Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Çepni55 Tarafından Yapılan Yorumlar

13.02.2013

Efsane ( Bir Barbaros Roman ) adıyla piyasaya çıkan kitap için çok daha uzun şeyler yazmak gerekir aslında. Hızır Reis'likten Barbaros Hayreddin'liğe giden yoldaki macerayı anlatıyor İskender Pala. Ancak biyografi yerine romanı tercih ettiği için bunu kurgulayarak ve hayali kahramanlar da koyarak yapıyor. Otuz yıllık bir hasreti konu edinen sıra dışı bir aşk hikayesi var. Beatrix ( Billure ) ile Saint Alkala ( Seydi Muradi ) arasındaki efsanevi bir aşk...

Pala, eski bir deniz astsubayı, yani bu hikayeyi belki de en iyi anlatabilecek kişi çünkü hem bir denizci hem de bir edebiyatçı. Akdeniz'de Barbaros ile Andre Doria arasındaki ( aslında Kanuni ile Şarlken ) amansız rekabetin hissedildiği bir dönem. Tabii bir de Endülüs ve Gırnata'nın hazin hikayesi var. İspanyolların büyük müslüman ve musevi katliamları... Kitabın sonuna bir denizci lik sözlüğü konulmuş çünkü barça, camadan, forsa, dirisa, gabya, vardiyan, borda, loça gibi pek çok tabirin anlamını veriyor -ki romanda sıkça karşımıza çıkıyor bu tabirler.

Çengel kol Oruç Reis, süveyda, dönemin hayat tarzı ve daha pek çok şeyi görmek için ve tabii ki güzel bir kitabı bitirmiş olmak için okunması gereken bir eser. Büyük Barbaros'a rahmet olsun...
13.02.2013

Reha Çamuroğlu'nun okuduğum ilk kitabı "Son Yeniçeri" oldu. Okunması kolay, ilgi çekici bir konuya sahip Son Yeniçeri. 1826'da kaldırılan Yeniçeri Ocağı'nın son 50-60 yılını Arif Ağa, Sarı Abdullah ve Sabit gibi üç kuşak kahramanın hayatı üzerinden anlatan kitap, döneme ışık tutan bilgileri de paylaşıyor bizlerle. Yeniçeri Ocağıyla ilgili bilmediğimiz pek çok şeyi öğrenirken, iyiler mi kötüler mi, hakikaten kararsız kalıyoruz. Rus ve Avusturya Savaşlarından Fransız İhtşlalşne, Mısır'ın kaybından Kabaçkı Mustafa İsyanına, Alemdar Mustafa Paşa vakasından Vakayi Hayriye'ye kadar dönemin pek çok önemli hadisesi de yer buluyor doğal olarak eserde. Tavsiye ederim...
13.02.2013

Yavuz Bahadıroğlu'nun Osmanlı sevgisi malum bir durum. Ancak kitap onun Osmanlı sevgisinden çok Osmanlı'nın kudretinden feyz almış. Özellikle haremle ilgili şeyler oldukça doyurucu. Oryantalizmin ve yerli oryantalistlerin hayal mahsulü harem ile gerçek harem arasındaki farkı gayet iyi anlatmış.
13.02.2013

