Toplam yorum: 3.284.424
Bu ayki yorum: 5.930
E-Dergi
sevvallsirin Tarafından Yapılan Yorumlar
Bu eser, tarih kitabından ziyade İstanbul’un üç asırlık ruhuna açılan, tozlu vegörkemli bir pencere gibi. Ahmet Refik’in titiz notları eşliğinde gravürlere bakarken, sadece binaları değil, binaların içinde geçen hayatları, yitip giden estetiğin yasını, bir şehrin nasıl adım adım kabuk değiştirdiğini görüyorsunuz.
Melling’in çizgilerinde Boğaziçi’nin bakir kıyılarını, Sadabad’ın meşhur eğlencelerini seyrederken; Altınay’ın rehberliğinde bir seyyahın hayranlığıyla bir tarihçinin sadakati arasında gidip geliyorsunuz. Eserin en çarpıcı yanı, gravürlerin sunduğu "kartpostal" güzelliğini, yazarın arşiv belgeleriyle harmanlayarak ete kemiğe büründürmesi. 1553’ten 1839’a uzanan bu yolculukta; sarıkların yerini fese, ahşap sahilsarayların yerini kışlalara bırakışını izlemek hem büyüleyici hem hüzünlü. İstanbul’un bugünkü kaosunun altında yatan o zarif iskeleti tanımak isteyen herkes için, bu kitap bir başucu rehberi. Zamanın sustuğu, sadece çizgilerin ve hakikatin konuştuğu nadir bir çalışma.
Mehmed Rauf, Menekşe ile okuru bir kez daha 'ruhun labirentlerine' davet ediyor. Eseri okurken Hüseyin Bülend’in şahsında, insanın elindekine yabancılaşmasını ve hep 'başka bir yerde' olan mutluluğu arayışını iliklerime kadar hissettim.
Romanın en çarpıcı yanı, sadece 60-70 sayfada devasa bir melankoli atmosferi kurabilmesi. Bülend’in mektuplar üzerinden inşa ettiği o hayali aşk, aslında gerçeklikten kaçmak isteyen her insanın sığındığı bir liman gibi. Yazar, 'Violet' imgesiyle hem Batılı bir modernizmi hem de ulaşılamayanın verdiği o tatlı acıyı çok naif işlemiş. Eylül kadar ağır olmasa da, psikolojik tahlillerin keskinliği bakımından ondan aşağı kalmıyor.
Özellikle mektup tekniğinin kullanımı, hikâyeyi bir 'itirafname' havasına sokmuş. Eğer insanın kendi içindeki o bitmek bilmeyen hayal-hakikat çatışmasını ve yalnızlığını bir aynada izlemek isterseniz, Menekşe tam o ayna. Kısa ama etkisi günlerce süren, hüzünlü bir sonbahar akşamı gibi...
Halid Ziya denince akla gelen o devasa, trajik romanların gölgesinden sıyrılıp 'Bir Sevda Hikayesi'ne sığınmak, bir fırtınadan çıkıp loş ve huzurlu bir odaya girmek gibi. Kitapta özellikle 'Altın Nine' öyküsü, yazarın o bildiğimiz melankolisini bu kez çok daha şefkatli ve insani bir yerden sunuyor. Karakterlerin iç dünyası o kadar titiz işlenmiş ki, 1900’lerin başındaki bir İstanbul evinin ahşap gıcırtısını ve o eski zaman hüzünlerini yanı başınızda hissediyorsunuz.
Uşaklıgil’in ustalığı burada saklı: Büyük felaketler yerine, gündelik hayatın içindeki sessiz vedaları ve küçük mutlulukları 'modern birer destan' gibi anlatıyor. Realizmin soğukluğu, yazarın şiirsel diliyle birleşince ortaya hem sahici hem de büyüleyici bir atmosfer çıkmış. Bu eser sadece bir hikâye seçkisi değil; zamanın elimizden kayıp gidişine, yaşlılığa ve köklere dair yazılmış sessiz bir ağıt niteliğinde. Modern öykücülüğümüzün neden bu temeller üzerine yükseldiğini anlamak için muazzam bir durak.
Hüseyin Rahmi’nin Toraman’ı, okuru ahlaki labirentin içine hapsediyor. Kendimi roman sayfalarından ziyade, mahalle aralarında herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle konuşamadığı yasak gerçeklerin ortasında buldum. Şuayip Efendi’nin trajikomik gençlik illüzyonu ile Aziz’in çiğ ve dizginlenemez öfkesi arasındaki gerilim, insan doğasının karanlık köşelerine ışık tutuyor.
Beni en etkileyen, yazarın Emile Zola vari keskin gerçekçiliği bizim İstanbul’un dedikodulu mahalle kültürüyle bu kadar doğal harmanlamasıdır. Romanda karakterlerin zaafları o kadar çıplak ve insani ki, bir noktadan sonra yargılamayı bırakıp insanın içindeki bastırılamayan hayvani dürtülerin gücü karşısında ürperiyorsunuz. Toraman, sadece bir aile faciası değil; toplumsal maskelerin, biyolojik gerçekler karşısında nasıl paramparça olduğunu gösteren sarsıcı bir ayna. Modernleşen toplumun kıyısında kalmış, köhneleşmiş değerlerin ve insani arzuların bu kadar cesurca çarpıştırılması tek kelimeyle hayranlık uyandırıcı.
Hüseyin Rahmi, Gulyabani ile sadece bir korku hikayesi anlatmıyor; adeta bir toplumun röntgenini çekiyor. Romanı okurken Muhsine’nin saf korkusuyla irkilip, Çeşmifelek ve Zevşeker’in o eşsiz 'İstanbul ağzı' atışmalarıyla kahkahalar atıyorsunuz. Yazarın ustalığı da tam burada: Sokağın sesini kağıda dökerken, batıl inançların insan zihnini nasıl bir hapishaneye çevirdiğini büyük bir maharetle gösteriyor.
Gotik edebiyatın kasvetli atmosferini bizim Sarıyer’in ıssız çiftliklerine taşıyan eser, finaliyle tam bir 'akılcılık' manifestosu sunuyor. Doğaüstü sandığımız her canavarın arkasında aslında insan hırsının ve cehaletin yattığını görmek, bugünün dünyası için bile hâlâ çok taze bir ders. Hüseyin Rahmi, korkuyu bir araç olarak kullanıp bizi rasyonalizmin ışığına çıkarıyor. Hem dönemin dil zenginliğini tatmak hem de 'insan neden korkar?' sorusuna edebi bir yanıt bulmak isteyen herkesin, bu maskeli baloya mutlaka katılması gerektiğini düşünüyorum.