Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Cansu Özmen Tarafından Yapılan Yorumlar

12.03.2025

“Hayat, insanla beslenen bir çemberdir.”

Yazarın Butimar’dan sonra okuduğum ikinci kitabı. Bu kitap, beni hem hikâyesiyle hem de anlatım tarzıyla içine çeken, farklı bir deneyim yaşatan romanlardan biri oldu yine. Yazar sadece bir aşk hikâyesi anlatmakla kalmıyor, bizi 18.yüzyıl Osmanlı İstanbulu ile Hindistan Delhisi arasında dolaştıran, tarihle harmanlanmış bir dünyaya davet ediyor.

Romanın ana karakteri Bünyamin her şeyden uzaklaşarak Kars’ın bir köyüne yerleşiyor ve orada kendi hayatında önemli bir yeri olan Eylül’ü ve hikayesini yazmaya başlıyor. Komşusu Besti Nine ile tanışıyor burada ve evindeki o kilitli kapı sadece Bünyamin’e açılmakla kalmıyor bize de bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyor. Orada 266 yaşındaki Zencefil Nam Şekerbaz ve Gülbadem ile tanışıyoruz. Ve içinde masallar, hikayeler, rüyalar ve mitolojik göndermeler barındıran katmanlı bir büyülü gerçekçilik dünyasına dahil oluyoruz. Bu dünyaya dahil olmak için bence geç kalmayın, keyifli okumalar…
05.03.2025

“April ve kutup ayısının hikâyesi bitti mi?” diye merak edenler için kitabın devam hikayesi. Bu kez April artık eve dönmüş ama aklı hâlâ o ayıda. Onun güvende olup olmadığını, iyi beslenip beslenmediğini düşünüp duruyor. Zaten bir yerden sonra dayanamayıp tekrar harekete geçiyor. İşte burada yine macera başlıyor.

İlk kitapta daha çok dostluk ve keşif vardı, bu kitapta sorumluluk daha ön plana alınmış. April büyümüş, olaylara daha bilinçli bakıyor ama aynı zamanda hâlâ içindeki iyiliği ve cesareti koruyor. Bu kez sadece kutup ayısı için değil, doğa için de daha büyük bir mücadele veriyor.

“Bir kişi dünyayı değiştirebilir mi?” sorusuna cevap buluyoruz. April çevresindekilerden tepki alsa da gerçekten de bir insanın, hatta bir çocuğun bile hayatta fark yaratabileceğini gösteriyor bize.

İlk kitap gibi devam kitabı da çok etkileyiciydi.
05.03.2025

Kitap sıcacık bir hikâye! İklim krizi, yalnızlık, dostluk ve değişim gibi ağır konuları öyle güzel işliyor ki hem içimizi ısıtıyor hem de düşündürüyor.

April, babasıyla birlikte Norveç’teki uzak bir adaya gidiyor. Babası işine o kadar gömülmüş ki April yalnız başına doğayla, buzlarla, sessizlikle baş başa kalıyor. Derken orada, artık soyunun tükendiği düşünülen bir kutup ayısı ile karşılaşıyor. İşte asıl hikâye burada başlıyor. April ve bu muhteşem yaratık arasında öyle güçlü bir bağ kuruluyor ki okurken hayran kalıyorsun.

Ama işin üzücü tarafı şu: Kutup ayısı aslında çok zor durumda. Buzullar eridiği için yiyecek bulamıyor, zayıf düşmüş… İşte burada kitabın çevre bilinci ve iklim değişikliği mesajı devreye giriyor. April’in azmi, inadı ve kocaman yüreği sayesinde, hem onun hem de ayının hayatı değişiyor. Nasıl mı? Okuyun ve öğrenin. Keyifli okumalar :)
05.03.2025

12 yaşındaki Sora ve küçük kardeşi Youngsoo, Kore Savaşı’nın ortasında kalıyorlar. Güney Kore’ye kaçmaya çalışırlarken iki kardeş, yapayalnız bir şekilde hayatta kalma mücadelesi vermek zorunda kalıyor. Açlık, soğuk, korku… Ama en önemlisi, Sora’nın küçük kardeşine göz kulak olma sorumluluğu. Sora toplumun istediği “itaatkâr, sessiz” bir kız değil. O okumak istiyor, kendi hayatını kurmak istiyor ama kadınlardan beklenen roller yüzünden sürekli bastırılıyor. Bir yandan savaşın ortasında hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da bu kalıplarla savaşıyor. O yüzden kitap sadece savaşın acımasızlığını değil, kadın olmanın zorluklarını da anlatıyor.

Dili akıcı, olaylar sürükleyici. Özellikle kardeş ilişkisi ve fedakârlık kısmı insanın içini parçalıyor. Ama umut da var içinde, “her şey bitti” dediğin anlarda bile bir ışık yanıyor.

Kısacası, bu kitap insanın yüreğe oturuyor. Gözlerinizden yaşlar akmasına hazır olun.
05.03.2025

Bu kitap tam anlamıyla bir iç dökme hikâyesi. İki karakterin; biri erkek biri kadın, kendi defterlerine yazdıkları üzerinden anlatılan bir roman. Ama öyle bildiğimiz, dümdüz ilerleyen bir hikâye değil. Sayfaları çevirirken adeta iki farklı zihne giriyorsun, iki ayrı dünyaya misafir oluyorsun. Geçmişin izleri, pişmanlıklar, kaçırılmış fırsatlar ve yalnızlık hissi… Kitap boyunca bunların içinde dolanıyorsun adeta. Karakterlerle birlikte bir şeyleri sorgulamamızı sağlıyor yazar. Bir de o anlatım tekniği o kadar ilginç ki olayları iki farklı gözden görmek, gerçeğin ne olduğunu sorgulatıyor insana.

Ayfer Tunç’un dili sade ama derin. Fazla süslü cümleler yok, ama bazen bir cümle gelip tam kalbine oturuyor. Öyle ki, bazı yerlerde durup düşünme ihtiyacı hissediyorsun diğer kitaplarında da olduğu gibi..

Hayata, geçmişe ve insan ilişkilerine dair derin düşünmeyi seviyorsanız mutlaka okuyun.