Toplam yorum: 3.284.924
Bu ayki yorum: 6.430

E-Dergi

BETÜL BOZKURT

Depolanmış duygularla dolu egzotik bitki yatağı. 1993 doğumlu, St. Victorlu Hugo insanı. Jeoloji Mühendisi, şantiye ve mutfak şefi. Tabiata ve kitaba bağımlı düşünürken yazmış bulunmuş biri. Sanat Tarihi, Arkeoloji, Mitoloji sever. Öykü ve şiirle büyüyen "küçücük kanatlı bir ruh, bir Psyche."

BETÜL BOZKURT Tarafından Yapılan Yorumlar

Osamu Dazai (1909 - 1948) Modern Japon Edebiyatı'nın en önemli yazarlarından biridir. Otuz dokuz yıllık yaşamına pek çok eser sığdıran Dazai, sonradan aristokrat olan bir ailenin on iki çocuğundan biri olarak dünyaya gelir. İlerleyen yaşlarında Fransız Edebiyatı Bölümü'nde okuma tercihi, Marksist eylemlerin içinde yer alması ve çarpık ilişkileri yaşamındaki önemli sayılacak devrimlerdir. Yaşamının pek çok evresinde intihar teşebbüslerinde bulunan Dazai, kırk yaşına varmadan, uzun "intihar mektubu" İnsanlığımı Yitirirken'i tamamlayarak sevgilisi ile birlikte intihar eder ve sonunda varoluş sancılarından kurtulur.

İnsanlığımı Yitirirken, Modern Japon Edebiyatı'ndaki önemli bir tür olan I Novel (Ben Roman) türünde sınıflandırılır. Ben Roman, Natüralist gelenekten doğan, bireyin merkezde yer aldığı, ben anlatıcı ve kahraman bakış açısının hakim olduğu, toplumun kokuşmuş bireylerini; yoksullar, alkolikler, fahişeler ve özellikle işçi sınıfını anlatan önemli bir akımdır. Yazarın öz yaşamındaki sahnelerin yoğrulup yarı otobiyografik şekilde anlatıldığı Ben Roman'da kahraman yazarın ta kendisidir.

İnsanlığımı Yitirirken, giriş, üç hatırat ve kapanış bölümlerinden oluşan, Dazai'nin itiraf dolu intihar mektubudur. Daha çocukluk ve ilk gençlik yıllarında öğrendiği ahlâk mekanizmasına ters düşen aile davranışları, romanın başrolü Yozo'da derin izler bırakır. Hakikatle erken tanışmasına bir panzehir olarak "soytarı" yaratan Yozo, bu soytarının arkasına saklanarak yaşamını sürdürür. Yozo'nun yalnızlığı, korkaklığı, kendini ifade etme güçlüğü yarattığı alter ego "soytarı"da görülmez. Saklanarak yaşamanın bir sonucu olarak yaşamı boyunca soytarısını yakalatma korkusuyla mücadele eder.

Dazai'nin yaşadığı dönem Japonya için son derece kritik bir dönemdir. Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları halkta derin tahribatlar yaratırken, Dazai eserinde bu konuya neredeyse hiç yer vermez. Osamu Dazai için önemli olan bireydir ve en büyük savaşını birey ve toplum yargılarını yerle bir etmek üzere verir. Yalnız, yabancı, öteki, topluma ait olamayan ama onun gibi yığınların birleşerek toplumu oluşturduğu bir dünyada anlattığı yalnız birey, "ben" dir.

İnsanlığımı Yitirirken'i İthaki Japon Klasikleri'nin 7. Sayısı olarak Peren Ercan çevirisi ile okudum. Çevirmenin Türkçesine güveni ve emeği ile uzak olduğumuz bir dili ve dünyayı son derece akıcı bir şekilde okuma şansına sahip oldum. Dazai, yarattığı anti kahramanın ta kendisi ve bizlere çok da uzak değil. Karanlık ama önemli sorularla dolu bu eserin okunmasını kesinlikle öneririm. Herkese keyifli okumalar.
Amerikalı Romancı Madeline Miller'in 2011'de yayınlanan ve Orange Ödülü'ne layık bulunan ilk romanı Akhilleus'un Şarkısı, konusunu Antik Yunan'dan almıştır. Tarihin en ünlü savaşlarından Troya Savaşı'nın anlatıldığı İlyada Destanı'ndan yola çıkan yazarın, Akhilleus'un Şarkısı'nı yazması Troya Savaşı gibi on yıl sürmüştür. Yazar bu sırada Yunanca ve Latince öğretmekle meşguldür ve romanında o günleri adeta yeniden yaşatır.

