Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570

E-Dergi

zulcenahayn Tarafından Yapılan Yorumlar

17.09.2006

(Bu yazı, bu gerçeğin aksini iddia etmeye kalkışan "Yahudileşme Temayülü" isimli bozuk görüşlü kitabın tekzibidir.)
Mustafa İslamoğlu, bundan böyle yine kitaplar, yazılar yazacaktır. Müslümanlar bilmelidir ki söylediği sözler, yazdığı yazılar, neşrettiği fikirler bir yahudi kaleminden çıkmaktadır. Allah’a tövbe eder, Ehli Sünnet akidesine dönerse bağışlanması ancak Allah’ın bileceği iştir. Dileriz ki tövbe edip, bozuk görüşlü yayınlarına son versin, Müslümanlardan özür dilesin ve mevcut olan yayınlarını da imha ettirsin.
Mustafa İslamoğlu, “Yahudileşme Temayülü” kitabında “yahudiler lanetli kavim değildir” , “Lanetli kavim yoktur.” demiştir. Kur’an ayetleriyle sabittir ki yahudiler lanetli bir kavimdir ve bir çok ayette Allah tarafından lanetlenmişlerdir.
Maide suresinin 13. ayetinde:
(Verdikleri) kat’i sözlerini bozmaları sebebiyle biz onları lanetledik ve kalplerini kaskatı yaptık. Onlar (Tevrat’ta gerek Rasulü Ekrem’e gerek diğer ahkama ait) kelimeleri, yerlerinden kaldırıp değiştiriyorlar. Onlar uyarıldıkları şeylerden de nasiplenmeyi unuttular (terkettiler hevalarına tabi oldular). (Rasulüm) içlerinden pek azı hariç, onlardan yana daima bir hainliğin farkına varıp durursun. Yine de sen onları affet ve aldırma. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.
Recm cezası konusunda Mustafa İslamoğlu kitabında, Peygamberimizin (SAV) recm uygulamasını reddetmeye kalkışmış, Peygamberimiz (SAV)’in recm cezası uygulamasının kaldırıldığını ıspata çalışmıştır. Oysa zina edenlere uygulanması kati nasla farz olan recm cezasını bütün Ehli Sünnet uleması kabul etmiştir. Ancak bazı sapık görüşlüler ve bidat ehli inkar etmeye kalkışmışlardır. Aşağıdaki ayetlerde görüleceği gibi Peygambere itaat Allah’a itaattir. Recm cezası uygulaması kaldırılmamıştır.
Mustafa İslamoğlu, kitabında, “Hele zanni bir delil olan hadis” demiştir.
Mikdam İbnu Ma’dikerb (ra) anlatıyor:
Rasulullah (SAV) buyurdular ki:
“Haberiniz olsun rahat koltuğunda otururken kendisine benim bir hadisim ulaştığı zaman kişinin: “Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı vardır. Onda nelere helal denmişse onları helal biliriz. Nelere de haram denmişse onları haram addederiz.” Diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Rasulullah (SAV) haram kıldıkları da tıpkı Allah’ın haram ettikleri gibidir. (Ebu Davut, Sünne, Tirmizi, İbn Mace, Mukaddime) Esas şudur ki; arzettiğimiz Hadis-i Şerif, Rasulullah (SAV)'in de aynen Kur’an’ı Kerim gibi “haram” veya “helal” hükmünü koyma yetkisi olduğunu beyan etmektedir.
M.İslamoğlu kitabında “İslam mitolojisi” kavramını kullanmıştır. Mitoloji; Yunan medeniyetinin hurafe ve efsanelerini, cemiyetin itikatlarını gösteren uydurma bir dindir. Bir çok uydurma ilaha inanma, kendilerince uydurulan efsaneleri putlaştıma anlayışıdır. Bu tasavvurda uydurma iki ilah ve bunlara tabi bir çok uydurma ilah ve onlara bağlı yarı ilahlara inanış mevcuttur. Yarı ilahların insanlardan olduğu kabul edilir.
İslam ile mitoloji anlayışı aynı cümle içinde dahi kullanılamaz. İslam tevhid inancı üzere inşaa edilmiştir. Ve hak dindir. Mitoloji ise insanların uydurduğu bir çok tanrıya inanılan uydurma bir hurafe inanıştır. Bazı kötü niyetli kimselerce din yerine konulmaya çalışılmıştır. Şirk anlayışının biçimlere ve şekillere dönüştürülmüş halidir. İslamoğlu’nun sapık inancı “İslam mitolojisi” cümlesi ile de ortaya çıkmış ve kendini bir kez daha ele vermiştir.
Mustafa İslamoğlu “ Seyhan, Ceyhan, Fırat, Nil cennet nehirlerindendir.” Hadis-i Şerifini kaynağıyla birlikte zikrediyor ve “Bu hadis her bakımdan yanlışlarla doludur” diyor. “Senedi sahih lakin metninde israili rivayet olan hadis” diyor.
Kur’an’a, Hadislere hiç bir İslami unsura “israili rivayet” denilemez. İslamoğlu “israili” sözcüğü ile Müslümanların zihnini karıştırmaya çalışmakta, yahudiliği İslamın bir parçası imiş gibi göstermektedir. “israili” dediği yahudiliktir, yahudilik ile İslamı bağdaştırmaya ve kendisinin yahudiliğine zemin hazırlamaya çalışmaktadır.
“Senedi sahih” diyerek Hadisin Peygamber Efendimiz (SAV) tarafından söylendiğini kabul etmekte sonra “Her bakımdan yanlışlarla doludur” demekte “israili rivayet” demekte, böylece Rasululllah (SAV)’e büyük bir iftirada bulunmaktadır. Allah’ın Rasulüne adeta savaş açmaktadır. “Senedi sahih, metni israili” diyerek “benim derdim hadis değil, hadisi beyan eden Rasululahtır” demeye kalkışmaktadır.
M.İslamoğlu, kitabında “Erkeksi fıkıh” tabirini kullanmıştır. İlimlerin cinsiyete göre ayrıldığı görülmüş hadise değildir. Hele ki İslami bir ilim dalına cinsiyetle ilgili tabir kullanmak tam bir terbiyesizliktir.Psikologlar; böyle bir tabiri (Erkeksi fıkıh) kullanmasının kişinin sapkın eğilimlerinin mevcut olabileceğini gösterdiğini beyan etmişlerdir. İlmi terimlere cinsiyet yakıştıracak kadar ileri giden kişinin bir an önce tedaviye yönelmesi hayırlı olacaktır.
Naziat Sûresinin 43. ayetinin mealini: "Sana saatin ne zaman gerçekleşeceğini soruyorlar.Sen kim, onun zamanını söylemek kim?" diyerek çeviren müfessir (!) yazarımız bu mealde acep kimi taklit etmiştir?Merak ediyorum doğrusu! Mealin doğru şekli şöyle olsa edebe daha uygun olmaz mıydı? "Sen onu nereden bileceksin" Zira meallerde de böyledir.
M.İslamoğlu;yiyecek,giyecek,resim, müzik,beşeri münasebetler konularında helal ve haram olmadığını,mübah kavramına hepsinin sığdırılacağını beyan etmiştir.Oysa her unsurda haram olan ve helal olan vardır. Bu hükümleri Allah koymuştur, bu yetki Allah’a aittir.
Kur’an ve Sünnetle sabit olan haram unsurlara “dayatma” diyerek haramı helal yapma gayretindedir.
12.09.2006

