Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570

E-Dergi

zulcenahayn Tarafından Yapılan Yorumlar

24.12.2006

Kitap, 1908 - 1918 yılları arasını kapsıyor. Bu dönemde, Doğu illerindeki Ermeni olayları ve Kürtlerin durumu, kitabın başlıca konusu.

Kitaptan birkaç alıntı yapmak istiyorum :

“İttihat ve Terakkî Fırkası, bölgede Kürtlere büyük önem vermekteydi. Çünkü Rusya ve İngiltere’nin Kürtlerle ilgili planları bulunmakta idi. Kaderlerini Türklerle birleştirmiş olan bu Müslüman unsurun koparılması, her şeyin sonu olabilirdi.” [Sayfa 366]
Yine, “İttihat ve Terakkî Fırkası’nın Kürtlere bakışı; Ermeni, Arnavut, Arap gibi azınlıklara bakışıyla aynı değildi. Çünkü İttihat ve Terakki, Kürtleri, büyük Türk ailesinin bir kolu olarak görmüş, bu yüzden de onları azınlık değil, Osmanlı ülkesinin birinci sınıf vatandaşı ve sahibi olarak kabul etmişti.” [Sayfa 164]
Yine; “Vilayet-i Şarkiyye’de yaşayan Ermeni, Asuri, Süryani, Nasturi gibi etnik unsurların gayrimüslim ve kendi kavimlerine izafeten isimlendirilmesinde bir sıkıntı olmamasına rağmen, Müslümanlar arasında etnik ayrım kabul edilmediğinden, isimleri zikr edilmemiştir. Bunlar ise Türkler, Araplar, Kürtler, Lazlar, Çerkezler vs’dir.” [Sayfa 154]

Bu örneklerden de anlaşılıyor ki, Osmanlı Devletinin Kürt sorunu diye bir meselesi yoktu. Çünkü, Türk sorunu yoktu.

Ayrıca, “Halifeliğin Kürtler için çok büyük bir önemi vardı ve Müslümanlar ile hıristiyanlar arasındaki artan çelişkiler, halife padişaha karşı varolan bağlılık duygularını daha da güçlendirmiştir.” [Sayfa 160]
Kürt grupları padişah iradesine bağlı ve padişah meşrûiyetini hiçbir zaman tartışma konusu dahi yapmamışlardır.” [Sayfa 160]
Bu arada, “Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Hükümeti’nin yayınladığı Cihat Fetvası Kürtlerin üzerinde etkili olmuş, en azından hükümetin yanında yer almaları hususunda beklenen etkiyi vermişti. Özellikle aşiretlerin bu çağrıyı Müslüman-Hıristiyan savaşı olarak algılamış olmaları, onların gayri nizami güçlerinden yararlanılmasına sebebiyet vermiştir.” [Sayfa 163]

Peki, Türkler ve Kürtler uyum içinde yaşayıp gidiyorken, nasıl oldu da birden bire ‘ayrılık rüzgarları’ esmeye başladı? “İngiltere’nin Kürt Politikası” bölümüne bakınca, bu sorunun cevabını bulmakta güçlük çekmiyoruz.

“Uluslararası boyutta bir Kürt Meselesi çıkarma gayretleri, daha çok İngiliz ve Rus politikalarıyla örtüşmekteydi. Bunun için de özel eğitimli İngiliz ajanları Kürt toplulukları içine girerek onları kazanmak için çalışmışlardır.” [Sayfa 166]
İngiltere’nin amacı, tıpkı Ermeni Meselesi gibi suni bir Kürt Meselesi yaratarak, Osmanlı devletini yok etmekti.” [Sayfa 165]
“İngiltere, Kürt meselesinde uzmanlaşmış elemanlarını Anadolu’ya göndermiş ve bunlardan sürekli raporlar istenmiştir. Mesela bir rapordaki şu ifade dikkat çekicidir: ‘Hükümetimizin niyeti Türkleri ne olursa olsun zayıf duruma düşürmek ise, Kürtleri onlardan ayırmak hiç de fena bir fikir değildir. Bu da mümkündür.” [Sayfa 167]