Bugün, "Epik şiirin en ünlü örneği nedir?" diye sorulsa kuşkusuz herkesin aklına ilk olarak Homeros'un İlayda Destanı ve ardından Odysseia Destanı gelecektir. Epikle ilgilenmeyen, mitoloji temeli olmayan okurların dahi beyaz perdeden bildiği bu hikâyelerin günümüze kadar korunabilen kalıntılarına baktığımızda pek çok sorunla karşılaşırız...

İlyada Destanı, "Söyle tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus'un öfkesini söyle" dizesiyle, bir öfke ile başlar ve Troya Kralı Priamos'un oğlu Hector'un ölüm töreni ile son bulur. Troya Savaşı'nın yalnız 51 gününü kapsayan ve 16.000 dizeden oluşan İlyada Destanı'na ne yazık ki Troya Savaşını tam anlamıyla yansıtıyor diyemeyiz. Savaş zaten başlamış ve sürmektedir, Paris ve Helene aynı yatakta uyumakta ve Agamemnon'un Akhilleus ile iktidar yarışı devam etmektedir. İlyada'ya farklı bir isim ararsak, olay örgüsü ve teması bakımından "Akhilleus'un Öfkesi" demek zannımca daha doğrudur. Yüzyıllardır şekil değiştiren bu destanın aslını bilemediğimiz için isim öneri cüretimin mazur görüleceğine eminim. İlyada'da karakterlerin soy bağları, savaşın nedenleri ve gelgitleri, tanrıça, tanrı ve tanrısoyluların savaşın seyrindeki ağırlıklarıyla, İlyada sadece bir sahnedir; başını ve sonunu bilmediğimiz bir sahne. Eğer Hollywood yapımı bir Troya filmi, ya da ilgili Netflix dizisi izlemediyseniz Tahta At savaş taktiğini bile bilemez ve anlam veremediğiniz bu yarım savaşın yanıtını Odysseia'da ararsınız. Odysseia sizi bir nebze aydınlatır ama yine boşluklar olacaktır ve bilme isteği sizi Antik Yunan Trajedileri ile buluşturur çünkü yanıtlar seçkisi Eshilos, Sophokles ve Euripides'in eserlerindedir.

Akhilleus'un Şarkısı'nı iki türlü okumak mümkündür. İlki Homeros'un destanlarını okuyup, mitolojik alt yapıyla konuyu zaten bilip, yeni bir anlatıcıdan dinlemek isteyerek yapılan okumadır. İkincisi ise henüz genç yaşlardaki okurların epik gelenekle tanışmadan, modern bir edebi örnek üzerinden İlyada Destanı'nı okumasıdır. Her ikisinin de çok lezzetli olacağını ve sevildiği takdirde matruşka bebekler gibi doğurdukça yepyeni kitaplar doğuracağını içtenlikle söyleyebilirim.

İlyada Destanı'nda anlatılanlar ve isim sorunundan yola çıkarak, bu destana "Akhilleus'un Öfkesi" dememle Madeline Miller'in çıkış noktasının da aynı olduğunu kitaba başlar başlamaz görebilirsiniz. Hikâye Akhilleus'un hikâyesidir, hatta Akhilleus'un Şarkısı adeta bir Akhilleus biyografisidir. Destanla uyum içinde ilerleyen roman, sevgi, dostluk ya da eşcinsel birliktelik olarak nitelenen Akhilleus ve Patroklos etrafında şekillenmiştir. Patroklos, Akhilleus'un hayatının en önemli insanıdır demek asla abartı olmaz ve bu Şarkı ya da Öfke, Patroklos uğruna söylenmiş ve neticede bir kentin çöküşüne sebep olmuştur.

