Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Çepni55 Tarafından Yapılan Yorumlar

06.06.2006

Mevlevîlik, dünyada en çok bilinen Türk tarikatıdır, dersek sanırım fazla abartmış olmayız. Bu tarikat ve kurucusu Mevlana, her zaman ve her yerde dikkat çekmiş ve incelenmiştir. Her tarikatın olduğu gibi bu tarikatın âdâb ve erkânını anlatan eser sayısı oldukça azdı. Bu konuda şimdiye kadar Latin harfleriyle yazılmış derli toplu tek kitap merhum Abdülbaki Gölpınarlı'nın "Mevlevî Adâb ve Erkânı" (İstanbul 1963) isimli eseriydi. Çeşitli kitapların içinde Mevlevî erkânı hakkında bilgi veren eserler olmakla birlikte başlı başına yukarıda ismi geçen eserden başka ciddi bir başvuru kaynağı yok idi.

H. Hüseyin Top'un "Mevlevî Usûl ve Adâbı" (Ötüken Yayınları-2001), Gölpınarlı'dan sonra sahada yazılan tek eser. Esere takriz mahiyetinde nefis bir takdim yazısı kaleme alan Ahmet Güner Sayar, Gölpınarlı'nın Mevlevi âdâb ve erkânına dair bir kitabı olduğunu ve bu eserin üstâdın diğer eserlerine göre ikinci planda kaldığını ve üzerinde çalışılması gerektiğini, bu bakımdan Hüseyin Top'un bu eserinin ilkini tamamlayıp ve daha da ileriye götüreceğini söyleyerek bir nevi eserin yazılma sebebini açıklamaktadır.

Yazar da, önsözde, eserini hazırlarken Gölpınarlı'nın eserini kaynak olarak aldığını belirtmektedir. Kendince yaptığı bazı düzenlemelerle, yazarın, şeyhi Midhad Baharî Beytur'dan ve yol büyüklerinden edindiği bilgileri esas alarak ve günümüz uygulamalarını da göz önünde bulundurarak eserini yazdığını söylemektedir. Bize göre de eseri önemli hale getiren bu durumdur. Kitabın yazarı, daha önce Mevlana'nın 21. kuşak torunu M. Bakır Çelebi'nin emriyle Mevlevî Evrâd-ı Şerîfesi'ni Arapça'dan Türkçe'ye tercüme etmişti. Bu çalışmasını da, yol büyüğü Faruk Hemden Çelebi'nin isteğiyle yazdığını söylüyor. O, aynı zamanda bir Mevlevî dedesi. Bu özelliği ise, bu eserin değerini tartışılmaz hale getiriyor. En yetkili ve ehil birisi tarafından en doğrusunu öğrenmek isteyenler için başvuru kitabı olacak mahiyette bir eser olduğunu söyleyebiliriz.

yenişafak
06.06.2006

Türk Hikayeciliğinin en önemli isimlerinden birisi olan Mustafa Kutlu'nun yakın çevresindeki edebiyatçılar tarafından müşterek bir şekilde kaleme alınmış olan bir belge eser; Kutlu'nun okurlarının çok hoşuna gideceğine eminim...
06.06.2006

Yapı Kredi Yayınları’nın bol resimli ve küçük ebatlı genel kültür dizisi bu sefer Kristof Kolomb'un hayatını ele alıyor.
Cenovalı bir dokumacının oğlu nasıl olur da "çok muhteşem senyör Don Cristobal Colon, Okyanus Denizi amirali, Hint Adaları ve anakarası kral naibi ve daimi valisi, Kral ve Kraliçe adına büyük amirali” unvanlarına erişir?

Kristof Kolomb, 1492'den 1504'e dört yolculukta Amerika'nın cennetini ve cehennemini hem keşfeder, hem de kapılarını açar: Adanın cenneti, köle yerlilerin cehennemi. Keşfin beş yüzüncü yılının geride bırakıldığı dönemde Michel Leguenne, Kolomb'un Yeni Dünya'yı aradığı için keşfettiği tezini ateşli biçimde savunuyor. Düzlemyuvarlar, haritalar, usturlaplar… Yeni Dünya'nın yerlileri ve Teodore de Bry'in gravürleriyle fethin sertliği: 200 belgede Cenovalı denizcinin macerası. Kristof Kolomb bir deha mıydı yoksa bir sömürgeci mi? Amerika'nın keşfinin üzerinden 500 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen hâlâ önemini koruyan bu soruya Michel Leguenne, dönemin tarihî panoramasını, entrikalarını ve Kolomb'un bilinmeyen

aksiyon
06.06.2006

Geçmişteki olayları anlatan bir kitabı okumak, âdeta mânevî bir yolculuk gibidir. Hele savaşlar, yokluk, çaresizlik, bozgun sahneleri anlatılıyorsa kendinizi bir anda o atmosferin içinde hissedersiniz.

