Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
aygn.elif Tarafından Yapılan Yorumlar
“İntihar Dükkanı beş kişilik bir aileyi anlatıyor: En küçükleri Alan, diğerleri Ludovic, Mishima, Marilyn ve Vincent. Toplam 133 sayfalık kısa ama yoğun bir kitap. Asıl mesajın son üç sayfada gizlendiğini düşünüyorum. Aşırı beğendim diyemem; belki de farklı bir gözle baktığım için başkaları kadar etkilemedi beni. Biraz da okumuş olmak için okumuş oldum. Ama bana bıraktığı en önemli şey şu oldu: Yaşamın değerini çoğu zaman onu kaybettiğimizde anlıyoruz. Yazar, karanlığın tam ortasında bile hayatın kıymetini hissettirebiliyor.”
⸻
Tatile giderken “tam tatillik bir kitap” diye almıştım, gerçekten de öyle oldu. Bir tatil kitapları listesi hazırlasam, Benden Ne Olur listenin en başında olurdu.
Edebi yönü çok güçlü değil belki ama keyifli, samimi ve dinlendirici bir okuma sundu. Gülümseten, düşündüren, yer yer “ben de böyleyim” dedirten satırlarıyla bana eşlik etti. Kitaptan birkaç alıntı özellikle aklımda kaldı, çünkü hayatın özüne dair bir şey söylüyor gibiydi: Mutluluk çoğu zaman küçük anlarda gizli. Hepimiz “benden ne olur?” sorusunun peşinde koşuyoruz. Belki de hayat dediğimiz şey, bu arayışın ta kendisi… Bizden beklenen de bu arayış içinde kalbimizi, etik değerlerimizi ve insanlığımızı koruyabilmek.
Tarık Tufan bunu nasıl başarıyor bilmiyorum ama her kitabının son sayfasını kapattığımda, uzun uzun uzaklara bakarken buluyorum kendimi. İçimden hep aynı cümle geçiyor: “Ben ne okudum ya…” Daha ilk sayfadan itibaren, yaptığı her betimleme öylesine derin, öylesine bizden ki… Her kelimesi içime işliyor. Tarık Tufan, yalnızca hikâye anlatmıyor; bizim hikâyemizi, bizim suskunluğumuzu, bizim yaralarımızı dillendiriyor.
Şanzelize Düğün Salonu da böyle bir roman. Kimi üzüleceğini bilemiyorsun. Rüstem mi daha yaralı, Tufan mı daha yalnız? Eda mı daha kırık, Nurhsan mı daha eksik? Her biri içimde ayrı bir iz bıraktı. Her biri ayrı bir yas, ayrı bir susuş gibi. Tarık Tufan, kelimeleriyle sadece bir roman değil, bize içimizi bırakıyor.
Bize böyle bir roman emanet ettiğin için teşekkürler, Tarık Tufan.
Cihan Çetinkaya’nın kaleminden çıkan Suskunlar Meclisi, polisiye türüne ait görünse de, aslında o sınırları fazlasıyla aşan, çok katmanlı bir roman. Kitap Sultanahmet’te işlenen gizemli bir cinayetle başlıyor ve olaylar ilerledikçe sadece bir dedektiflik hikâyesi değil, daha derin bir yolculuk başlıyor.
Ana karakterimiz Eşref Kalender’in peşine takıldığımda, ilk başta sadece bir cinayetin peşindeymişiz gibi hissettim. Ama her sayfada karşıma çıkan semboller, ezoterik detaylar ve mitolojik göndermeler beni bambaşka yerlere götürdü. Olaylar ilerledikçe sanki yalnızca Eşref değil, ben de çözülmesi gereken gizemlerin tam ortasındaydım.
Kalem olarak Çetinkaya’nın tarzı beni gerçekten etkiledi. Özellikle anlatımındaki şiirsel dil, kitaba bambaşka bir ruh katmış. Zaman zaman bir roman değil de, derinlikli bir şiir okuyormuşum gibi hissettim. İstanbul’un dokusu, karanlık örgütler, güç ve hakikat üzerine yapılan sorgulamalar çok güzel harmanlanmış.
Mustafa Mestur’un Aşk ve Başka Şeyler adlı romanı, Fars edebiyatının sade ama çarpıcı örneklerinden biri. Romanı elime aldığımda sade bir aşk hikâyesiyle karşılaşacağımı sanmıştım; ancak sayfalar ilerledikçe aşkın yalnızca bir başlangıç olduğunu, asıl meselenin insanın iç dünyası, kırıklıkları ve hayatta tutunma çabası olduğunu fark ettim.
Roman, baş karakterimiz Hâni Yâdigârî’nin ağzından anlatılıyor. Bu içten anlatım, okuyucuyu bir anda romanın içine çekiyor. Hâni’nin duyguları, düşünceleri, tereddütleri öylesine sade bir şekilde aktarılıyor ki onun yaşadıklarını kendi içinizde yankılanırken buluyorsunuz. Roman sadece 130 sayfa; ama bu kısa hacmin içine sığdırılan duygular ve sorgulamalar oldukça derin.
Beni en çok etkileyen cümle ise arka kapakta yer alıyordu:
“Acaba aşk her şeye yeter mi, yoksa onu yok oluşun önünden almak için başka şeyler de mi gerekir?”