Miller'in kitabı hem çıkış noktası, hem bakış açısıyla nefis bir anlatı hediye ediyor günümüz okuruna.Epik tüm saflığıyla, gerçekçiliğiyle bizi doğaya geri döndürür. Unutulmamalı ki İlyada Destanı, sadece bir epik şiir örneği değildir: İstanbul'un Fethi'nden, Birinci Dünya Savaşı'na, hatta günümüze dek bitmeyen bir kinin tohumudur. Bugün ne Hector'un öcünü alan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ne de Agamemnon Zırhlısı ile o köhne zihniyeti devam ettiren emperyalist güçleri göz ardı edebiliriz. Ülkemizde çok kıymetli çevirmen Azra Erhat ve şair A. Kadir'in aslına uygun yaptığı İlyada ve Odysseia çevirileri Anadolu insanlarına verilmiş en güzel hediyelerdendir. Öyle sanıyorum ki Miller de öğrencilerine mitolojiyi sevdirmek, epik okurken karşılaşılan güçlükleri önlemek adına daha kolaylaştırılmış bir okuma sunuyor epiği romanlaştırarak.

Kahramanlık hikâyelerini seven, mitolojiye ilgi duyan ya da temkinli yaklaşan genç, yaşsız her okuru bu maceraya davet ediyorum. İlyada'dan sonra yeni bir bakış açısı kazanabilir ya da çok korkulan mitolojiye girmek için güzel bir başlangıç yapabilirsiniz. Ve mutlaka ama mutlaka bu toprakların ozanı Homeros'u okuyalım ve Miller'le de yâd edelim.

Biricik Akhilleus'un çok sevdiğim sözleriyle:

"Bir zamanlar düşünürdü göğsümde yüreğim..."
(Homeros- İlyada, XIX -330)

Keyifli Okumalar!
20. yüzyılın ilk yıllarında doğan Ahmet Hamdi Tanpınar, şair, yazar, edebiyat tarihçisi, akademisyen ve siyasetçidir. Kadı olan babasının görevi nedeniyle çocukluk ve ilk gençlik yıllarını çok farklı şehirlerde geçirmiştir. Tanpınar'ın yaşamının ilk yıllarında tanıştığı farklı kültürler, düşünce dünyasında ve eserlerinde büyük yer etmiştir. İlk kez 1941 yılında Ülkü mecmuasında dizi olarak yayınlanan şehir anlatıları, 1946'da Konya'nın da eklenmesiyle Beş Şehir olarak kitaplaştırılmıştır ve kitap zaman içinde pek çok düzenlemeden geçmiştir. Ağustos 1976'da Dergah Yayınları'ndan ilk baskısı yayınlanan Beş Şehir, 2023 yılı itibariyle 57. Baskısı ile okurlara sunulmuştur.

Cumhuriyet'in ilk öğretmenlerinden olan Tanpınar'ın Beş Şehir adlı eseri çocukluğunda yaşadığı Ergani - Madeni, Sinop, Kerkük ve Musul gibi babasının görevi sebebiyle bulunmak zorunda olduğu topraklarda geçmez. Beş Şehir Tanpınar'ın öğretmenlik yaptığı dört şehir ve Bursa'da geçer. Tanpınar, Cumhuriyetin ilk yılında, henüz 21 yaşındayken Erzurum'da edebiyat öğretmenliğine başlar. Üç yıl sonra 1926'da Konya Lisesinde, 1927'de Ankara Lisesinde, 1930'da Ankara Gazi Terbiye Enstitüsünde ve 1932'de İstanbul'daki Kadıköy Lisesinde öğretmenlik yapar. Beş Şehir tam da bu şehirlere yaptığı ziyaretlerin ve entelektüel birikiminin tortusudur. Beş Şehir'de Tanpınar'ın deneyimleri öğretmenlik dönemlerinin aksine akronolojik olarak, Ankara, Erzurum, Konya, Bursa'da Zaman ve İstanbul olarak verilir.

