gerçeklerinden bahsediyor oluşu muhtemelen bu kitabı yüzlerce yıl sonrasına da taşıyacaktır.

Bu tür yaşam öykülerinin bizzat yaşayan kişi değil de Lefevre gibi bir gazeteci-yazar tarafından kaleme alınması anlatıyı cazip kılıyor. Ekonomiye çok hafif düzeyde ilgi duyan birinin dahi sıkılmayacağı, akıcı bir anlatım tutturulmuş. Çeviriyi de genel olarak beğendim. Sadece borsa dünyasına dair bazı kavramların Türkçesinin olmayışı beni biraz üzdü. Belki Amerika'daki gibi bir borsa yapılanmasının bizde hiç olmayışı ve bu kavramların bize hiç uğramamış oluşu buna sebep olmuş olabilir.
Tıp dünyasında sosyal bilimlere, edebiyata ve sanat gibi alanlara en yakın olan ve bütün bunlardan en çok beslenen disiplin psikiyatridir denebilir. Mesleki pratikleri gereği psikiyatristler, insanları ve onların acılarını anlamaya; onları teselli etmeye diğer branşlardan daha yatkındırlar. Bu, çoğu zaman, tıpla doğrudan ilişkisi olmayan bu alanlara ayrıca ilgisi olan hekimlerin branş seçerken psikiyatriyi tercih etmeleriyle de ilişkilidir.

Engin Hoca'nın vaktiyle geniş bir sosyal bilimler literatüründen beslendiğini ve bu birikimi klinik tecrübeleriyle ve keskin toplum gözlemciliğiyle birleştirip süzdüğünü görüyoruz bu eserinde. "İnsan Olmak"ı benzer iddiayı taşıyan diğer psikoloji/sosyoloji kitaplarından ayıran en önemli özellik de, anlatısının özellikle bizim toplumumuzun hususi özelliklerini taşıyan dinamiklerden yola çıkması. İnsanlar ruh bilimi öğretilerine göre benzer olaylara benzer tepkiler verse de, tepkilerinin en çok ayrıştığı noktada en önemli sebeplerden birisi olarak kültür farklılıklarını görürüz. Bu eserin de en önemli yanı evrensel genel kabulleriyle Türk toplumunun son yüzyıldaki serüvenini bir araya getirerek tutarlı bir sentez ortaya çıkarmış olmasıdır. Fakat ne kadar doğru tespitlere sahip olsa da kitabın kısıtlılıkları var; özetle anlattığı şeylerin aslında uçsuz bucaksız bilim sahalarının meseleleri oluşu sebebiyle bu sosyal bilim sahalarına giriş kitabı olmanın ötesine geçemiyor. Pek tabi bunu yazarın hatası yahut yetersizliği olarak göremeyiz. Bütün bu meseleleri küçük hacimli bir kitapta anlatmak başka türlü mümkün olmasa gerek. Fakat bilgiyi ilgili branşa mensup olmayan temel okur düzeyine çekerek verebilmenin en iyi yolu bulunmuş.

Kitabın kişisel olarak en hoş tarafı iddiasızlığa ve olabildiğince nesnelliğe dayanan nedenselliği oldu benim için. Muhtemel olayların mantık çerçevesinde muhtemel sonuçları gösteriliyor ve okura makul bir dille sunuluyor. Anlattıklarını kesinlemiyor, mutlaka bir yanılgı payı bırakıyor. "İnsan Olmak" ve diğer eserleriyle yerli ruh-bilimsel ve sosyolojik deneme literatürümüze Engin Hoca'nın çok önemli katkıları olmuştur ve umarım değişen dünya karşısında insan hallerini yeniden anlamlandırabilmemiz adına yol gösteren bu gibi eserleri daha çokça görürüz.
Henüz her şeyin dijitalleşmeye başlamadığı, evlerimizdeki en ileri teknolojinin tüplü televizyon, elektrikli ütü olduğu döneme kadar bizim “odaklanma becerisi” gibi bir problemimiz yoktu. Belki vardı ancak bu kadar yaygın bir problem değildi. O yıllara kadar her türden teknolojik ürün ve yenilik, hayatımıza temkinli bir şekilde dahil ediliyordu. Onlara alışmak, onlarla değişen hayatımıza ayak uydurmak için bir sürece sahiptik. Yeterince vaktimiz vardı. Fakat her şey bir anda değişti sanki. Önceleri hayatımıza büyük bir temkinle ve teyakkuzla dahil ettiğimiz dijital çağ icatları, adeta üzerimize boca ediliyordu. Hızla yeni tabletlere, telefonlara, akıllı saatlere, akıllı TV’lere sahip oluyorduk. Artık onlar üzerindeki kontrolü, sadece onları satın almadıkça sağlayabiliyorduk. Dışarıdaki hayat da hızla dijital bir çağa evrildi. Üstelik bu değişimin hızı da gittikçe artıyordu. Bu bir devrimdi. Fakat hızla değişmekte olan hayatımıza adapte olmak eskisi kadar kolay değil. Bu süreçte alışkanlıklarımız, hayata bakışımız, hayattaki anlam arayışımızın şekli ve daha birçok şey değişti. Nitekim odaklanma becerisine ihtiyacımız da arttı. Odaklanabilmeyi, kitabın kendi başlığında da ifade ettiği şekliyle “Kusursuz Dikkat” i kaybettik, yahut zayıflattık. Şimdi hepimiz onu yeniden bulmaya çalışıyoruz. Yazarın kitapta geçen şu cümlesi halimizin çok iyi bir özeti sanırım: “Daha önce hiç bu kadar az şey yaparken bu kadar meşgul olmamıştım.” Sanıyorum ki, 21. Yüzyılın bireysel olarak aşılması en güç problemlerinden biri dikkat meselesi olacak. Bu konuda da dijital çağ öncesi dönemdeki çalışma alışkanlıkları yol göstericimiz olacak. İlk kez insanlık olarak ilerlemek için geride bıraktığımız şeylere bu denli muhtaç bir durumdayız diyebiliriz. Bu yeni durum karşısındaki insan halini inceleyen ve yol gösteren kitapların sayısı artmakta. "Kusursuz Dikkat" de onlardan biri.

