Toplam yorum: 3.284.424
Bu ayki yorum: 5.930

E-Dergi

Ömer Faruk İnceler Tarafından Yapılan Yorumlar

Olmayan Ülke bende kitap okumaktan çok bir rüyanın içinden geçmek gibiydi. Sanki varla yok arasında, zamanda asılı kalmış bir yerden geçmişim gibi. Ahmet Ümit , gerçek ile hayalin, yaşanmış ile düşlenmişin arasına ince bir perde çekiyor ve bizi o perdenin arkasına davet ediyor. Her sayfasında kimlik, aidiyet ve yer duygusu yeniden sorgulanıyor. Ülke dediğimiz şeyin yalnızca fiziki bir sınırdan ibaret olmadığını, bazen de içimizde kurduğumuz ya da yitirdiğimiz bir hayal olduğunu usulca hatırlatıyor. Sessiz ama derin, yalın ama sarsıcı bir anlatım var. Kitap bitiyor ama güzel bir etki bırakıyor insanda.

Bazen en çok, hiç var olmamış bir yeri özlersin.
Rezonans Kanunu, evrene gönderdiğimiz düşünce ve hislerin hayatımıza nasıl yansıdığını anlatan bir kitap. Fikir olarak ilgi çekici, bazı bölümler insanı düşünmeye sevk ediyor. Özellikle niyetin gücü üzerine söyledikleri düşündürücü. Ancak dilinin bir miktar tekrar ettiğini düşündüğüm için kitabın derinliklerine inebildiğimi düşünmüyorum. Kişisel gelişim yolculuğunda farkındalık oluşturmak isteyenler için yumuşak bir başlangıç olabilir. Bende büyük izler bırakmasa da bakış açısı ve farkındalık kazandırdı.
Hayatın kıyısında yaşanan, adı bile konmayan duyguları anlatıyor Günübirlik Hayatlar. Her biri bir başka kırgınlık, bir başka eksiklik. Sanki sokakta yürürken fark etmeden yanından geçtiğim insanlara dönüp ilk kez gerçekten bakmışım gibi hissettirdi. Dilindeki sadelik, karakterlerin iç dünyasına derinlik katmış. En çok da sessizce içimize işleyen o sıradanlık duygusu etkiledi beni. Bazen en gürültülü şey, kimsenin duymadığı bir iç çekiştir. Bence Günübirlik Hayatlar, hayatın içinde gözümüzden kaçan kırık dökük parçaları görünür kılarak insanın içinde ince bir sızı bırakıyor.

''Bazen bir başkasının acısı, seninkini sessizce uyandırır.''
Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt romanı, sadece bir esir kızın hikâyesi gibi görünse de, insanlık onurunun ayaklar altına alındığı bir dönemin aynası aslında. Dilber’in küçük yaşta satılması, gördüğü muameleler ve aşkı uğruna yaşadığı acılar insanın içine işliyor. Onun dramında bireysel ve toplumsal bir çöküş hissediliyor. Esaret, onun küçücük omuzlarına büyük bir yük gibi binmiş, ne bir çocuk gibi gülebilmiş, ne de bir insan gibi ağlayabilmiş. Bu eserde, yıllarca susturulan çığlıklar var. Yazar, roman boyunca güçlü bir toplumsal eleştiri sunarken duyguyu da eksik bırakmamış. Finaliyle sarsan, vicdanı zorlayan bir eser. Bittiğinde geriye sadece içimizde ince ince sızlayan bir yara kalıyor.

''Bir esirin hikayesi sona erdiğinde, asıl hesap özgür olanların vicdanında başlar.''
Kitabı okurken kendimi George’un sabrında, Lennie’nin masumluğunda, kurulan hayallerin kırılganlığında bir türlü dışarı çıkamadığım bir döngünün içinde buldum. Dostluk gerçekten böyle mi olmalı? Sorumlulukla sevgi arasında gidip gelen bir bağda insan kendi yerini nasıl korur? Lennie’nin çocuk ruhuna sarılan o dev beden, yaşamın acımasızlığına karşı ne kadar dayanabilir? Her hayal kırıklığında bir taş düşüyor insanın içine, bazen küçük bazen koca bir kaya. Güçlü olanın koruyucu mu yoksa karar verici mi olduğunu sorgulatan bir hikâye bu.Sorular dönüp dolaşıp insanın kendi vicdanına dokunuyor. George’un sevgisiyle yükümlülüğü birbirine karışıyor. Kimi koruduğu, neden katlandığı belirsizleşiyor. Bazen dostluk, fedakârlıktan çok alışkanlıkla örülmüş bir çaresizlik gibi. Cevaplar net değil ama düşündürdükleri fazlasıyla gerçek. Belki de sorulması gereken asıl soru şu; İnsan, birlikte kurduğu hayali yalnız başına gömmek zorunda kalır mı?