“İngiltere, Kürt meselesinde uzmanlaşmış elemanlarını Anadolu’ya göndermiş ve bunlardan sürekli raporlar istenmiştir. Mesela bir rapordaki şu ifade dikkat çekicidir: ‘Hükümetimizin niyeti Türkleri ne olursa olsun zayıf duruma düşürmek ise, Kürtleri onlardan ayırmak hiç de fena bir fikir değildir. Bu da mümkündür.” [Sayfa 167]

“İngiltere, Kürt meselesinde uzmanlaşmış elemanlarını Anadolu’ya göndermiş ve bunlardan sürekli raporlar istenmiştir. Mesela bir rapordaki şu ifade dikkat çekicidir: ‘Hükümetimizin niyeti Türkleri ne olursa olsun zayıf duruma düşürmek ise, Kürtleri onlardan ayırmak hiç de fena bir fikir değildir. Bu da mümkündür.” [Sayfa 167]

“İngiltere, Kürt meselesinde uzmanlaşmış elemanlarını Anadolu’ya göndermiş ve bunlardan sürekli raporlar istenmiştir. Mesela bir rapordaki şu ifade dikkat çekicidir: ‘Hükümetimizin niyeti Türkleri ne olursa olsun zayıf duruma düşürmek ise, Kürtleri onlardan ayırmak hiç de fena bir fikir değildir. Bu da mümkündür.” [Sayfa 167]

Buraya kadar yazdıklarımız, daha doğrusu yorumsuz olarak kitaptan aldıklarımız nasıl bir oyunun tezgahlandığını gösteriyor. Tabii aynı oyun Ermeniler için de tezgaha konuldu. Artık çok iyi biliyoruz ki, Ermenilerin başka yerlere iskan edilmesinin sorumlusu, Osmanlı Devleti değil, Amerika ve Rusya’dır.

“Özellikle Ermenilerin bölücü ve ayrılıkçı istekleri, büyük problemler yaşanacağının ilk işaretleriydi. Bu dönemde Ermeniler, Rus ajanlarının tahriki ve Amerikalı misyonerlerin verdiği demokrasi içerikli bilgilerle bağımsızlık istemekteydiler.” [Sayfa 133]
Küçük kasabalar ve kimsenin ayak basmadığı vilayetlerde bile Amerikan misyonerlerinin yoğun bir şekilde bulunduğu görülüyordu. Amerika, Ermenileri kendine hedef olarak seçmiş, onlar arasında faaliyet göstermeyi tercih etmiştir.” [Sayfa 131]

ABD, bugün, demokrasi ve insan hakları bahanesi ile nasıl Irak’ı işgal etmişse, o yıllarda da, yine aynı bahanelerle Ermenileri ayaklandırmıştır.

24.12.2006

Şiir Defteri ismini taşıyan yıllık, bugüne kadar yapılmış en kapsamlı, en ciddi, en namuslu çalışma. Neredeyse bütün edebiyat dergileri tek tek taranmış, kayda değer şiirler ve şairler bir kenara ayrılmış. Ve bu şiirler, dört kişiden [Ayten Mutlu, Müslim Çelik, Oğuz Özdem, Serdar Koçak] oluşan seçici kurulun beğenisine sunulmuş.

Şiir Defteri, son çeyrek yüzyılı kapsıyor.

Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu editörlüğündeki bu büyük çalışma sonucunda, ortaya 334 sayfalık bir eser çıkmış: Şairler, şiirler, dergiler, kitaplar, edebiyat ortamı ve şiire dair kıymetli bilgiler...

Şiirle akrabalığı olan herkesin, Şiir Defteri’ni mutlaka edinmesi, okuması gerekiyor. Özellikle, şiire yeni başlayan ya da başlamayı düşünen şair adayları. Çünkü bu kitap, Türk şiirinin yol haritasını çıkarıyor...
24.12.2006

Kitabı okuyup bitirdiğim zaman, Türk edebiyatı adına sevindim, Türk edebiyatçıları adına üzüldüm. Çünkü Menteş, bu romanı yazmakla, çıtayı bir hayli yükseltmiş oldu.
Romanın son sayfası da bittiğinde, kendimi, tufandan sağ kurtulmuş gibi hissettim. Kanımca, Nuh Tufan isimli şahsiyetin romanın kahramanı olması boşuna değil.