Beş Şehir salt bir seyahatnâme yahut gezi yazıları dizisi değildir. Tanpınar sıklıkla Evliya Çelebi'ye atıflarda bulunsa da ne Tanpınar bir gezgin, ne de Beş Şehir bir gezi anlatısıdır. Bu bakımdan deneme sınıfında değerlendirilmesi daha doğrudur. Tanpınar, Beş Şehir'de, tarih, zaman, mekan, sanat ışığıyla, sosyolojik unsurları ve kendi deneyimlerini birleştirmiş ve bu birleşim tam da bu topraklar için kritik bir dönem olan Cumhuriyet döneminde meydana gelmiştir.

Beş Şehir, ilk olarak Ankara'nın Milli Mücadele yılları sonrasında yıpranmış ve yeniden doğmayı bekleyen hali ile başlar. Ankara yalnız Cumhuriyet'in başkenti değildir elbette, bedenini bu toprakların oluşturduğu Kibele, kaç nesil emzirmiştir kim bilir dolu dolu göğüsleriyle. Tanpınar'ın kitapta görece daha az yer verdiği Ankara yepyeni bir gün doğumunu izlemeye davet ederken, seyre durulacak kul yapılarından uzaktır aynı zamanda. Haliyle yazarın, "Fakat Osmanlı hiçbir zaman Selçuk gibi yapıcı olmadı." eleştirisi dikkate değerdir.

Erzurum, Tanpınar'ın ilk kez gittiği bir şehir olmasa da genç öğretmen için çok önemli bir karşılaşma mekânıdır: Ata ile tanışma. Kurtuluş Savaşı'nda kilit öneme sahip, yüksek rakımlı Erzurum'da Tanpınar diğer şehirlere nazaran daha çok insana odaklıdır. Pek çok kültürü birleştiren Erzurum'un savaş kalıntısı insanlarının türlü maceralarla bir Odysseius gibi dönüşüne, halkın kast içindeki varlık biçimlerine, mimari ve sözlü sanatlarına değinir Tanpınar. Billur Piyale ve Yemen türküsü sözlü sanatta en güzel örneklerdendir. Savaşın yaralarını henüz saran Erzurum bir de depremle sarsılır. Bu korkunç kaderi yenecek yine Erzurum'un ruhu bütün halkıdır. Ve Ata asla yalnız bırakmaz Kurtuluş şehrini. Genç ve heyecanlı Tanpınar'a kilit sualler yöneltir Mustafa Kemal Atatürk. Kitabın bu bölümüne özellikle dikkat edilmesi gerekmektedir, çünkü Tanpınar'ın "yeniye karşı beslenen iştiyak" tabirini en iyi Atatürk ile karşılaşmasıyla hissedebiliriz.

Anadolu'nun yüksek ruhlu şehirlerinden Konya'dır üçüncü şehir. Konya hem Selçuk mimari hazineleri hem de Mevlânâ, Şems, Yunus üçgeniyle ele alınarak Tanpınar'ın nefis anlatımına mahzar olan bir şehirdir. Ama yetmez, Tanpınar'a büyük hayranlık beslemeye itecek bir de halkın sesi vardır. Konya Hapishanesi'nden yüzünü bile görmediği kadın mahkumların çığırdığı "Gesi bağlarında bir top gülüm var" türküsü...

Eğer Tanpınar bir tek şehir ile yetinseydi bu şehir kesinlikle Bursa olurdu. Beş Şehir'in en güzel ve İstanbul'dan sonra en geniş hacim kaplayan ancak İstanbul'dan da önemli bölümü: Bursa'da Zaman'dır. "Bursa'da ikinci bir zaman daha vardır."

"Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında."