“Kusursuz Dikkat” kitabı, başlığıyla ve dahil edildiği tür olan “kişisel gelişim” kategorisinin kötü şöhreti nedeniyle, bu alandaki yeknesaklıktan bıkmış okurda ister istemez bir kaçınma duygusu uyandırıyor. Dolayısıyla bu tür kitaplardan bahsedildiğinde ilk merak edilen, kitabın “diğer klasik kişisel gelişim kitapları gibi mi olduğu” sorusu. Bu nedenle kitap hakkındaki değerlendirmeme bu sorudan başlamak istedim. Bu alandaki kitaplar, konularına göre ayrı ayrı okunduğunda bazen yazarın aşırı iddialılığı ve anlatılan kişisel gelişim unsurunun, hayatın her alanına zorla dahil edilmesini isteyen tavır nedeniyle okurda şu soruları uyandırıyor: “Gerçekten hayattaki en önemli şey karşıdakini ikna etme sanatı mı, ya da hızlı okumak mı, şampiyon psikolojisine sahip olmak mı, muhatabına hayır cevabını verebilmek mi, az uyumak mı? Hayat bu üç buçuk tavsiyeyi uyguladığımızda düzelecek kadar basit bir şey midir?” vs. Örnekler uzatılabilir. Bu soruyu sorduğumuz raddeye geldikten sonra artık kitabın iddiaları abartılı, tezleri bayağı ve sonuçları da popülistçe görünmeye başlar. “Kusursuz Dikkat” kitabı, konusu gereği insanı insan yapan her ne varsa temelinde yatan “dikkat ve odaklanma” meselesini mercek altına aldığı için malum kişisel gelişim kitaplarının tarzında yazılsaydı bile önemli bir kitap olacaktı. Fakat yazının ilerleyen kısımlarında bahsedeceğim gibi yazarın çok titiz bir araştırmacı tavrı var. Anlatılan örnekler, yapılan açıklamalar güzel bir tasniften geçirilmiş. Anlatılanların sırası, sıfırdan başlayanlar için başka bir kaynağa gerek duyulmaksızın kolayca anlamayı ve aşama aşama bilgilenmeyi sağlıyor. Kitabın içinde en can alıcı kısımlar bilinçli olarak tekrar edilmiş fakat bu tekrarlar aynı şeyleri okuma sıkkınlığı vermiyor, daha ziyade konunun farklı bir cihete açılan kısmını görmeyi ve bu kısımları anlamak için bir referans noktasının yeniden oluşmasını sağlıyor. Ayrıca yazar bilgileri sıkmadan, üstelik bolca tekrar etmesine rağmen asla sıkmadan aktarmanın yolunu bulabilmiş. Bazı konuların daha iyi anlaşılabilmesi için şemalandırma yöntemi kullanılmış. Bunların anlatıma epey katkı yaptığını ve akılda kalıcılığı artırdığını görüyorum. Kitapta abartılı hiçbir şey yok, aksine kendi iddiasını kendi çürütmeye çalışan ve sonuçlarını paylaşan bir tavrı var. Getirdiği açıklamalar çok makul görünüyor.

