Toplam yorum: 3.284.424
Bu ayki yorum: 5.930

E-Dergi

Ömer Faruk İnceler Tarafından Yapılan Yorumlar

Dervişin Teselli Koleksiyonu bende insanın yarasına parmak basan ama acıyı büyütmeyen bir eser hissi bıraktı. Teselli burada pamukla sarılmış cümleler şeklinde sunulmuyor, aksine düşünmeye zorlayan, insanı kendi iç muhasebesiyle baş başa bırakan bir alan açıyor. Kitap ilerledikçe tasavvufi satırların dingin diliyle felsefi sorgulamanın yan yana durabilmesi bana çok güçlü geldi. Çünkü hayatın karmaşası da zaten bu iki alanın kesiştiği yerde başlıyor. Yazar, insanı kendi sınırlarıyla yüzleştirirken bunu sertlikten uzak bir sakinlikle yapıyor. Yaratıcıyla kurulan ya da kurulması gereken bağı buyurgan bir dille aktarmadığı için kitap sessiz, doğal ve neredeyse fark ettirmeden ilerliyor. Bu yaklaşım bende samimiyet duygusu uyandırdı. Kitabı bitirdiğimde elimde hazır cevaplar yoktu belki, ama içimde daha derli toplu bir yön duygusu oluştu. Bu da eserin asıl etkisinin sayfalar kapandıktan sonra başladığını hissettirdi.

Teselli, yarayı örtmekten çok ona kiminle bakacağını hissedebilmektir.
Edgü'nün şiiri bir yara gibi kullandığı ilk şiir kitabı.Yine kendine has üslubu ile sessizliğin içini oyup, bizi düşünceler ile baş başa bırakmayı başarmış.

Kitabın Semiha Hanım'ın desenleriyle birlikte düşünülmesi şart. Bu resimler şiirin karanlığını cesaretle genişletiyor. Şiirle çizgi arasında kurulan ilişki, bir uyumdan çok bir gerilim gibi. Ve bence bu yüzden çok güçlü bir birliktelik olmuş.

Bence kitabın en çarpıcı yanlarından biri, Ferit Edgü'nün Semiha Berksoy'a gösterdiği bu sessiz saygı. Resimleri düzeltme, yumuşatma ya da okura uygun hale getirme ihtiyacı duymaması, aksine olduğu gibi, yargılamadan kabul etmesi sanata duyduğu gerçek güveni gösteriyor. Belki de kitabın bu kadar sahici olmasının nedeni budur: Müdahale edilmemiş bir duygu, filtrelenmemiş bir ifade.

İki ayrı ifade biçimi birbirini düzeltmeden yan yana durabiliyorsa, orada saygı vardır.
Patasana, geçmişten bugüne bırakılmış parçalı bir itiraf dosyası. Ahmet Ümit, bu kitapta bizi bir hikayeye davet etmiyor, bizi, zamanın iki ucuna yerleştirilmiş tanıklıkların arasına bırakıyor. Hititli yazman Patasana’nın tabletleriyle günümüz kazısında yaşananlar yan yana geldikçe binlerce yılın insanı nasıl aynı gölgede buluşturduğunu görüyorsunuz. Patasana’nın iç hesaplaşmalarıyla bugünün karakterleri arasındaki benzerlik, beni rahatsız eden bir süreklilik duygusu yarattı. Burada yazmak yalnızca anlatmak anlamına gelmiyor, saklamak, yönlendirmek ve yük taşımak anlamına geliyor.
Ahmet Ümit’in arkeolojiyi kullanma biçimi özellikle dikkat çekici. Kazı alanı bir arka plan olarak durmuyor aslında. İnsanın kendi karanlığına inme çabasının simgesine dönüşüyor. Toprak altından çıkan her parça, karakterlerin iç dünyasında açılan bir boşluğa karşılık geliyor.
Tabletler kırılır, insanlar susar ama suç her çağda aynı dili konuşur.
Şık’ı okurken sık sık güldüm ama bu gülüş hiç hayra alamet değildi. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şöhret Bey’i anlatıyor gibi yapıp aslında insanın kendini inkar etme halini didikliyor. Batılılaşma hevesi, yanlış kullanılan kelimeler, gösteriş merakı… Bunlar komik olduğu kadar acı. Çünkü Şöhret Bey bana bir tipten çok bir hâl gibi geldi. Ne olduğundan ziyade neye benzemek istediğiyle yaşayan insan hâli.
Romanın dili rahat,sokakla temas halinde.Mizah var ama cilalı değil.Bence bu yüzden sahici.
Bir de şunu bilerek okumak kitabı başka bir yere taşıyor: Şık, yazarın ilk adımı.Daha yolun başında, ancak tereddütsüz. Üstelik Ahmet Mithat’ın sahip çıkmasıyla yayımlanmış bu metin biraz da biri fark etsin cesaretiyle var olmuş.
Özetle, kitabın bana kazandırdığı düşünce şu oldu: mesele yanlış batılılaşma falan değil sadece.Mesele, insanın kendisiyle kuramadığı bağ.Şık, o kopukluğu gülerek anlatıyor ama gülüş uzun sürmüyor.Çünkü tanıdık. Fazlasıyla.
Zaman değişiyor ama “şık”lar pek değişmiyor.
Vicdanla yazılmış bir hayat.. Mustafa Bey’in yaptığı şey sadece kitap taşımak değildi. O, bilgiyle insan arasındaki mesafeyi kapatmayı dert edinmiş bir adamdı. Eşeğiyle köy köy dolaşırken sırtında taşıdığı yük umuttu, inançtı, okumak herkesin hakkıdır cümlesinin ispatıydı. Bugün bile birçok insanın cesaret edemeyeceği bir fedakârlığı hiçbir alkış beklemeden yapmış olması beni çok etkiledi.

En çok da hikâyenin sonu canımı yaktı. Onca emeğin ardından gelen talihsiz emeklilik, beni ciddi manada kırdı. İnsan ister istemez soruyor, Bu kadarcık mıydı karşılığı? Mustafa Bey’in azmi, bir sistemin soğuk duvarlarına çarpıp kenara mı bırakılmalıydı? Kitabı bittiğinde hayranlıkla birlikte bir burukluk da kaldı içimde. Çünkü bazen en büyük hizmetler en sessiz insanların omuzlarında yükseliyor ve ne yazık ki en az onlar hatırlanıyor. İşin sonunda Eşekli Kütüphaneci vicdanın, umudun ve emeğin gerçek hali olarak bende çoktan yerini aldı.

İnsanı yoran yük değil, görülmeyen emektir.