Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Çepni55 Tarafından Yapılan Yorumlar

07.06.2006

Dilegetirme ile Yaşantı. Şair, şair arada sıkışıp kalandır, belki de…’ diyor Bulanık Defterleri’nde Hilmi Yavuz.
Dilegetirme ile Yaşantı arasında dolu dolu yetmiş yıl… Kitaplarını, onları var eden ulu ceviz ağacına akmaları için Nil’e bırakan, ‘kalbine daima hüzünler ihbar edilen’ şair… Bir şair ve yazar olarak sadece edebiyatımızın değil, entelektüel kimliğiyle de Türk düşünce hayatının müstesna kalemi. Gelenek ile modern’i âdetâ ‘sırmalı bir çiğdemde birleştirerek’ gelecek kuşaklara sunan bir usta… Dopdolu yetmiş yılı geride bırakan Hilmi Yavuz, Cahit Külebi’nin deyişiyle ölümsüzlüğü de sırtlamış gidiyor…

Bu sene oldukça sevindirici ve bugüne kadar hiç olmamış bir biçimde, yurdumuzun dört bir yanında 1936 doğumlu Hilmi Yavuz’un yetmişinci yaşının kutlandığına şahit oluyoruz. Gecikmiş de olsa bu kadirşinaslık, Türk şiiri adına oldukça sevindirici. Zira ufuk açıcı ve bir okul olmayı başarmış bir şairden söz ediyoruz. Yavuz’un yetmişinci yaş kutlamaları sadece bu etkinliklerle sınırlı değil elbette. Onun adına hazırlanan kitaplar da bu alandaki yetersizliği biraz olsun gidermeyi amaçlıyor. Bu bağlamda Yom Yayınları geçtiğimiz günlerde İbrahim Halil Baran’ın hazırladığı bir ‘Hilmi Yavuz Kitabı’ yayımladı. Baran, kitabı, ‘Türk şiirinin en özgün simalarından biri olan Hilmi Yavuz’un 70. doğum gününe atfen hazırlanan bu kitap, Hilmi Yavuz’a hediye alacak parası olmayan çocukların bir armağanıdır.’ cümlesiyle sunuyor. Kitapta Doğan Hızlan, Sabit Kemal Bayıldıran, Maksut Yiğitbaş, V.B. Bayrıl, Alphan Akgül, Ercan Yılmaz, Bâki Asiltürk, İbrahim Halil Baran ve Pınar Aka’nın yazıları var. Ne var ki, on yazı, bir söyleşi ve küçük bir albümden oluşan kitap sadece 134 sayfadan ibaret. ‘Hilmi Yavuz Kitabı’ gibi oldukça iddialı bir isme sahip bir kitap için oldukça yetersiz bir içerik sunmuş İ. Halil Baran. ‘Türk şiirinin son elli yılına tanıklık etmiş ve ona yön vermiş bir şairin’ böyle bir kitapla ne derece gerçek anlamda anlatılabileceğini sormadan edemiyor insan kendine.