Bursa'da Zaman şiirinin bir çözümlemesidir adeta şehrin anlatımı. Eski Osmanlı başkenti Bursa, doğanın büyük bir şans bahşettiği ve Osmanlı'nın fetih ruhuyla özenle inşa ettiği büyük bir sanat eseridir. Tanpınar'ın modernleşme arifesinde çektiği sancıların bir bir yansıtıldığı satırlar Bursa'da geçer. Bursa hem mimarisi hem kültürel altyapısı ile Türkiye'de bulunan yabancı gezginlerde dahi gizlenemez bir hayranlık bırakır. Andre Gide bunlardan biridir. Gide nedeni bilinmez bir şekilde İstanbul güzelliğini yadsırken Bursa'da hislerini saklayamaz. Yeşil Camii için : "zekânın kemal hâlinde sıhhati" der. Tanpınar'ın Erzurum'daki yeni eğitim sistemi için hevesli halini Bursa'da eski sanat eserleri karşısında hüzne dönüşmüş olarak buluruz. Türkiye'de zaman bir şehir olsaydı, hakikaten Bursa olurdu. İlk kez Bursa'yla karşılaşan herkesin hissedebileceği gibi...

Beş Şehir'in sonuncusu ve en çok yer verilen bir diğer Osmanlı başkenti İstanbul. İstanbul'da hem bir tarih yolculuğuna çıkarır Tanpınar hem de kendisi için çok önemli olan kültürel dünyasına şekil veren yüzlerle tanıştırır okurları. İstanbul bir devlet başkenti olduğu kadar kültür başkentidir. Yaşadığı savaşlar, fetihler, depremler, yangınlar şehrin yüzünü çok defa değiştirse de İstanbul daima güzeldir: "Çünkü, İstanbul sadece abide ve âbidemsi eserlerin bol olduğu şehir değildir. Şehrin tabiatı bu eserlerin görünmesine ayrıca yardım eder. İstanbul her süsün, her kumaşın kendisine yaraştığı, ayrı ayrı hususiyetlerini açtığı o cömert yaratılışlı güzellere benzer."

Beş Şehir Ahmet Hamdi Tanpınar'ın tarihsel ve sanatsal bakış açılarının edebi ustalıkla perçinlendiği önemli bir deneme. Tanpınar eserinde bu ülkenin önemli şehirleri ile Malazgirt'ten Cumhuriyet'e aldığı yolları, kazanımlarını, inşa ettiklerini, yitirdiklerini, göğsünde beslediği yüzlerce sanatkârı, daima yoksul halkını güçlü diliyle aktarıyor. Doğunun ve batının sanatını içmiş olan yazar, mitolojik imgelemelerle zenginleştirdiği olayları resmin ve müziğin daima canlanıverdiği bir gökyüzüne taşıyor. Eserinde Türkiye'ye gelen pek çok gezgin ve sanatçıdan, Evliya Çelebi, Lamartine, Gide, Théophile Gauter, Lady Craven, Pierre Loti'nin izlenimlerine de değinen Tanpınar bu ülkenin tam anlamıyla farkında olan bir ferdi.

Bugün, Tanpınar'ın kültürel perspektifi ile yitirilen zaman mı yoksa zamanla yitirdiklerimiz midir? sorusunu soruyorum. Beş Şehir, güçlü bir mirasla yeniden doğmaya çalışan bir milletin yitirildiği düşünülen ruhu için yazılmış bir modernizm ön eleştirisi. Bu eleştirinin göz ardı edildiğini bugün görüyor olsak da hâlâ bize söyleyecekleri var. Ve Tanpınar ne geçmişin özlemini duyuyor ne de yenilikten korkuyor. Tanpınar'ın en büyük korkusu ruhun yitirilmesi ve ruh, ne zamanın içinde, ne de büsbütün dışında. Ve İnsanlık Babil kulelerinden hiçbir zaman vazgeçmiyor. Neticede Tanpınar tam anlamıyla bir huzursuz ve bu sayede Beş Şehir gibi muazzam bir eseri okuyabiliyoruz.