Murat Menteş, romanında; iş makinesine, mutfak robotuna, tüketim canavarına dönüşen insanların, yani modern çağın eleştirisini yapıyor. Romanda geçen “Hedefe ulaşan, her şeyi ıskalamıştır! Çok paraya sahip olanların o acayip huzursuzlukları bundan” cümleleri, bu eleştirinin bir parçası. Fakat bu eleştiriyi öylesine ustalıkla yapıyor ki, ancak iş işten geçtikten sonra meselenin farkına varabiliyorsunuz.

Bir arkadaşıma “nasılsın, iyi misin” diye sormuştum. Verdiği cevap, tüylerimi diken diken etmişti: “Canavar gibiyim!” Sözünü ettiğim eleştiri, öncelikle böyle insanlar için...

Aslen şair olan Menteş, romanın her sahfasında, şansını bir hayli zorlamış. İyi de yapmış. Kitabın kimi yerlerine ‘belgesel havası’ hakim olsa da, bu hava, okuyucuyu sıkacak, tempoyu düşürecek türden değil. Hatta, böyle bir seçeneğin, kitabın besin değerini yükselttiğini bile söyleyebilirim.

Romanı benim gözümde özel yapan etkenlerden biri de, adeta özlü sözler panayırına benziyor olması. Öyle ki, onca direnmeme rağmen, birçok cümlenin altını çizmek zorunda kaldım. İşte bir kaç örnek:
“Gerçek acı, insanı yapay sevinçten daha çok canlandırır.”
“Arkadaşınız ne kadar zenginse, size o kadar pahalıya malolur.”
“Kayıtsız şartsız merhamet, ne kadar besleyici, doyurucu bir gıdaymış meğer.”
“Bir sözün doğruluğu ile inandırıcılığı arasında hiçbir bağ yoktur.”
“Daha çok düşünüp daha yavaş hareket etmek gerekir. Terbiyenin ilk şartı budur.”
“Keder, insanı erdemli kılar.”

Tek kelimeyle söylersek; bilgece!

Her fırsatta, şairlerin, eğer isterlerse iyi roman yazabileceklerini iddia eden biriyim. Nitekim, Dublörün Dilemması, bu iddiamı doğruladı. Keskin zekasını ve yeteneğini, şairliği ile birleştiren Menteş, neredeyse her sayfada/olayda, okuyucuyu ters köşeye yatırıyor. Siz, ‘sonu şöyle biter’ diye tahmin ederken, sonu ‘böyle’ bile bitmiyor. Okumuş olduğum birçok roman, benim için sıkıcı bir otobüs yolculuğuna dönüşmüşken; bu romanda yollar ve zaman, su olup aktı.

Ve romanın kahramanları...

Bir numaralı kahraman Nuh Tufan, her şeyden önce, albino olmasıyla dikkat çekiyor. Yetimdir. Ve yazarın anlatımıyla; “Yetimlik zaman aşımına uğramaz, haddizatında yetim olmayanlar da yetimliğe doğru seyreder. Yani, kimsesizlik, kimsenin tekelinde değildir.” Tufan’ın bir özelliği de “kimseye güvenmediği halde, herkesin güvenini kazanmış” biri olmasıdır.

Bir diğer kahramanımız İbrahim Kurban. Kurban’ı da yazarın şu cümlesiyle özetlemek mümkün: “Kimilerinin hayatı öylesine monotondur ki, insan, dünyaya ilk kez geldiklerine inanamaz.” Tabii Kurban’ın Tufan’la tanıştığı gün, işin rengi değişir...