Kitap, Doğan Hızlan’ın ‘Hilmi Yavuz’un Geleneğe Bakışı’ başlıklı yazısıyla açılıyor. Hızlan, yazısında Yavuz’un ilk kitabı Bakış Kuşu’ndan son kitabına kadar kısa değinilerle gelenek kavramının şair tarafından nasıl algılandığını şiirlerinden örnekler vererek açıklıyor ve Hilmi Yavuz’un geleneği yeniden üreten bir şair olduğunun altını çiziyor. Sabit Kemal Bayıldıran’ın, Yavuz’un Yolculuk Şiirleri kitabından ‘Yolculuk ve Yıldızlar’ şiirinin hangi aşamalardan geçerek varolduğunu, deyiş yerindeyse nasıl yapıldığını inceleyen yazısının başlığı Hilmi Yavuz’da Şiir İşçiliği. Şairin poetikasına da sık sık göndermelerde bulunan yazının somut verilerle kaleme alınmış nitelikli bir eleştiri metni olduğunu söylemeden geçmeyelim. ‘Hilmi Yavuz’un Denemeleri ve Denemeciliği’ üzerine yazdığı yazıda Maksut Yiğitbaş, Yavuz’un düşüncenin gülen yüzünü ön plâna çıkaran bir deneme ustası olduğuna işaret ediyor. İbrahim Halil Baran’ın ise ‘Bir Bakma’ başlıklı yazısı yer alıyor kitapta. Açıkçası, nereye baktığı pek belli olmayan böyle bir yazının Hilmi Yavuz için hazırlanan bir kitapta yer alış sebebini algılamakta zorluk çektiğimi söylemeliyim. Alphan Akgül, ‘Hilmi Yavuz Şiirlerinde Dil ve Göndermenin ‘Yok’luğu’ ismini taşıyan incelikli bir uğraşının ürünü olan yazısında, şairin şiirlerinin ‘Dil’in dış dünyaya değil kendi kendine gönderimde bulunan yapısı’ üzerinde duruyor. Jonathan Culler’ın makalelerinden hareketle geliştirilmiş yazı oldukça ilgi çekici. Bâki Asiltürk, Bakış Kuşu’ndan Hurufî Şiirler’e uzanan süreçte Hilmi Yavuz şiirinin izlekleri üzerine düşünüyor. Hilmi Yavuz’un Yahya Kemal için yazdığı bir rubainin ‘Senin Her Şi’rinde Geçmiş Bir Yaz Görünür’ mısraını başlık olarak seçmiş yazısına Ercan Yılmaz. Yılmaz, Hilmi Yavuz’un yazlarla ilişkisini bilhassa varoluş ve Heidegger çerçevesinde dile getiriyor yazısında. V. B. Bayrıl’ın kaleme aldığı ‘Bir Şair Olarak Hilmi Yavuz’dan Ne Öğrenilir’ başlıklı yazıda, Hilmi Yavuz’u çok yakından tanıyan ve tahlil eden bir şairin saptamalarına tanık oluyoruz. Pınar Aka ise, ‘Hilmi Yavuz’un Şiiri ve Şiirsel Baba’ başlığını seçtiği yazısında, şairin şiirsel babaları ile ilişkisi üzerine düşüncelerini dile getiriyor. ‘Tarih ve Şiir Arasında İki Bedreddin veya Doğu Üzerine’ isimli yazısında İbrahim Halil Baran, Hilmi Yavuz’u Doğu ile ilişkilendirerek irdeliyor. Kitap, Baran’ın Hilmi Yavuz ile yaptığı söyleşi ve Yavuz’un hayatından kesitleri içeren küçük bir fotoğraf albümüyle kapanıyor.

Neresinden bakılırsa bakılsın bir ‘Hilmi Yavuz Kitabı’ olmaktan bir hayli uzak olan bu çalışma, sistematik ve kuşatıcı bir yapıya sahip olmayışı, politik değiniler ve alelacele hazırlanmış izlenimi veren dizgi yanlışlarıyla ne yazık ki beklentileri boşa çıkarıyor

MÜMTAZ ÂGÂH YILDIZ

kitap zamanı
07.06.2006

Tepetaklak durmuşken tavanı ve zemini doğru tarif edemezsiniz. Bir şeyi tanı(mla)mada, o şeye nereden ve nasıl baktığınız, o şeyin öz nitelikleri kadar önem taşır.
Ve nihayet, bu bakışı bile esirgeyip bir peşin hükme varacak olursanız yorumlarınızın hiçbir tutarlı tarafı kalmaz.