Beş Şehir son derece yoğun bir kitap; çok kez karşılaştığım yorumlarda Tanpınar dilinin ağırlığından bahsederek okurlar uyarılıyor haklı olarak. Tanpınar'ın güçlü sözcük hazinesiyle son derece lezzetli bir anlatımı var ve genç yaşlardaki okurların da korkmadan bu serüvene katılmalarını öneririm. Pek çok kelimede tökezlenilecektir ancak ayağa çok daha güçlü kalkılacağına eminim. Tanpınar'ın Beş Şehir'inin mutlaka okunması gerekiyor, özellikle gençlerin. Günümüzde artan imkanlarla yurtiçi ve yurtdışı gezginlerinin sayısı günden güne çoğalırken, tam da Tanpınar'ın geçmiş özlemini duyacağımız pek çok aksi durum da bulunmakta. Ruhunu yitiren şehirler kadar ruhsuzca gezen insanlar... Sırf birkaç fotoğraf için anı yaşayamadan ve gerçek bir anı biriktiremeden tüketen insanların, dijital hafızaları yok oluverdiğinde geriye hiçbir şey kalmayacak belki de. Tanpınar, deneyimleriyle çok önemli bir yol gösterici. Bir şehri anlamak için ne kadar zaman gerekir? Anlamak için çabalarken geriye baktığımızda zamanın sildikleri ile karşılaşmayacak mıyız yine? Zaman büyük bir silgi ve ruhsuz insanlar da onu çok iyi kullanıyor. Ve ben hâlâ deneyimlerin özgül ağırlığına inananlardanım.

Tanpınar'ın diğer eserlerinde de gördüğümüz modernizm karşısındaki çürük duruşa getirdiği eleştirisi Beş Şehir; bir yitirilen zamana sıkışmışlık baş yapıtı. Her daim okunacak, bizim gerçeğimiz.
Ortapia Projesi'nin kurucusu Sinirbilimci Serkan Karaismailoğlu'nun Mater Serisi: Pia Mater- Dura Mater- Arachnoid Mater isimlerini taşıyan üç nöro-romandan oluşmaktadır. Kitaplar, daha kapağını aralamadan evvel tıp, biyoloji ve özellikle Sinirbilim dallarında ihtisas yapanlar için ilk mesajını vermektedir. Biz düşünen deli memelilerin, beyin ve omuriliğini sarmalayan üç zar: sert zar (dura mater), örümceksi zar (araknoid mater) ve ince zar (pia mater) olarak adlandırılır. İlk kez 2019 yılında yayınlanan Pia Mater'in arka kapağında yazdığı üzere, seri, Nöro-Roman denemelerinin ülkemizdeki ilk örnekleridir. Ortapia Projesi ile amaçladığı gibi yazar, Nöroloji'yi okurlarına kurmacayla da sevdirmek istemektedir.

Nöro-Roman: Sinirsel gerçeklerin, belli bir kurgu ve hayali karakterler eşliğinde okuyucuya sunulduğu bir roman türüdür. (Arka kapaktan)

Türkiye sınırlarından uzaklaştığımızda bu alandaki örnekler :

1- Beyindeki Hayaletler - V. S. Ramachandran, Sandra Blakeslee
2- Karısını Şapka Sanan Adam - Oliver Sacks
3- Müzikofili - Oliver Sacks
4- Incognito: Beynin Gizli Hayatı - David Eagleman
5- Beyin Yaşlanır mı? Vücut Yaşlanırken Beyin Hücreleri Ölür mü? - Andre Aleman
6- Neil'in Beyniyle Konuşmalar - William H. Calvin, George A. Ojemann
7- Descartes'ın Yanılgısı- Antonio R. Damasio
8- Subliminal Bilinçdışınız davranışlarınızı nasıl yönetir?- Leonard Mlodinow kitaplarıdır.


Pia Mater başlangıçtaki 0. Bölümle birlikte 47 Bölümden oluşmaktadır. Her bölüm yazarın seçtiği popüler kültürden fazlasıyla aşina olduğumuz aforizmavari cümlelerle açılır. 0. Bölümün mesajının en önemli mesaj olduğu söylenebilir. Yazar, ilk önce karakter ağını çizer ve sonra onları birer birer karşılaştırıp çarpıştırır. Karakterlerine bilimsel isimler veren yazar, pek çoğu fizyoloji ve nöroloji ile haşır neşir olan karakterlerinin duygu durum değişikliklerine kendi üsluplarınca bilimsel birer açıklama getirir. Kitabın sonunda da kurguda yer alan bilimsel atıfları açıkladığı bir kaynakçaya da yer vermiştir.