Ve bir kekeme olan Ferruh Ferman! Başı belada olan Ferman’ı uzun uzadıya anlatmanın imkanı yok. En iyisi, yazarın şu cümlesini kılavuz edinmek: “Durum biraz ciddileşince, insanın gözüne herkes şüpheli şahıs gibi görünür.” Ve herkesi şüpheli şahıs olarak gören biri de ancak Ferruh Ferman gibi olabilir.

Rıza Silahlıpoda’yı da unutmayalım. Kendisi, romanın kötü adamı oluyor. Hatta, bu romanın yazılma nedenlerinden biri de o! Silahlıpoda için, sadece şu sözü söylemek bile yeterli olacaktır: “Kötü adamların cehaleti sayesinde, acaba kaç kişinin ömrü uzamıştır?”

Tabii, bütün bunların ne anlama geldiğini öğrenmek için mutlaka kitabı okumanız gerekiyor.
24.12.2006

Bu kitapta, yani saçmalıklarla, hz. İsa peygamberimize ağır hakaret ve iğrenç iftiralarla dolu olan bu kitapta bakın neler hangi rezillikler iddia ediliyor :

Hıristiyan inancının tersine Hz.İsa çarmıhta ölmemiş ama sonuçta çarmıhta olmasada başka yerde ve zamanda başka şekilde ölmüş; bir çocuğu olmuş ve soyu bugüne kadar devam etmiş, Hz. İsa'nın evlendiği kişi ise İncil'de bir hayat kadını olarak bahsedilen Maria Magdalena imiş; Hz. İsa'nın çocuğunu taşıyan Maria Magdalena, peygamberin ölümünün ardından Fransa'ya kaçmış ve burada Hz. İsa'nın soyunu devam ettirmiş vs vs...
Evet yukarıda sıraladığımız saçma ve sapık fikirler kitapta anlatılanların sadece bir kısmı.
En hakiki, en gerçek, en doğru ve en son din olan islam dinine göre Hz. İsa (a.s) hiç evlenmemiş, hiç çocuğu olmamış, asla ölmemiş olduğu ve kıyamete yakın yeryüzüne geleceği kur'an ayetleri ve mütevatir derecesindeki hadislerle sabit olmuş yüce bir peygamberdir. Öldüğünü ve yeryüzüne tekrar gelmeyeceğini inkar etmek küfürdür.

Bu kitap başta İran olmak üzere birçok ülkede yasaklanmış ve Hindistandaki islam alimleri tarafından müslümanlığa hakaretler içerdiği gerekçesiyle protesto edilmiştir.

Bir kitap, kendisinden yararlanmak, bilgi edinmek, fayda sağlamak, kültür arttırmak gibi pek tabii nedenlerle satın alınır; okunur. Bu kitapta ise ne faydalı bir ilim vardır ne de doğru bir bilgi...
22.12.2006

"Medeniyetler Çatışması" kitabının da yazarı olan Huntington, "Who Are We" (Biz kimiz) adlı bu kitabında, ABD'deki çok kültürlülük ve çift dilliliğin, ABD ulusal kimliğine zarar verecek hale geldiğini belirterek, özellikle Latin Amerika kökenlilere (hispanik deniliyor bu kişilere) karşı ‘asimilasyon' politikasının uygulanmasını savunuyor.

Amerika'nın ‘hızla artan hispanik kimliği' nedeniyle ‘PARÇALANMA' tehdidi ile karşı karşıya olduğunu belirten Huntington, bu kitabında ‘hispaniklere karşı Hitlervari yöntemler öneriyor.

Hunhington, ‘eğer benzer kültürlere (değerler, gelenekler, dinler) sahip halklar ve ülkeler bir araya geliyorsa o zaman değişik kültürlerden olan ülkeler de parçalanma ile karşı karşıyadır' diyor.

ABD'yi Anglo-Protestan kültür ve inancın bir parçası olarak tanımlayan Hunhington, Amerikalıların yeniden bu değerlere sahip çıkması gerektiğini söylüyor ve Amerika'nın başarısı için eski tarz asimilasyon politikalarının uygulanmasını savunuyor.