‘Kadın’, ‘İslam’ ve ‘sinema’ gibi çok geniş ve çok iddialı kavramları bir araya getirirken de önce duruşu, bakışı, algılayışı sağlamlaştırmak gerekiyor. Gönül Dönmez Colin, Agora Yayınları’ndan çıkan kitabı “Kadın, İslam ve Sinema”da, her bir kavrama bakmak için farklı yerler tespit etmiş kendine ve oralardan hükümlerini bildirmiş. Sonuç şu: İslam; peşinen ve hiçbir söz hakkı olmaksızın suçlu, sinema; kadınların başkaldırısı için en münasip ama pek de verimli kullanılmayan yol. Yazarın ‘kadın’ kavramına yüklediği anlamları da bu yazıya dahil edebilmeyi çok isterdik ama beş bölümden oluşan 122 sayfalık kitapta bu konu hakkında yapılan yorumlar, yalnızca ‘değilleme’ üzerine kurulu. Yani yazarımız ve görüştüğü isimler, yönetmen Ali Özgentürk, Kazak eleştirmen Dilyara Tasbulotova’ya göre kadın, pek çok filmde gösterildiğinin aksine, iyi ve fedakâr bir eş olmamalıdır, çocukları için zorluklara katlanan bir anne olmamalıdır, babasının/ağabeylerinin sözünü dinlemek zorunda kalan olmamalıdır, açık saçık gösterilerek cinselliği sömürülen olmamalıdır, erkek kılığına girip ya da erkeksi tavırlarla gösterilip kadın doğasına aykırı olmaya zorlanmamalıdır. Çok güzel; peki ‘kadın’ ne olmalıdır? Cevap, sükût…

Odakta İran sineması var

Yazar, kitabının odak noktasının, Ortadoğu’dan Türkiye ve İran, Orta Asya’dan Kazakistan ve Özbekistan, Asya’dan da Pakistan, Bangladeş, Malezya ve Endonezya olduğunu söylüyor. Bu ülkelerin nasıl ve hangi fikirle bir araya getirildiğini anlamak zor ama yazar, amacını ‘bu çeşitlilik içinde muhtemel bir ortak nokta bulmak’ diye açıklamış. Doğrusu son sayfayı okuduğunuzda bu ortak noktanın bulunup bulunmadığını, bulunduysa neresi olduğunu anlamanız güç. “Kadının Temsil Edilişi”, “Kadınlara Karşı Şiddet ve Tecavüzün Politikası”, “Bir Tür Olarak İslamcı Sinema”, “Kadınların Filmleri, Kadınlar Hakkındaki Filmler” ve “Yeni İran Sinemasının Kadın Kahramanları” başlıklarını taşıyan kitap, daha çok ‘İran sinemasında kadın’ üzerine yapılmış bir çalışmanın genişletilmiş hali gibi görünüyor. Başlıklar da bu kanıyı destekliyor; “İslam, Kadın ve Sinema” adlı bir kitapta ‘Kadınlar Hakkındaki Filmler’ başlığının bulunmasında bir gariplik yok mu sahiden de? “Bir Tür Olarak İslamcı Sinema” başlığı ise Ali Özgentürk’ün, Yeşilçam’ın ilk dönemlerine dair açıklamalarıyla çelişiyor başlı başına. Ne diyor Özgentürk: “Sunulan yaşantılar dinî motiflerle bezeliydi.(…) Yeşilçam geleneğinde, aynı İslam dininde olduğu gibi, kadının yeri yoktur. Kadın, hata yapan biridir ve hata yaptığında vücuduna zarar vererek cezalandırılması gerekir.” Yücel Çakmaklı, Mesut Uçakan ve İsmail Güneş, kitaptaki bir bölüme de adını veren dinî temelli sinema için boşuna uğraştılar demek; zaten Yeşilçam, dinin emrindeydi! Türkiye hakkında bilmediğimiz bir tespit de yazarımızdan geliyor: “… namus cinayetleri ve baskıdan kurtulmak için kadınların kendini yakması olaylarının sıradan olduğu Türkiye …” (s. 82) Tabii ki bu ilginç tespitlerden İslam da nasibini alıyor: “Kur’an’daki 114. sûre (altını çizelim ki hepsi de erkeklere hitaben yazılmıştır)…” Kazak eleştirmen Dilyara Tasbulotova’nın da diyecekleri var: “Resmen ateist olsa dahi, bir Müslüman hayli tutucu bir insandır. Rockçı olabilir, akademisyen olabilir, isterse üç Avrupa lisanı konuşabilir, ama bu özünde pek fazla şeyi değiştirmez.(…) Bir Müslüman, kadınlara karşı her zaman kayıtsız olmuştur.” (s. 17)

