Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Ömer Faruk İnceler Tarafından Yapılan Yorumlar

Zülfü Livaneli’nin kaleminde insan ruhunun karanlık dehlizlerinde gezinmek, bir polisiye kurgunun gerilimiyle psikolojik sorgulamaların derinliğini aynı sayfalarda görmek çok farklı bir deneyimdi. Ana karakter dışarıdan bakıldığında sakin, hatta sıradan bir figür gibi görünse de satır aralarında onun iç dünyasının fırtınalarını görüyorsunuz. Hayattan çekilmiş, dingin bir kabuğa sığınmış gibi duran bu adam, aslında kendi geçmişinin gölgeleriyle sessizce boğuşuyor. Onun hikayesi, beni hem merakla sürükledi hem de şu soru ile yüzleştirdi: Hakikat dediğimiz şey gerçekten tek midir, yoksa herkesin taşıdığı sırların gölgesinde değişip duran bir yanılsama mı?

Kitap boyunca örülen atmosfer, okuyanı güvenli bir zeminde tuttuğunu düşündürürken, finalde perde bir anda çekiliyor ve tahmin edilemeyen bir yüzleşmeyle kalakalıyorsunuz.

Bazen en derin sırlar, en sessiz insanların bakışında saklıdır; ve o bakış açığa çıktığında hakikatin bütün dengesi yıkılır.
Stoacının Günlüğü’nü okurken aslında bir kitabın sayfalarından çok, hayatın ortasına açılmış bir defteri karıştırıyor gibiydim. Stoacıların o soğukkanlı, yalın ve tok sesini, günümüzün karmaşasına tercüme edilmiş haliyle görmek iyi geldi. Her satırda insanın kendine dönmesi, dışarıdan gelecek fırtınalara karşı içten bir sağlamlık kurması gerektiği hatırlatılıyor. Kitap, büyük laflarla etkilemeye çalışmıyor. Aksine sade, sessiz ve derinliğiyle dikkat çekiyor. Okudukça fark ediyorsunuz ki mesele başımıza gelenler değil, onlara hangi gözle baktığımız. İnsanın zihnini disipline alıştırması kolay değil ancak bu satırlar, yolun haritasını önünüze koyuyor. Ne kadar kalabalığın içinde olursak olalım, insanın en büyük meydan okuması kendine karşı verdiği savaşta.

En zor yolculuk, insanın kendine attığı adımdır.
Babam Öldüğünde Ağlamadım’ın satırlarında, aile bağlarının, travmaların ve kırılmaların izini sürüyorsunuz. Kitap, okuru ağlatmak ya da acıya mahkum etmek için yazılmamış. Aksine suskunluğun, öfkenin ve yaşanan travmanın farklı yüzlerini gösteriyor. Yazar, olayları yalın bir dille aktarırken duyguların derinliğini gizlemiyor. Bir kaybın ardından herkesin ağlaması beklenir, ancak çocuk, babasının kendisine yaptığı istismarın yarattığı acıyla öyle bir noktaya gelmiş ki, gözyaşlarının yerini içe gömülmüş kırgınlıklar ve tamamlanmamış hesaplaşmalar alıyor. Bu, yasın tek bir biçimi olmadığını ve travmanın ağırlığının farklı şekillerde taşındığını gösteriyor.

Kötü anıların biçimi yoktur; sadece taşıma şekli vardır. Bu kitap, o sessiz ağırlığı hissettiren, kelimelerin yetmediği yerde duran bir eser.
Necip Fazıl’ın Çile kitabını okumak, aslında bir yolculuğun tam ortasında kendini bulmak gibi. Sayfalarda yalnızca şiir yok; insanın iç dünyasına, acılarına, sancılarına, arayışına dokunan bir ruh var. Kimi mısralarında derin bir karanlık, kimi mısralarında ise o karanlığa meydan okuyan bir ışık. Okurken, bazen kendi içimdeki sessiz çığlıkları, bazen de suskunluklarımı yakaladım. Kitap, düşünceye, inanca ve hayata karşı verilen bir hesaplaşma gibi. En çok da insanın kendiyle yüzleşmesini sağlıyor. Her dize sanki biraz daha derine çeken, biraz daha içine baktıran bir ayna. Çile, hissedilecek ve yaşanacak bir kitap. Şairin acısını kendi acına, duasını kendi duasına dönüştürüyor.

Çilenin özü, insana kendini buldurmasıdır.
Kağıt Ev’i okurken en çok zihnimde dönüp duran şey, kitapların insana verdiği huzurun, bazen nasıl büyük bir yük haline de gelebileceği oldu. Karakterin kütüphanesi, aslında bir bilgi ve hatıra mabedi gibi, ancak aynı zamanda onun yalnızlığının, takıntılarının ve kırılganlığının da aynası. Kitap sevgisinin bir noktadan sonra hayatın merkezini yutmasını görmek çarpıcıydı. Bana göre en vurucu tarafı, kitapların sadece bilgi değil, aynı zamanda bir kaçış ve hatta bir mahkûmiyet aracı olabileceğini göstermesiydi.