“Kusursuz Dikkat” kitabında Chris Bailey’nin konuyla ilgili literatürdeki kayda değer hemen her şeyi taradığını görüyoruz. Sivil bir araştırmacı olarak muazzam bir emek ortaya koymuş. Yapılan atıflar, dipnotlar, başka kitaplardan alıntılar bunu gösteriyor. Ancak bazı kısımlarda da bahsedilen araştırma bulgularının kaynağı belirtilmemiş. “Yapılan bir araştırmada” şeklinde başlayan bulgular konuyu tasdik eden ve o sırada okuyucuya gayet inandırıcı gelen sonuçlar olsa da kitabın nesnelliğine biraz gölge düşürüyor.

Kitabın ortaya koyduğu anahtar kavramlar ve çevirmenin kelime seçimi çok yerinde. “Otomatik pilot, dikkat aralığı, kusursuz dikkat ve serbest dikkat” gibi kavramlar ve bunların ifade ettikleri herhangi bir boşluğa yer bırakmayacak şekilde açıklanmış. Öyle ki, kitabı okuyup da aradan zaman geçtikten sonra akılda kalacak olan sadece anahtar kavramlar bile, kitaptan edindiğimiz kazanımlarımızı sürdürmeye epeyce katkı sağlayacaktır. Akılda kalıcılık ve önemli bir dikkat unsuru olması açısından, anahtar kavramlara ağırlık verilmesini çok yerinde buldum. Her sayfada altını çizmeye değer bulduğum çokça bilgi ve öneri vardı. Kendisini bir başlangıç kitabı, giriş kitabı olmaktan öteye de taşıyan kısımları haizdi. Getirdiği argümanları, işaret ettiği sorunları çok iyi açıklayan, ikna edebilen ve son derece yalın, laf ebeliğine kaçmayan bir anlatımı var. Konuyu adeta bir gergef gibi işliyor. Yazarın hem dersine iyi hazırlandığı hem de belagatinin güzelliği, metnin başından sonuna kadar kendini her yerde belli ediyor.

Kitapta çok orijinal bulduğum ve etkilendiğim kısımlar oldu. Dikkat aralığı kavramı, serbest dikkat- kusursuz dikkat ayrımı bunlardan bazıları. Özellikle dikkat aralığını sonuna kadar doldurmamak ve daha nitelikli bir çalışma için arada serbest dikkat boşlukları bırakmak ile ilgili tezini çok ilginç buldum ve aklımda bu sayede bazı parçalar yerine oturdu. Hatta bu taşların yerine oturma olayını çokça yaşadım. Bugüne kadar sağdan soldan duyduğum, bir şekilde okumuş olduğum odaklanma becerisi ile ilgili bazı bilgilerin, bulguların hepsini bir arada bulmuş oldum hem de sebeplerini daha iyi anlamış oldum. Ayrıca, yazarın anlatım tarzı da okuyucuya sonradan bazı şeyleri daha iyi anlamasını sağlayacak “bilgi sentezletici” şekilde. Okuyucu bu sunuş şekli sayesinde birçok bilgi ve sonuç için bir deney ortamına ihtiyaç duymuyor. Kendi hayatındaki birçok anı, deneyim anlatılan şeyler için bir deney ortamı, modelleme oluyor.

Kitap odaklanma becerisi konusunda güzel bir bilinç oluşturuyor. Ancak bu bilinç maalesef hayat gaileleri ve yazının başında bahsettiğimiz hayatın hızlılığı, hızla değişimi nedeniyle ihmale sürüklenmeye ve kolayca unutulmaya mahkum olabilir. Zaten kitabın temel problem olarak gördüğü ve “otomatik pilot” ifadesiyle de kavramlaştırdığı problem de bu unutulmaya mahkumluk durumu. Dolayısıyla bu edindiğimiz bilinci hayatımızın merkezine almamız gerekir. Kusursuz dikkat, ancak kendi hayatımızdaki rolümüzde edilgenliğe düşmeyi engelleyebildiğimiz ölçüde sağlanabilir. Özellikle “etkin olmak” yerine “edilgenliğe düşmeyi engellemek” tabirini seçtim. Çünkü insan zihni, doğası gereği edilgenliğe “kitabın tabiriyle otomatik pilota” düşmeye meyyal. Ve dijital çağın nimetleri her zaman daha cazip ve daha kolay lokma. Kitabın bence en büyük kazanımlarından birisi de zihnin bu edilgenliğe düşmeye meyyal halini iyi anlatması ve bunla barışık olmamız gerektiği farkındalığını uyandırması. Dolayısıyla ben okurlara bu kitabı bir kere okunduktan sonra rafa konacak bir kitap olarak görmemelerini; altını çizdikleri, işaret ettikleri kısımları belli aralıklarla tekrar tekrar okumalarını tavsiye ederim. Çünkü adeta dikkat önleyici unsurlarla kuşatılmış bir dünyadayız ve şu an dikkatimizi korumak adına elimizdeki tek silah, bu tür kitapları okuyarak kazandığımız ve tekrar tekrar okuyarak tazelenmesini sağladığımız “dikkat bilinci” olacaktır.