Baktığın değil, bakışın önemli

Şimdi, bu güzelim (!) yargılar ve yorumlar eşliğinde, böyle bir çalışmadan ne alabileceğimize, ne öğrenebileceğimize bakalım. Bir kere ‘aşırı yorum’un, çoğu kez asıl noktadan uzaklaşmamıza yol açacağını görebiliriz. İranlı yönetmen Cafer Penahi, “Daire” filminde ısrarla ‘toplumun bütün katmanlarını hesaba kattığını’ söylese de kendisiyle görüşen yazar, filmin, kadın sorunları üzerine odaklandığını yönetmene de kabul ettirmeye çalışıyor. Yazarın da övgüyle söz ettiği Metin Erksan’ın, “Kuyu” filmiyle ilgili söyledikleri ise kitabın teziyle çelişiyor: “Erksan, filmin ilhamını Kuran’da erkeğin kadına zorla sahip olmasının meşru olmadığının söylendiği Nisa Sûresi’nden aldığını söylemiştir. Erkek karısına şefkatle davranmalıdır; çünkü eğer nefret ederse, Allah’ın iyilikle kutsadığı bir şeyden nefret etmiş olur.” (s. 45) Hakeza Lütfi Akad da bir röportajında, işçi hakları ve sendikalaşmayla ilgili bir filminde, Hz. Muhammed’in bir hadisinden yola çıktığını söylemişti. Bu da yine yazının başına götürüyor bizi; baktığın değil, bakışın önemli.

Neyse ki koca kitabı, yazarıyla hiçbir ortak düşüncemiz olmadan bitirmiyoruz. Her ne kadar diğer filmler kadar üzerinde durulmasa da İran sinemasının önemli yönetmenlerinden Behram Beyzayi’nin “Küçük Gariban Başu” filmi, yazara göre en iyi İran filmlerinden. İletişim kavramına bakışı ve sadeliğiyle dünya sinema tarihinin en iyileri arasına girmeyi hak eden filmde, İran-Irak Savaşı sırasında yanlışlıkla sınırı geçip kocası savaşta olan bir kadın olan Ney’in bahçesine saklanan erkek çocuk Başu’yla Ney’in hikâyesi anlatılır. Ney, kocası savaştayken çocuklarına bakar, bahçeyle ilgilenir ve mahsulü pazarda satıp evi geçindirir. Bahçesinde saklanan ve dillerini bilmeyen Başu’yu, çevrenin baskısına aldırmadan evine kabul eden Ney, onunla ortak bir dil geliştirip birlikte yaşamayı mümkün kılar. Burada filmin kadın karakteri ne cinsel bir objedir, ne erkeksidir, ne ezilendir, ne vamptır. Aslında böyle güzel bir örnek, bir satırdan fazlasını hak ediyor. Neyse, belki de yazarın beklediği filmleri, yönetmen kızı Phyllis Katrapani çeker bir gün…

Elif Tunca
kitapzamanı
07.06.2006

Osman Fahir Seden kitabı

Çektiği sinema filmleri ve televizyon dizileriyle, TRT’nin bir dönem önayak olduğu ‘yabancı film hayranlığından’ silkinip bir Türk filmciliğinin olduğunun farkına vardıran; Osman Fahir Seden. Yapımcı, yönetmen Osman Seden’in tüm yönleri ile ele alındığı eser, Seden’in gerek sinemada gerekse televizyonda yaptıklarına yönelik bir araştırma eseridir. Gülşah Nezaket Maraşlı’nın hazırladığı eserde, ‘Osman Seden nasıl incelenir, Türk sinema tarihinin içindeki yeri nedir?’ gibi sorular cevap buluyor.