Maddenin en küçük yapı taşından insan fizyolojisine, insandan aileye ve topluma, kimilerince mucizevi sayılan ağlarla bağlı bir karmaşa içindeyiz. İncecik mucizevi bir zarın işlevini çözmek kadar insanların eylemlerinin açıklanması da son derece güç... Serkan Karaismailoğlu, Pia Mater'de çocuk yaşta toplumun dışına itilenler ve topluma kazandırılanları aynı sahneye taşıyor. İster istemez akla Mahabharata Destanı'nın ünlü parçası Bhagavad Gita'nın 3. ve 4. Şarkılarını getiriyor :

BHAGAVAD-GITA, 3. ŞARKI
Her eylemden kaçarak gerçekten özgür olunmaz eylemden Bir dakika bile olsa özgür kalınmaz asla eylemden.
BHAGAVAD-GITA, 4. ŞARKI
Eylem nedir? Eylemsizlik nedir? - Bu, bilgeleri de şaşırtan şeydir. Çünkü dikkat etmeli insan eyleme, dikkat etmeli yasak olan eyleme. Dikkat etmeli eylemsizliğe de - Derindir eylemin doğası.

Kadim Hint metinleri ile güncel bilimsel sonuçları çarpıştırmak ilginç. İsmailoğlu ise inanç mekanizmalarının dışında ancak yine de kadersel bir döngü çiziyor. İnsanlık rastlantı eseri yanından geçen bir çocuktan bile sorumlu fikri belki korkutucu görünebilir. Ama insanın eylemlerinin ve bedeninin doğası korkunç derecede matematikseldir. Burada sürpriz bozmayacağıma emin olarak 0. Bölümün mesajını paylaşmak istiyorum.

Bir Afrika kabilesinde şöyle bir söz vardır:

"Köyü tarafından sevilmeyen çocuk, sonunda o sevgi sıcaklığını hissetmek için köyünü yakar."

Pia Mater, Ortapia yörüngesindeki amacı ile gençler için nörobilime merak uyandırabilecek bir seri parçası. Serinin ileride bir dizi projesinde değerlendirilebileceğini de düşünüyorum. Kitaba üç temel eleştiri getireceğim. Öncelikle karakterlerin kimlik sorunu ve onlara yüklenen anlamlar daha iyi oturtulabilirdi. Kitabın genelinde yazarın üslubunun karakterler tarafından aktarılma çabası pek çok yerde aksamakta. Ve son olarak edebi açıdan daha doyurucu hale getirilmesi gerekiyor. Bilimsel bir temele oturtulan, toplum için çok önemli sorunları ele alan böyle kitaplar sanatla nakışlanırsa çok daha doyurucu eserler ortaya çıkabilir.

Kitabın hedef kitlesinin daha çok gençler olduğunu düşünüyorum ve onlara mutlaka sözlükle, her karakterin isimlerini, bilimsel terimleri sorgulayarak okumalarını öneriyorum. Düşünerek okunması dileğiyle...
17.07.2023

Şairin tüm eserlerini çok kere okumanın etkisi ve ruhların kardeşliğiyle oluştu duyduğunuz yankı. Yorumunuzda değindiğiniz benzerlik üsluptan dolayı değil kasıtlı olarak kullandığım şairin özüne ait kelimeler, dizeler, imgeler ve kitap isimlerinden kaynaklanmaktadır. Yorumumun bu kadar hızlı farkedilmesi ilginç, anlaşılmadan karalanması da profilinize bakınca bir o kadar gülünç. Keşke Yavuz üslubunu sözde tanıyan biri olarak yorumumdaki inceliği fark edebilseydiniz ya da buraya harcadığınız mesaiyi özgün yorumlarınız için harcasaydınız.