Toplam yorum: 3.285.218
Bu ayki yorum: 6.744
E-Dergi
Çepni55 Tarafından Yapılan Yorumlar
Ahmet Çakır'ın kendine has başarılı üslubuyla kaleme aldığı kitap bir otobiyografi gibi görünüyor. Başarılı anlatma tarzı ve iletişim becerisi, kitabı adeta bir roman havasına da sokuyor. Türkiye’de sadece spor basınıyla değil ülkenin sosyolojisiyle ilgili de pek çok şeye şahit olabiliyorsunuz bu kitapla birlikte. Sondaki fotoğraf albümü de ayrı güzeldi tabii.
Ahmet Abi’nin belirgin özelliklerinden bazıları iyi bir Galatasaraylı olması ama asla bir fanatik olmaması ile birlikte tam bir kitapsever olmasıydı. Kitap konusuna ayrı bir önem verirdi. Bu anlamda uzun yıllar boyunca spor kitaplarını tanıttığı ve yazarlarını ağırladığı programlar da yaptı. Hatta ben de birkaç tanesine katılmıştım. Empati gücü yüksek bir kalem ehli olarak spor kitaplarına ve kitapların yazarlarına ayrı bir önem verirdi ancak Fırtınalı Yıllar’da da bahsettiği gibi bu konuda haklı bir şekilde sitemliydi. Çünkü bu ülkede hakkında kitap yazılan kişiler bile o kitabı okumuyorlardı.
Sadece yaşanılan bir yer olarak değil, bir aidiyet kavramı olarak da “şehir” hayli önemlidir. Bu anlamda bir şehrin sakini ya da müptelası olmak da oldukça değerlidir. Şehirler de insanlara benzer; karakterleri vardır ve bu karakterlerini orada yaşayanlara mutlaka yansıtır. Bu anlamda aynı şehirli olmak, orada yaşıyor ya da yaşamış olmak ve aynı şehri sevmek insanlar arasında benzer duyguların oluşmasına da sebep olmaktadır.
Samsun’a dair pek çok şeyi gibi onu da bir roman sayfaları üzerinde okuyor olmak beni çok mutlu etti. Bu arada Bir Var Bir Yok’un sadece Samsunlu okurlara değil, bütün roman severlere hitap ettiğinin de altını çizmem lazım.
Samsun’da geçen romanlar literatürüne yeni bir roman daha eklendi bence; üstelik üst sıralardan giriş yaptı.
Ziya’nın İstanbul’a başlayan hikayesi, Sinop Cezaevi, İskenderiye ve tekrar İstanbul’a devam ediyor. Bu süreç içerisinde hem romana hem Ziya’nın hayatına dahil olan başka karakterler de var.
Ahmet Altan’ın oluşturduğu Ziya karakteri gerçekten çok sert, Kafkas Dağları’nın her ne kadar İstanbul’a taşınmış olsa, kabile özelliklerini İstanbul’a da getiren bir dağlı karakterini anlatıyor. Kavgacı, inatçı, mert ve değişik bir karakter… Romanın ben aslında tam bir tarihi roman olmadığı, bilakis ağırlıklı olarak bir psikolojik roman olduğu kanaatindeyim. Çünkü Ahmet Altan’ın ruhuna dokunduğu şey, Ziya’nın psikolojisi. Onun hayata bakışı hatta saplantılarıyla duyguları arasındaki bütün o ilişkileri okuyabiliyoruz. Bu anlamda psikolojik tahlilleri yapıldığı kanaatindeyim.
Zarlar’da, 20. yüzyılın başlarında yıkılmaya teşne bir imparatorluğun başkenti olan İstanbul’daki hayatlara dair birtakım kesitleri bize sunuyor. Gerçek hayattan alınmış olması da romana belki ayrı bir gerçeklik katıyor.
Semih Öztürk'ün Kırık Rahvan adlı kitabı şiddetli bir tavsiye, hatta birkaç tavsiye sonrasında edinip okuduğum bir kitap oldu. Kitap sever arkadaşlar zaman zaman birbirlerine pek de meşhur olmayan bazı kitapları tavsiye ederler. Bu da öyle bir kitaptı. Çok başarılı olduğuna dair sözler işitince hemen temin ettim.
Kırık Rahvan bir öykü kitabı olarak geçiyor. Ancak baştan söyleyeyim, bence bu bir öykü değil, bir roman bile kabul edilebilir. İçerisinde altı farklı öykünün yer aldığı kitapta aslında bu altı öykü birbiriyle hayli ilintili.
Kırık Rahvan, altı öyküden oluşuyor ve bu öykülerin hepsinin de merkezinde İstanbul, hatta neredeyse Üsküdar var. Bu anlamda “bir Üsküdar merkezli roman” bile diyebilirim bunun için. Semih Öztürk'ün oluşturduğu karakterler hem özgün hem de ilgi çekici.
Bence bu bir öykü kitabı değil bir roman bile sayılabilir.
Kırık Rahvan'ı okursanız Türkçe'nin güzelliğine bir kez daha şahit olursunuz.
Kendi konseptinde oldukça iyi bir kitap olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Bir ilk genç veya çocuk kitabı seviyesinde de sayılabilir. Ancak yetişkinlerin de rahatlıkla okuyabilecekleri bir kitap. Peki neler anlatıyor burada? Daha önce Cumhuriyet'in kuruluş yıllarına giden Şermin Yaşar, bu sefer yine bir çocuk gözüyle 1840'lı yıllarda Topkapı Sarayı'na bizi götürüyor. Bu sefer Topkapı Sarayı var. Hikayenin geçtiği yer Osmanlı ülkesi, dolayısıyla Osmanlı coğrafyasından bahsediliyor.
Tabii burada sunuş yazısında Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın bahsettiği bir şey var, uzun yıllar İlber Hoca Topkapı Sarayı'nın müze müdürlüğü yaptı. O yüzden Osmanlı tarihini çok iyi bildiği gibi, Topkapı Sarayı'nın hikayesini de çok iyi biliyor.
Ben de birkaç kere gittim tabii Topkapı Sarayı'na. Ve şimdi bu hikayeden sonra, bu kitaptan sonra bir kere daha gitme isteği uyandı bende. Yaşar'ın kalemini, hikayeciliğini, anlatıcılığını da beğeniyorum. İyi bir anlatıcı bence. Ve burada o seviyeyi de koruyabiliyor