Türk-Yunan nüfus mübadelesi 30 Ocak 1923’te yürürlüğe konan ve sonrasında Lozan Antlaşmasıyla pekiştirilen bir hadise. Dünya tarihinin en büyük anlaşmalı nüfus hareketi aslında. Çünkü bu mübadele ile birlikte yaklaşık 1.200.000 Anadolulu Ortodoks Yunanistan’a, 500.000 kadar Müslüman ise Türkiye’ye göç ettiriliyor. Bu göç beraberinde pek çok hikâyeyi, acıyı, trajediyi de getiriyor. Her şey bir tarafa, insanlar “vatan” bildikleri yerlerden bir daha dönmemecesine ayrılmak zorunda kalıyorlar. Öyle ki bilhassa Türklerin çoğunun sınır olarak kabul edilen ve doğu tarafı mübadeleye dahil edilmeyen Karasu Irmağının öte yakasında aile fertlerinden kalanlar da oluyor. O insanlar ömürlerinin sonuna kadar bir daha hiç görüşemedikleri gibi ayrı devletlerin vatandaşları olarak kalıyorlar.
İşte bu trajediyi yaşayanların torunlarından birisi de Samsun’da yaşayan bir elektronik mühendisi olan Akın Üner. Samsun Mübadele Derneği’nin kurucuları arasında da yer alan Üner, Sarışaban – Samsun hattındaki Türk –Rum değişiminin romanını yazdı. İlginçtir, kitabın ilk baskısını yayınlatacak ulusal bir yayınevi bulamadı Üner. Bu yüzden kendi imkânlarıyla, yerel bir matbaada bastırdı eserini. Ancak eser o kadar büyük bir ilgi gördü ki, yakın süreçte yapılması muhtemel ikinci baskı için bazı yayınevleri sırada bekliyor. Hatta romanın TV Dizisi olma ihtimali de hayli yüksek, çünkü ön sözleşme imzalanmış.
Romana dönersek eğer; öncelikle kitabı çok sevdiğimi söylemeliyim. Açık söylemek gerekirse, eserin edebi yönünün bu kadar iyi olacağını tahmin etmemiştim. Anladığım kadarıyla da, iyi bir kitap okuru yazarımız; edebiyata meyyal bir yapısının olduğu çok açık. Hoş, eserin edebi tarafı zayıf olsaydı dahi böyle bir çaba içine girilmesi dahi başlı başına alkışı hak eden bir davranıştı zaten benim nezdimde.
Tarz ve tahkiye bakımından bu kitabı Cengiz Dağcı’nın “Onlar Da İnsandı” romanına benzettim. Malumunuz, Dağcı, bir Kırım Tatarıdır ve II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasındaki göçleri, sürgünleri epeyce işler diğer eserlerinde de; kendisi de 1945’te ayrıldığı Kırım’a bir daha dönememiş ve İngiltere’ye yerleşip vatan hasreti çekmiş bir insandır. Tabii ki göç, vatan, toprak, hasret gibi unsurların işleniyor olması iki eseri benzeştirmiştir.
Romanı bu kadar sevmemde en etkili faktör elbette ki Samsun’u a anlatması oldu. Neticede ben de bir Samsunluyum. Bir de sadece Saathane, Mecidiye, İskele, Büyük Cami gibi merkezi yerler değil Kerimbey, Çırakman, Ökse, Tekkeköyü, Asarağaç gibi iyi bildiğim köyler de olunca işin içinde daha bir ilgi uyandırdı haliyle. Bugün mübadillerin meskun olduğu o yerlerin ahalisinin neredeyse tamamı Rumlardan oluyormuş. Mesela sadece Selanik-İzmir mübadilleri anlatılsa idi bu kadar çok ilgimi çeker miydi? Sanmıyorum!
Romanda bir esas kahraman olmaması hem bir avantaj hem de bir eksiklik olarak değerlendirilebilir belki. Bir de Rum çeteci Hristo’nun dönüşümü iyi verilmiş ancak sanki ona muadil bir Türk kahraman konulmamış gibi geldi bana. Bu anlamda Debreli Hasan, Gara Kedi ya da Kıyıcı’nın çok az değinilen ve finaldeki sürpriz olan kardeşi biraz daha ön plana çıkarılabilir miydi bilmiyorum? Nayim çok makul bir örnek değil çünkü.
Yazar gerçekten bunu mu amaçladı bilmiyorum ama bir okuru olarak ben şu mesajları aldım kitaptan; Sabetaycıların hiçbir zaman makbul kişiler olmadığı ve Selanik-İzmir hattındaki mübadillerin torpilli ve ekseriyetle ikiyüzlü oldukları… Samsun’da kalan ticaret erbabı Rum dönmelerinin de yine samimi olmadıkları… Mübadillerin “savaşın galibi olduğumuz için” topraklarında kalan taraf olması gerektiği ve bu nedenle yeni Türk devletinin ve Mustafa Kemal’in doğru bir uygulama yap(a)madıkları… Ağuş Ağa gibi bazı isimlerin Türkiye’ye geldikten sonra da bir bakıma ağalıklarını devam ettirdikleri. ( Samsun’da da bazı ünlü aileler var sanırım bu şekilde. )
Romandaki Çarşambalı ve Çerkes vurgusu yörenin özelliklerini aksettirmesi bakımından güzel olmuş. Sarışaban yöresindeki Hafız Halil tiplemesi “doğru din adamı” örneği olması açısından gayet iyi idi. Samsunluluk kavramı çok iyi verilmiş. Neticede adamlar Rum ama Samsunlular; tıpkı bizimkilerin de bugün için Türk ama Sarışabanlı olmaları gibi. Çünkü çocuklukları orada, hayaller, korkuları, ölüleri, hatıraları hep oralara dair…
Eserde açık uçlu kalan bazı konular da olmuyor değil. Mesela, Haluk Kaptan tek kelime Rumca bilmemesine rağmen nasıl maaşa bağlandı? Acaba onu da din kavramından dolayı Ortodoks Türk mü saydılar? Bir de Hristo, Giresunlu Hüseyin’im dedi ama mesela en basiti, Karadeniz’i avucunun içi gibi bilen Haluk Kaptan’ın ona Giresun’la ilgili birkaç soru sorması lazım gelmez miydi? Bir de Allah aşkına, şu Vasil’le karısını kim öldürdü? Naim yapmaz öyle bir şey de kim öyleyse?
Çalı Harmanı hakkaniyetli bir roman. Nalıncı keseri gibi işlememiş, meseleye insani cepheden bakış ve sadece bizim değil Rumların acılarını da anlatmaya çalışmış. Öyle ki kitap bittiğinde memleketlerinden ayrı kalan herkes için yüreği yanıyor okurun.
Bazı imla ve dil bilgisi yanlışları da olmuş kitapta –ki 380 sayfalık bir eserde bu gibi gözden kaçmaların olması gayet tabiidir çünkü yazarımız kendisini de ifade ettiği gibi profesyonel bir yazar değil, sadece içindeki duyguları dışa vurmak amacı taşıyan bir mübadil evladıdır.
Hülasa, başta da dediğim gibi, ben sevdim bu romanı; takdire şayan buldum.
30.01.2013

Türkçe'nin en önemli kalemlerinden birisi olan Ahmet Turan Alkan'ın Zaman Gazetesi Pazar eki ve Aksiyon dergilerinde çıkan yazılarından derlediği son kitabı Neşeli Kitap. Tamamen mizahi denemelerden oluşan kitap, hocanın kendine has üslubunu yansıtıyor. Kitap, ismiyle müsemma, neşeli bir kitap...