Toplam yorum: 3.284.424
Bu ayki yorum: 5.930

E-Dergi

Ömer Faruk İnceler Tarafından Yapılan Yorumlar

Bir kitabın son sayfasını kapatıp bir süre öylece kalıyorsam, biliyorum ki içimde bir şeyler yerinden oynamıştır. Serenad tam da böyle bir etki bıraktı bende. Okudukça sadece karakterleri duymadım, tarihin de susturulmuş seslerini duydum. Bir aşkın kırıntılarında, bir milletin utancında, bir kadının iç çatışmalarını da duydum. Kurgu mu, gerçek mi diye sormadım bile, hissettirdikleri yeterince gerçekti. Serenad bir hikâye anlatmıyor, bir ağıt yakıyor. Ve ben, bu ağıta kulak vermekten kendimi alamadım. Müziğin, sevginin, kaybın ve tarihin aynı cümlede buluşabildiğini gösteren, kolay kolay akıldan silinmeyecek bir eser.

“Bir melodiydi: ne tam başladı, ne hiç bitti.”
İnsanın içindeki çocuk bazen susar, bazen de hiç ummadığın bir anda çığlık atar. Çantamdan Fil Çıktı, bu sesi duymak isteyenler için yazılmış sanki. Her oyun, sıradan bir günü bambaşka bir yerden görmemizi sağlıyor. Yazar, gülümsetirken düşündürüyor, kelimeleriyle sanki “bak, hayat böyle de olabilir” diyor. Hafif gibi görünen cümlelerin altında hayli tanıdık duygular var. Şaşırtıcı, samimi ve yer yer şahane absürt.
İnsanın kendi vicdanıyla hesaplaşması kadar sarsıcı çok az şey vardır. Suç ve Ceza, bunu tüm sertliğiyle içime işledi. Raskolnikov’un içsel çözülüşünü izlerken, suçun sadece bir eylem olmadığını; düşünceyle, pişmanlıkla, gururla ve çaresizlikle yoğrulmuş bir ağırlık olduğunu hissettim. Kendi adaletini yaratmaya çalışan bir insanın nasıl kendi içinde boğulduğunu, haklılık arzusunun nasıl bir yalnızlığa dönüştüğünü görmek ürperticiydi. Kitapta geçen her diyalog, okurun zihnine kazınmak üzere yazılmış gibi derin. Bu roman, insanın karanlık yanına tutulmuş bir ışık gibi; ne kadar kaçarsan kaç, kendinle yüzleşmeden geçemiyorsun. Okurken birkaç kez durup düşündüm: “İnsanı suçlu yapan nedir? Eylemi mi, niyeti mi, yoksa vicdanı mı?” Soruları çoğaltıyor ama her cevap, yeni bir sancı gibi içime oturdu. Bittiğinde elimde kitap değil, yorgun ama uyanmış bir ruh vardı.
İnsan bazen öyle bir susar ki, içindeki fırtınayı sağır bile duyar.
Aşkı basit bir duygu olmaktan çıkarıp insan varoluşunun derin bir boyutu olarak ele alıyor. Kitapta aşkın, kişiyi dönüştüren ve bilinç seviyesini yükselten bir deneyim olduğu vurgulanıyor. Bu dönüşüm, egonun küçülmesi ve ruhun genişlemesi anlamına geliyor ki bu düşünce bana çok güçlü ve anlamlı geldi. Ayrıca, aşkın benlik sınırlarını aşarak özgürlükle bağlılık arasında bir denge kurması, kitabın en etkileyici yönlerinden biri. Metafizik perspektiften bakıldığında aşk, evrensel bir yolculuk olarak hissediliyor. Bu eser ruhsal bir uyanışa davet ediyor.
Bihruz Bey karakteri, aslında sadece bir bireyi değil, o dönemde Batı’yı yüzeysel bir şekilde taklit eden koca bir gençliği temsil ediyor. Her şeyin dış görünüşten ibaret olduğu bir hayatın peşinden koşarken içinin ne kadar boş kaldığını fark edememesi oldukça düşündürücüydü. Periveş’e olan aşkıda gerçek bir sevgiden çok, kendi yarattığı hayalin peşinden gitmek gibiydi. Fransızca konuşmaya çalışmaları, abartılı kıyafetleri ve arabasıyla tam bir vitrin insanıydı. Ama vitrin ne kadar süslü olursa olsun, içinde bir şey yoksa o parıltı bir yere kadar gidiyor. Kitap, hem dönemin toplum yapısını eleştiriyor hem de hâlâ geçerli bir mesaj veriyor: Görünmek, olmak değildir.