Kitabın yazarı Gustave Schlumberger, kuşatmayı içeriden anlatıyor. Böylece, kuşatılan insanların neler düşündüğünü, neler yaşadığını, az çok öğrenmiş oluyoruz.

Kitabı dilimize kazandıran Hamdi Varoğlu, sunuş yazısında Gustave Schlumberger’le ilgili şunları söylüyor: “Tarihçinin ilk vasfı, hadiselerin akışını din, milliyet, ırk gayretkeşlikleriyle karıştırmaksızın takip edebilecek kadar ilmî bir olgunluğa sahip olmasıdır. Bu vasfı, Schlumberger’de maalesef bulamıyoruz. Ancak, bu tarihçinin, Bizans’ı iyi bilmek gibi bir meziyeti vardır.”

İstanbul Düştü’yü, işte bu ipucu eşliğinde okumak gerekiyor. Kitabın en önemli özelliği ise, kuşatmaya şahit olmuş vakanüvislerin yazdıklarından ve bazı askerlerin hatıratlarından sık sık yararlanılmış olması. Eğer, okuduğunuz metni gözünüzde canlandırabilme yeteneğiniz biraz gelişmişse, birçok sahnede kalbiniz hızlı hızlı atıyor; eskilere göre “heyecanınız”, yenilere göre “andrenaliniz” yükseliyor. Mesela, Türk ordusu, büyük taarruz gecesi, hep bir ağızdan dua etmiş ve çıkan uğultu, surların gerisinden bile duyulmuş. Bu manzarayı surların üzerinden seyreden tarihçi Leonardo şöyle diyor: “Bu kadar fazla din taassubu karşısında hayran kaldık.” Şahsen ben, bu manzarayı gözümde canlandırmayı başarmış bulunuyorum.