Dikkat ve odaklanma becerisi, çok hassas ve çok sayıda değişkenden etkilenen ip üstünde yürümeye benzeyen bir denge. Dengeyi oluşturan bileşenlerden bir tanesinin bile olmayışı/fazla oluşu ipten düşmek için maalesef yeterli.

Kitabın verdiği en önemli mesajlardan biri de odaklanma becerisini sadece sınavlarda, yaptığımız işlerde bize başarı sağlayan bir taktik olarak görmemek gerekliliği. Yazarın bu konuda kitapta geçen şu saptamasını çok önemli buluyorum: “ Odaklanmayı sadece üretkenliğimi artıran bir katkı olarak görmeyi bırakıp genel iyi oluşumu etkileyen bir unsur olarak görmeye başladım.”(s.10)

Önümüzdeki uzunca bir dönemde odaklanma konusunu temel alan çokça zihin araştırmaları ve bunların bulgularını göreceğiz. Belki çokça yeni bilgi ortaya çıkacak, doğru bilinen çok şeyler değişecek. Konunun daha çok başındayız ve mevcut bilgilerimiz de bize dijital çağ öncesi dönemdeki sadeliği işaret ediyor. Yani şu anki bilgilere göre muhtemelen ulaşabileceğimiz en zirve nokta yüzlerce yıl önce yaşamış mum ışığında çalışan alimlerin seviyesi olacak. Hayat gerçekten çok garip…

Son söz olarak kitabın yazarı Chris Bailey’e, kitabı Türkçe’ye kazandıran SaltOkur Yayınevi’ne ve çevirmen Gülsenem Özdemir’e en içten duygularımla teşekkür ederim. Bu eser için yaptığım her övgü aynı zamanda tercümana yapılan övgüdür. Çeviri çok iyiydi. Kitap metnindeki açıklamalardan örneklere, dipnotlara kadar hiçbir yerde çeviri metin iğretiliği görmedim. İyi çeviriler için hep söylenen klişe bir söz vardır: “Kitabı orijinal dili Türkçe’ymiş gibi okudum.”

İlgilenen okurlar için, odaklanma becerisi konusunda yazılmış ve Türkçe’ye çevrilmiş diğer iyi kitaplar:
Pürdikkat - Cal Newport, Metropolis; Dijital Minimalizm - Cal Newport, Metropolis; Prokrastineyşın - Timothy A. Pychyl, Metropolis; Dağınık Zihin - Adam Gazzaley, Larry D. Rosen, Metis.

Muhteşem bir çocukluk romanı. Yazarın çocuğun ağzından konuştuğu kısımlar bazen yetişkin dili ile çocuk dili arasında bir yerde. Yara almış ya da bir şekilde çok güçlü duyguları yaşamaya maruz kalmış bir çocuğun erken büyümesi ve böyle bir dilin ortaya çıkması şeklinde de düşündürebiliyor. Sebepsiz bir şekilde sevmenin, bir çocuğs duyulabilecek hürmetin ve aslında "onu umursamanın" ne kadar önemli ve değerli olduğunu duyumsaytıyor. Çocuğa yaklaşım ve çocukla iletişim konusunda gördüğüm kimi yerlerde gözyaşlarıma engel olamadım.
Kitap eskiden yayınlanan bir tv programının monolog metinlerinin yazıya dökülüp derlenmesiyle oluşturulmuş. Direkt kitap olması için yazdığı eserlerde dahi sıkça tekrara düştüğünü gördüğüm yazarın konuşma dilinden yazıya dökülmüş metinlerde de tekrara düşmesi kaçınılmazdı. Eser 2 ciltlik, ancak tekrara düşülmüş kısımlar kitaptan elense aslında bir cildinin yarısına bile ulaşmayacak muhtevası var. Eserin okunmasının önündeki en büyük engelin okuru sıkan bu tekrarlar. Bakiler hitabeti gayet güzel, hoşsohbet bir büyüğümüz olsa da yazılarında kendisini dinlerken aldığımız zevki vermiyor.
Dil konusunda yanlış bulduğu, düzeltmesini istediği şeyleri ifade ederken genelde kendi kulak zevkini referans gösteriyor.
Unuttuğumuz Türk dünyasına, dair gösterdiği hassasiyet ve anlattıklarıyla tam bir inanmış adam portresi gördüm. Bir kenara kaydedilebilecek çok orjinal anekdotları, tanıklıkları da var yazarın ama ah şu tekrarlar olmasa...