Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
nihat058 Tarafından Yapılan Yorumlar
Arjantin’den Avrupa’ya bir yolculuk... 25 yaşında bir gencin var olma mücadelesi... Avrupa’da onu bekleyen şiddetli yoksulluk, yalnızlık ve başıboşluk... Hector Bianciotti’nin hayat hikâyesini anlattığı romandan, "Aşkın O Çok Yavaş Adımı"ndan söz ediyoruz. Daha önce "Gecenin Güne Anlattığı" isimli romanında Arjantin’deki günlerini yazmıştı Bianciotti, şimdi de hayatının başka bir dönemini paylaşıyor okuyucularıyla. Bu yaşlı kıtada geçirdiği ilk günleri, Fransızca tarafından evlat edinilme öyküsünü... Ana kucağından, anadilinden uzak, yardım arayarak ayakta ve dimdik durmaya çalışan bir gencin hikâyesini... Bir özgürlük hikâyesi bu. Üstünden yıldızlar, ünlü kişilikler geçen güçlü bir hikâye.
Hector Bianciotti, geride kalmış açlık ve gençlik günlerini okuyucusuyla paylaşırken, ince, derin ve edebî bir dil kullanıyor elbette. Yazarak, kendi hayatını temize çekiyor bir anlamda. Fransa’nın, Fransızca’yla sonradan akraba olan, bu dil ustası hayata dair önemli şeyler söylüyor romanında. Hepsinden önemlisi de şu galiba: gitgide gürültülü bir hal alan hayatın içinde "aşkın o çok yavaş adımı"nı hâlâ duyabilenler yeni bir başlangıca selam verebileceklerdir. O zaman selam olsun sana, Hector Bianciotti!
Hayata aşkla karşı koyanların romanı bu. Kaderin sillesini yemiş, yaralı insanların romanı… Ama dirençlidir kahramanlarımız, hayata gülümseyerek bakarlar yine de… Şili Pinochet’ten sonraki günleri yaşamaktadır. Victoria Ponce, babası dikta döneminde öldürülmüş bir genç kızdır, en büyük hayali Santiago Belediye Balesi'nde dans etmektir. Ángel Santiago, at hırsızlığından hapse düşmüş, ağır bir cezanın ardından yeniden gün ışığına kavuşmuş bir gençtir. İhtiyar Vergara Grey ise usta bir hırsız. İşte bu üç farklı insanı bir araya getirir "Victoria’nın Dansı".
Ünlü Şilili yazar Antonio Skármeta’ya dünyanın sayılı edebiyat ödüllerinden biri olan Planeta’yı kazandıran "Victoria’nın Dansı" iyimser bir roman. Belki de yazarının iyimserliği kahramanlara yansıyan. O da yoksul bir Şilili ne de olsa!.. Gücünü, tıpkı kahramanları gibi yaşama tutkusundan alıyor. Ve dayanışmaya inanıyor. Yakında sinemaya da uyarlanacak olan "Victoria’nın Dansı" sağlam ve etkileyici hikâyesiyle olduğu kadar, Skármeta’nın kusursuz anlatımıyla da sizi büyüleyecek. Yazarın "Ateşli Sabır" adlı romanının da "Postacı" ismiyle sinemaya uyarlandığını ve Oscar’a kavuştuğunu da söylemeden geçmeyelim. Skármeta, sinematografik romanların yazarı anlayacağınız. Yani, keyifli bir edebiyat şöleni sizi bekliyor!
Simonidis, bu kez İskenderiye’de. Ünlü Yunan yazar Stratis Tsirkas’ın "Başıboş Kentler" üçlemesinin son romanı Kudüs ve Kahire’den sonra bu kez İskenderiye’de geçiyor. 1942-44 yılları arasında geçen romanın ana kahramanı Simonidis, Yunanistan’daki direnişe destek olmak için 2. Tugay’dan kaçıyor. Annesi İskenderiye doğumlu olan kahramanımızın şehirde bulunma nedeni de 2. Tugay’ın dağıtılmasıyla ilgili olayları araştırmak ve kenti incelemek… Kaçak olarak geldiği kentte hem Yunan donanmasının yükselmesine, hem de ideolojik çalışmalara katkıda bulunuyor.
Tsirkas’ın, Cunta döneminde ülkesinde yasaklanan eseri "Başıboş Kentler", sığınmacıların, kaçakların, casusların kol gezdiği, herkesin kendi karabasanlarıyla boğuştuğu, kendi ihanet ve günahlarıyla yüzleştiği, aşkların, dostlukların zorlukla yaşandığı, doğruların yolunu şaşırdığı bir roman. 60’lı yıllarda kaleme alınmış bu üçlemenin diğer iki kitabını okuyanlar, metinde Kavafis ve Eliot’un ruhunu zaten gördüler. Görmemiş olanlar ise bu düş fırtınasında kendilerini kaybedecekler.
On altı yaşında kendine güvensiz, bedeninden ve varlığından ürken, arkadaşsız, yalnız bir genç kız kendisinin tam tersi bir kıza rastlarsa ne olur? Hele o kız, önce yatağını, sonra ailesini, sonra da tüm hayatını ele geçirirse? Kısa ve etkili kitaplarıyla tüm dünyada haklı bir üne ve geniş bir okur kitlesine sahip olan Amélie Nothomb’un Dişi Şeytan adlı romanı böyle bir hikâyeyi anlatıyor.
Bir insanın diğer bir insana nasıl üstünlük sağlayabileceğinin ya da bir insanın başka bir insanı nasıl parmağında oynatabileceğinin hikâyesi de denilebilir "Dişi Şeytan"a. Yaşananlar arkadaşlık adıyla başlayıp, kurban-cellat ilişkisine dönüşüyor. Aslında bu kitap hiç güzel bir şey söylemiyor. İnsanlığa duyulan güveni yıkıyor, aileye bile sığınamıyor bu romanda okur. Ana kahramanımız Blanche’ın duyduğu yalnızlık ve solgunluk insanın içine işliyor, acıyı derinden hissettiriyor. Ama melonkoliye izin veren bir roman da değil "Dişi Şeytan", acıların içinde küçük bir mutluluk çatısı da açılıyor sığınmak için. Tüm Nothomb kitapları gibi akıcı, sahici ve temiz diyaloglarıyla akıp gidiyor. Ve geriye iyi bir roman okumanın doyurucu hissi kalıyor.
Çağdaş İsrail edebiyatının en önemli temsilcilerinden birinin hayat hikâyesidir anlatılan. Savaşın perişan ettiği bir kentte, Kudüs’te büyümüştür çocuk. Annesi intihar etmiştir. Babası bir akademisyendir. Toplumun ve ailesinin baskısından kaçar ve İsrail’deki bir kibutza katılır. Adını değiştirir, evlenir, çocuk sahibi olur ve sonunda hem bir yazar hem de İsrail politikasının aktif bir üyesi haline gelir. O yazar Amos Oz’dur. İsrail’in en çok okunan edebiyat eserlerinden biridir yarattığı da: "Aşk ve Karanlık".