Özellikle Bizanslı vakanüvislerin yazdıklarından anlaşılıyor ki, şehirde, Avrupalı katoliklere karşı büyük bir öfke var. O dönemde, hıristiyan dünyasında mezhep çekişmeleri olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama şu gerçeği yeni öğrendim: “İstanbul’u müdafaa etmek için, tekmil Avrupa’da, ancak dokuz bin hıristiyan bulunabildiği halde, mahasara ordusunda, otuz bin hıristiyan vardı.”

Yine, İstanbul’un fethinin önemli aşamalarından biri olan Rumelihisarı’nın inşaatı sırasında, İmparator Kostantinos’un, Sultan Mehmed’in teveccühünü kazanmak için, hisarda çalışan işçilere yiyecek gönderdiğini öğreniyorum. Bence bu anekdot çok önemli. Demek ki İmparatorun basireti bağlanmış, ileriyi görme yeteneği körelmiş. Bu anlamlı anekdot karşısında, aklıma bazı politikacılarımız geliyor ya, neyse... Ülkesinin tehdit altında olduğunu bile bile, tehdit sahiplerine yardım ve yataklık etmek...

Olayların akışı içinde, Fatih Sultan Mehmet’in karakteriyle ilgili ipuçları da bulmak mümkün. Mesela, büyük topun Edirne’de ilk defa denemesi yapılacağı zaman, Sultan Mehmed, halkın arasında tellallar dolaştırırak, infilakın şiddetli olacağını ilan ettirir. Amacı, gebe kadınların korkmalarını önlemekti. [Bu ne incelik böyle!]

Kitapta, günümüze göre, insanı tebüssüm ettiren şeyler de yok değil. İşte onlardan biri: Edirne’de dökülen büyük toplar, uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra surların önüne getirilir. Gerisini kitaptan okuyalım: “Günde birçok defalar, bu topların biri ateş ediyor ve koca gülle, tahrip vazifesini görmek için fırlıyordu. Sultan’ın haşin topçuları, güllenin düştüğü yerde tesirini görmek için, büyük hendeğin kenarına kadar koşuyorlardı. Savunmacılar pürtelaş kaçışmamışlarsa, bu gözlemcileri, oklar atarak püskürtüyorlardı.”

Kitapta, Türk insanının fedakarlığını, birbirine olan bağlılığını da ibretli örnekler eşliğinde görmek mümkün. Kuşatmaya şahit olan Vakanüvis Barbaro’nun şu satırları, hepimize ders olsun: “Türkler, bilhassa Türk Padişahı’nın hiçbir çeşit ölümden korkmaz askerleri olan yeniçeriler, surların dibine kadar gelip karakol muharebeleri verdiler. Bunlar, muharebeye vahşiler gibi koşuyorlardı, içlerinden birkaçı ölecek olursa, yerlerine hemen başkaları seğirtiyor, ölen arkadaşlarını omuzlarına yükleyip götürüyorlar, surun altında bulunduklarına ehemmiyet bile vermiyorlardı. Bizimkiler, surlardan, bunlara piştov ve tatar oku atıyorlar, arkadaşlarının ölülerini götürenleri öldürüyorlardı. O zaman iki ceset üst üste yıkılıyordu, fakat derhal başka Türkler koşup geliyor, bu ölenleri alıp götürüyordu; hiç birisi ölümden korkmuyordu. Surun dibinde serili bir tek Türk cesedi bırakmak gibi yüz kızartıcı bir duruma düşmemek için, gerekirse on Türk’ün ölmesini tercih ediyorlardı.”

Şimdi mi? Arabasıyla bir yayaya çarpan, hemen kaza yerinden kaçıyor. Ya da yolun ortasına yığılmış ve habire kan kaybeden bir yaralıyı, “koltuklarım kirlenir” gerekçesiyle kimse arabasına alıp hastahaneye götürmüyor. Sadece bu gerçek bile, Türk milletinin nereden nereye geldiğini göstermesi açısından önemli. Ne diyelim; Allah şifa versin...

