1875-1961 Yılları arasında meydana gelen, devrin sosyal ve siyasi olaylarının ayrıntılı bir şekilde anlatıldığı eser, okuyucuyu adeta bir bilgi bombardımanına tutuyor. Bu bilgilerin ise ne kadarının doğru ne kadarının yanlış olduğu tartışılır. Yazarın ifadelerine göre Türkiye, mason ve sabetayist insanlar tarafından adeta bir örümcek ağı gibi kuşatılmış durumda. Ayrıca bu kişiler devletin üst kademelerinde görev yapıyorlar. Fakat yazar bu iddialarını örnekler vererek güçlendirmeye çalışırken, bazı bölümlerde ne yazık ki çelişkiye düşüyor. Bunun yanında kitapta hiç de inandırıcı olmayan olaylar vuku buluyor.
Mesela 109.sayfada aynen şöyle bir ifade geçiyor: “Okuması yazması olmayan, sertliği ve okullu subaylardan nefret etmesiyle tanınan Şemsi Paşa’nın Makedonya’da oluk gibi kan akıtacağını tahmin etmek zor değildi” Bir sayfa sonra ise şu ifadelere rastlıyoruz: “Teğmen Atıf yanına yaklaşıp selamı çaktı. Komutanım acil mektup var deyip zarfı uzattı. Paşa zarfı açarken madalyalarla dolu göğsüne iki kurşun yedi. Kendine güvendiği için yanında fazla koruma bulundurmayan Müşir Şemsi Paşa merdivenlere yığıldı”. Burada öncelikle 109. sayfada, bahsi geçen Şemsi Paşa’nın okuma yazması olmadığı ifade ediliyor. Daha sonra ise, 110. sayfada Şemsi Paşa, nasıl oluyorsa okuma yazması olmadığı halde, kendisine uzatılan zarfı okumak için açıyor ve elim suikast vakası bu anda gerçekleşiyor. Görüldüğü gibi iki sayfa arasında bariz bir çelişki göze çarpıyor. Şemsi Paşa okuma yazma biliyor mu, bilmiyor mu? Bu tür hatalar ne yazık ki yazarın ve kitabın inandırıcılığını en az seviyeye indirgiyor.
Bir diğer hadise kitabın 131. sayfasında ve ifade aynen şöyle: “Ayasofyaya doğru yola çıkan gerici monarşistler, karşılaştıkları askerlere alaylı mı, mektepli mi olduklarını soruyordu. Mektepliyiz cevabını verenleri öldürmekten kaçınmıyorlardı. Her öldürdükleri Harbiyeli subayın ardından mektepli zabit istemeyiz, alaylı zabit isteriz!! Diye slogan atıyorlardı”. Anlaşılacağı gibi gerici monarşistler önlerine gelene soru soruyorlar ve istedikleri cevabı alamadıklarında onları öldürüyorlar. İyi de birinin, istedikleri cevap verilmediğinden dolayı gericiler tarafından öldürüldüğünü gören bir subay, tüm bunlara rağmen bile bile mi ölüme gidiyor. Öldürüleceğini bildiği halde ben alaylı değil mektepliyim mi? diyor. Yazarın burada olayları biraz abarttığı söylenebilir. Bu hadise bir romandan alınsaydı pek de göze çarpmazdı aslında. Ama eser bir araştırma niteliği taşıyor ve bu üslup ister istemez okuyucunun dikkatini çekiyor. Burada yazarın tezi hiçte inandırıcı değil. Fakat yazar, birkaç paragraf sonra meydana gelen bir olayı, kendi adına hiç te inandırıcı bulmuyor. Paragraf aynen şöyle: “Lazkiye Mebusu Emin Arslan Bey de İttihatçıların yayın organı Tanin gazetesinin başyazarı ve İstanbul milletvekili Hüseyin Cahit (Yalçın) zannedilerek öldürülmüştü”. Yazar bu olayı inandırıcı bulmuyor. Ama bana göre, gericilerin her önüne gelene soru sorup istedikleri cevabı vermeyenleri öldürmeleri ne kadar inandırıcıysa bu olayda en az o kadar inandırıcı. Bu tip çelişkiler aslında kitabın birçok yerinde var. Bu da yazarın bazı olaylara objektif olarak yaklaşmadığı tezini ortaya çıkarıyor.
Yazarın objektif yaklaşmadığı bir diğer nokta da Abdülhamit konusu. Gerçekten yazar, kendi dünya görüşünden olsa gerek, Abdülhamit hakkında asılsız iddialar da bulunuyor.Ülkenin bütünlüğünün korunması ve bu toprakların elimizden çıkmaması için insanüstü bir dirayet ve irade göstermiştir Abdülhamit. Burada önemli olan, tarihi değerlendirenlerin, söz konusu kişileri karalamadan ilgili zaman içine yerleştirmesi ve o günü adeta yaşayarak son tahlile varmasıdır. Fakat görülüyor ki yazar, dünya görüşünden bir türlü sıyrılamamış bu nedenle de tarihi olaylara objektif yaklaşamamıştır.
Kitapta beni rahatsız eden bir diğer unsur; dipnotlar ve isimler. Kitapta yüzlerce isim var ve okuyucunun bunları aklında tutması olanaksız. Zaten çoğu isimde kanaatimce gereksiz. Ayrıca hemen hemen bütün dipnotlarda bahsi geçen isimlerin yedi sülalesine kadar gidiliyor. Şu şununla, şu da şunla evli, şunlar şuradan akraba. Bunları okuyanların kafalarının karışmaması mümkün değil. Çoğu dipnot gerçektende gereksiz yere yazılmış bence.
Yazarın kitap boyunca kuşkulu bir tavırla insanların kafalarını karıştırdığı da söylenebilir. Aslında kafa karışıklığı iyidir. İnsanın daha kolay öğrenmesini sağlar fakat kitapta böyle değil. Mesela 371. sayfada “Sevinç, Sevin ve Sevim” diye bir başlık var. Yazar bu adlar arasında bir ilişki arıyor ve Sabetay Sevi ismiyle bunları özdeşleştiriyor. Yani yazara göre bu isimler Sevi kökünden türemişler ve bu isme sahip olanlar Sabetaycılar. İyi de benim annemin adı da Sevim. O da mı Sabetaycı diye kuşkulanmadım değil doğrusu!!!
Tüm bunlara rağmen kitapta olumlu bir nokta yok mu? diyeceksiniz. Elbette ki var. Kitapta öncelikle devrin ileri gelen simaları hakkında detaylı bir bilgiye sahip olmanız mümkün. Bunun yanında Sabetaycılar ve Masonlar hakkında da az da olsa bir kanaate varabilirsiniz. Ayrıca kitapta -kendi adıma-, yeni ve önemli bilgiler de mevcut . Mesela şu mezarlıklar meselesi. Kimlerin hangi mezarlara gömüldükleri meselesi gerçektende çok ilginç. Ayrıca Atatürk’ün Sultan Vahdettin’in kızını iki defa istemesi de benim için yeni ve önemli bir bilgi. Atatürk’ün saraya damat olmak istemesinin nedenleri üzerinde düşünülmeli bence.
Sonuç olarak kitap gerçekten de bir bilgi deryası. Fakat bu bilgilerin -yukarıda saymış olduğum ve daha fazlasını yazmadığım sebeplerden dolayı- ne kadarının doğru ne kadarının yanlış olduğunu söylemek mümkün değil. Sadece bu kitaba bakarak bahsi geçen isimler ve olaylar hakkında bir fikir edinemeyeceğimizi düşünüyorum. Herkese iyi okumalar…