kitapzamanı
İçinizde bazı duygular kıpırdanmaya başlar. Güngörmüş kıymetli beyinlerin bıraktığı hatıraların bir milletin hafızasını tazeleyebilmesi için en önemli vesileleri oluşturur. Öne çıkan badireler, ancak geçmiştekiler gözden geçirilip ders çıkarılabilmişse atlatılabilirler. Tarih, hamaset ve kılıç şakırtılarından soyutlanıp, bir ibretler manzumesi halinde ele alınmadıkça, kaybettiklerimizi niçin kaybettiğimizi, elimizde olanları nasıl tutabileceğimizi hiçbir zaman bilemeyiz. Bu anlamda merhum Mehmed Ârif Bey, yaşadıkları ve gördükleriyle, yaptığı hayati tespitlerle “Başımıza Gelenler”de milletimizin vicdanının sesi oluyor. Yaklaşık 120 yıl geriden, belimizi kıran ilk büyük facianın içinden derlediği tecrübe ve tespitleri ile âdeta haykırarak bizlere sesleniyor. Ondaki yürek yangınının merhum Mehmed Âkif’te mısralara nasıl döküldüğünü şu satırlarda görüyoruz:

“Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

Mehmed Ârif Bey, tarihimize 93 Harbi olarak geçmiş 1877-78 (Hicri 1293) Rus Savaşı’nı ve ardından gelen hezimeti anlatıyor. Savaşta “Anadolu Ordu-yu Hümayunu Mühimme Baş Kâtipliği” görevinde bulunan Ârif Bey, 600 yıllık bir devletin diz çöküşüne sahne olan bu savaşın sadece kronolojik anlarını kaydetmekle kalmamış, perde arkası olaylarını, subay, er ve gönüllülerin psikolojilerini; müslim-gayrimüslim tüm ahalinin fedakârlık ya da hamiyetsizliklerini belgelemiş. M. Ertuğrul Düzdağ’ın gerçekten titiz bir çalışmayla yayına hazırladığı, dipnotlar ve indeksle zenginleştirdiği bu önemli çalışmada, eserin bir asırlık süreç içinde geçirdiği yayın evrelerini de sırayla izleyebiliyorsunuz. Ârif Bey, Doğu’da cephelerin çökmesine, ordunun bozulmasına, Müslüman ahalinin perişan olmasına sebep olan siyasi/idari/askerî hastalıklarımızı en ince ayrıntısına kadar isabetle tespit etmiş ve her devlet adamına/askere lazım olacak bir başucu eser kıvamıyla satırlara dökmüş. Osmanlı bu tecrübeye kulak tıkadı ve bu savaştan 50 sene sonra koskoca imparatorluk Anadolu’ya sıkışıp kalıverdi.

Endülüs, ey Endülüs

Mehmed Ârif Bey, 800 sene bin bir zahmetle vatan edilmiş Endülüs’ün, yine 600 sene aynı şekilde fatihler diyarı olmuş Rumeli’nin kavmiyetçilik ve ihanetlerle bir çırpıda nasıl elden çıktığına dikkat çekerek, “Şark Meselesi’ni halletmek niyetinde” olanların hedefinde artık Anadolu’nun “3. Endülüs” olarak görüldüğünü ifade ediyor. Eseri kaleme aldığı Mısır hakkında da önemli tespitlerde bulunan Ârif Bey, özellikle birtakım ulemâ kıyafetinde kimselerin, masonluğun kordon ve peştemali ile loca kapılarında aldıkları acayip tavırları çok gülünç ve teessüfe şâyân buluyor. “11 Eylül 1888” tarihini attığı önsözün son satırları ise bir vasiyet gibi asırları aşıp bize de hitap ediyor: “Devletimiz henüz yaşamaktayken, aziz torunlarımız, ümmetinin ahlâkına musallat olan bozukluğun giderilmesine, Allah için, el birliğiyle çalışsınlar. Kahramanlık rûhunu ve milleti yaşatma aşkını, en ücra yerlerdeki köylerin mekteplerine kadar götürecek parlak fikirli muallimler arasınlar; yok ise, yetiştirsinler. Bilhassa bu harpten sonra Rumeli’deki, Bulgaristan’daki kardeşlerimizin görüp geçirdikleri halleri ve zulümleri, duçar oldukları ikinci Endülüs faciasını unutmasınlar. Bir üçüncüsüne düşmemek için gerçekten uyanık olsunlar
05.06.2006

İ.Ö. 3000 yıllarında bile bir yerleşim birimi olan İstanbul için beş bin yıllık süreçte kuşkusuz birbirinden güzel binlerce şiir yazılmıştır. İşte 'Bizans'tan Günümüze İstanbul Şiirleri' başlığı altında yayımlanan kitap, İstanbul için yazılmış binlerce şiirden 113 tanesinin biraraya getirilmesiyle oluşuyor. Homeros'un annesi, olarak bilinen Morio'dan, İstanbul'un fethi şerefine yazdığı şiirle bugünlere kadar kalabilan Ayni'ye, 18.yüzyıl İstanbul'uyla özdeşleşen Nedim'den, İstanbul denilince akla ilk gelen şair Yahya Kemal Beyatlı'ya, şiirimizin büyük ustaları Necip Fazıl Kısakürek'ten Sezai Karakoç'a, Nazım Hikmet'ten küçük İskender'e kadar tam 97 şair kitapta yer alıyor.

radikalkitap