Toparlayalım... İstanbul’un üzerinde kara bulutların dolaştığı şu günlerde, atalarımızın, bu şehri ne zorluklarla aldığını öğrenmek, ona göre de kıymetini bilmek gerekiyor. Okumuş olduğumuz resmi tarih, atalarımızın çektiği çileyi tam olarak yansıtmıyor olabilir, ama özellikle hıristiyanların kaleminden çıkan satırlar, bu çileyi, bu acıyı gözler önüne seriyor. Sadece bir cümle: “Onun kılıncı, Türkleri buğday biçer gibi biçiyordu...”
30.08.2006

ZEHİRLE PİŞMİŞ AŞ
Zehirle pişmiş aşı yemeye kimler gelir
Dilsizce yalnız Allah demeye kimler gelir

SANAT
Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış
Maarifet bu gerisi yalnız çelik çomakmış....
LUGAT
Tutuşturanlar, lugat kitabını elime,
Bilsin: Allahtan başka bilmiyorum kelime...
HAYRET
Şeyh-i Ekber'e göre en üstün makam,hayret
Ben de şaşkınlardanım, rabbim sonumu hayr et!...
30.08.2006

O ve Ben isimli kitabı almayı düşünenler mutlaka mahiyeti hakkında da bilgi sahibi olmayı istiyeceklerdir.Kitabı okuyan arkadaşlar eser hakkında kafi derecede yorumda bulunmuşlar.Ben ise yorum yapmaktan ziyade kitabı okurken Abdülhakim Arvasi hz.lerinin söylediği, önemli gördüğüm ve hoşuma giden bazı kısımları aktarma arzusundayım:
*İngilizler hakkında buyurdular: İslam düşmanı olduğu halde, bilmeksizin islam ahlakına en yakın millet...
*Allaha malik olan neden mahrumdur, Allahtan mahrum olan da neye malik?
*"Bektaşi'nin küfrü ve Mevlevi'nin kibri olmasaydı!" buyurmuşlar.
*Ve bir kıssa. Üstad Necip Fazıl anlatıyor:
Kapalı çarşıdan geçerken karşılarına tanıdıklardan bir dükkancı çıkmış:
-Efendi hazretleri dua edin de Allah Muhammed ümmetini kurtarsın!
Bir levhaya yazılıp kıyamete kadar bakılmak değerinde bir cevap vermişler:
-Siz bana Muhammed ümmetini gösterin ben de size onun hemen kurtulduğunu haber vereyim...Nerede o ümmet?...
Bunlar ve bunlara benzer bir sürü hikmetli söz ve kıssa.Devamı bu kitapta.....
30.08.2006

Yazarın bu kitabındaki sayın Erbakan hakkındaki görüşlerinin hiçbirisine katılmıyorum.Aslını astarını tam olarak bilmediği konular hakkında Erbakan'ı suçlamış.Bir takım saçma iddalar da bulunmuş.Üstelik oldukça da subjektif. Bir yazar etraflıca araştırmadan,delil ve belgeye dayandırmadan bir kişiyi nasıl böyle acımasızca itham edebilir aklım almıyor.Örneğin yazar,kitabında "Türkiye-İsrail askeri eğitim işbirliği antlaşmasını" Erbakan'ın imzaladığından bahsediyor.Halbuki bu antlaşma 23 şubat 1996 tarihinde yani erbakan hükümeti kurulmadan dört ay evvel Çiller ve Yılmaz koalisyonlarınca yapılmış bir antlaşmadır.Yine bu antlaşmayı 54.Erbakan hükümetinin imzalamadığının bir başka ispatı da sabah gazetesi köşe yazarı M.Ali Birand'ın 22 haziran 1996 tarihinde yani Erbakan hükümeti kurulmadan altı gün önce bu antlaşmayı haber yapmış olmasıdır.
Kusura bakılmasın ama bütün bunlar göz önüne alındığında ortaya bir art niyet çıkıyor.Bilgi ve kültürden yoksun bir art niyet. Daha önce Erbakan hakkında yazmış olduğu müstakil eserini hatırladıkça bu şüphelerim daha da artıyor.Sanki yazarın Erbakan'a bir garezi var gibi.Beni en çok endişelendiren şey de bu kitabı okuyan ve okuyacak olan kişilerin Erbakan hakkında yazılanlara tamamen inanmaları, en doğrusunun o olduğunu sanmaları ve aldanmaları.Ayrıca kitapta o kadar çok isim var ki insan kimin ne olduğunu karıştırıyor.İsimleri akılda tutmaya çalışmak bir süre sonra o kadar yorucu oluyor ki insan sıkıntıdan patlıyor.Bazı konuları ise fazla abartılı ele almış ve tabiri caizse adeta saçmalamış.Vel hasıl-ı kelam kitap pek iç açıcı değil.Akıcı hiç değil.Soner Yalçın'ı bu eserinden dolayı kınıyorum.