zaman kitap
07.06.2006

Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda adlı uzun denemesinde, bir kadının yazar olabilmesi için her şeyden önce geçinebilecek kadar paraya ve kendine ait bir odaya sahip olması gerektiğini anlatır. Fransız yazar Simone de Beauvoir ise sadece yazmak için değil; gerçekten yaşayabilmek için bile kendine ait bir odanın zorunluluğundan dem vurur. Kadınlığımın Hikâyesi adlı kitabının daha ilk satırlarında “On iki yaşımdayken evde kendime ait bir köşe olsun istemiş, böyle bir köşenin yokluğu yüzünden hüzünlenip acı çekmiştim.” der ve ekler: “Kolejli bir İngiliz kızının hikâyesini okumuştum o zamanlar, odasını gözümün önüne getirmiş ve ürpermiştim; bir divan, bir sıra, duvarları boydan boya kaplayan kitaplık, sıcak renklerle süslü bu dört duvarın arasında çalışıyordu kız, çalışıyor, okuyor, çay içiyor ve bütün bunları başka birine katlanmadan, tanıksız yaşıyordu; nasıl da imreniyordum o kıza!” Beauvoir söylemese de o İngiliz kızı kesinlikle Sara’dır, kitabın adı da Küçük Prenses.
1849’da İngiltere’de doğan Frances Hodgson Burnett’ın yazdığı Küçük Prenses, Hindistan’da doğup yedi yaşında İngiltere’de bir özel okula yatılı verilen Sara’yı anlatır. Sara’nın annesi onu doğururken ölmüştür. Babası ise onu okula yerleştirdikten sonra Hindistan’a döner ve birkaç yıl sonra da ölür. Zengin bir babanın tek kızı olan Sara, kendine ait bir odası, midillisi ve hizmetçisi olan, okumaya ve hayal kurmaya düşkün ilginç bir çocuktur. El üstünde tutulduğu yatılı okuldaki konumu babasının iflas haberiyle sarsılır ve imtiyazlı öğrencilikten tavan arasında yaşayan bir hizmetçiye dönüşür birdenbire. Sahip olduğu erdemler türlü aşağılama ve zorlukla sınanan Sara, tüm bunların altından başarıyla kalkar ve hak ettiği biçimde ödüllendirilir. Sara aslında prenses değildir. Gençlik yıllarındayken aristokrasinin hiç olmadığı ABD’ye göç eden Burnett, çocuklar için yazdığı bu romanda aristokratlığı genetik bir hadise olmaktan çıkarıp etik bir hadiseye dönüştürür. Tarih kitapları okumaya bayılan Sara, tahtından indirilen prenseslerin hikâyelerinden ahlaki dersler çıkarır ve bunları hakkıyla yerine getirebilmek için kendisini bir prenses olarak tahayyül eder. Sara’nın okuduğu ve etkilendiği kitapların Fransız Devrimi üzerine olması bu anlamda direkt ve zekice bir göndermedir. Sara hizmetçilik yaparken bile, ahlaki çizgisini koruduğu sürece prenses olduğuna inanır. Bileğinin hakkıyla edindiği bu unvanı korumak için büyük bir metanet gösterir.

Sara okuduğu kitaplara göre kendini oluşturur. Ona örnek teşkil edebilecek bir annesi ya da kadın bir akrabası yoktur, babası bile onun asıl kendini oluşturma yıllarında yanında değildir. Beauvoir’in kıskandığı gibi lüks döşemeli ya da değil, Sara’nın tanıksız yaşayabileceği ve kendini inşa edebileceği oda onun yegane ailesidir. Sara, koşullar ne olursa olsun metanetini kaybetmeyen, zor durumlarda bile ahlaki kıstaslarından ödün vermeyen, yalnız kalmayı bilen küçük kızların en birincisidir. Böyle olsun istenen bütün küçük kızların da birer Sara’sı, Küçük Prenses’i olmalıdır.

kitapzamanı
07.06.2006

Usta yazar Beşir Ayvazoğlu'nun kaleminden mükemmel bir şehir kitabı... Bursa'dan İstanbul'a Türk Cumhuriyetlerinden şehir kültürü kavramına kadar muhtelif konularda yazılmış önemli yazılarla karşı karşıyayız. Çok gezen mi bilir çok okuyan mı sorusunun cevabını da bulabilirsiniz bu kitapta; cevap; hem gezip hem okuyan!..