Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
Bahadır Cüneyt Yalçın Tarafından Yapılan Yorumlar
Tolstoy bir yerde üç esas hikâye olduğundan bahseder; şehre bir yabancı gelir, birisi bir şey bulur, birisi bir şey arar. Londra'daki Bulgaristan Büyükelçiliği'ne bu kadim hikâyelerden birini yine doğrularcasına yeni bir büyükelçi gelir. Büyükelçi Varadin'in en büyük korkusu ülkesine geri gönderilmektir, bu yolda WC yani abdesthane denen şeyin bir Bulgar icadı olduğunu ispatlamaya çalışan bir sanatsal etkinliğin elçilikte yapılmasına razı olur. Elçilik aşçısı kamuya açık bir parktan verici konulmuş ördekleri çalanlarla işbirliği yaparak boğazına kadar olmasa da beline kadar belaya bulaşmıştır. Temizlikçi bir yerlerde striptizcilik yapmaktadır ama sonrasında kendini birdenbire çok ünlü bir müteveffa rolünü oynarken bulacaktır. Stajyer Bulgar ajanı eski bir Rus böcek bulucusunu çalıştırınca doğruca dondurucudaki ölü ördeklere ulaşır... Bir elçilikten bir komedi kulübündeki veya bir sirkteki kadar acayip mizah püskürebilirmiş, anladım. Okuyun, eğlenin, kafanızı açın, gülün efenim.
2007'de yayımlanmış bu küçük öykü kitabı muhteşem... Burs alarak ABD'ye giden ve bir odada aylarca konserve makarna yiyen yazar, gazetede "kafa kesilir" ilanını okuduktan sonra sırf meraktan kafasını kestireyazan adam ve karısı, uzaya gönderildikten sonra dünya'da feminist devrim olduğunu, bütün erkeklerin yok edildiğini ve evrende kalan tek erkek olduğunu öğrenen astronot, şiirlerini yetiştirdiği domuzlara dinleterek zengin olan işadamının kitaplarını satın aldığı şair, gizli serviste çalışan ofisboy, üstüne bomba düştüğü için ölen Sırp çevirmenini öldüğünü bilmiyormuş gibi ziyarete giden yazar... Bütün bunlar ve fazlası kahkahaları ve iç burulmalarını garanti eden şu 100 sayfalık kitapta. Alek Popov Bulgaristan'ın Vonnegut'u, İanucci'sidir. Yazarın Köpekler Alçaktan Uçar romanını da öneririm. Kara mizah isteyen, biraz Balkan havası almak isteyen buyursun. Dilerim Popov'un yeni kitapları da ülkemizde yayımlanır.
1940'ların sonlarında, tapu memuru olarak çalışan Ali Ulvi birgün kendini cebren ve hile ile Hitler'in İstanbul mümessili olarak bulur. 2. Dünya savaşı bitmiş ama nasıl olmuşsa Hitler ölmemiştir. Türkiye'ye zeplinle indirilen Hitler ondan Naziler için taa Londra'ya ulaşan tüneller kazmasını istemektedir. Adamımız işin içinden sıyrılmaya çalıştıkça hem mecazen hem de gerçekten o çukurlara gömülür. Çok emek verilmiş, mizah ve tarihin ballı kaynaşması için ince ince işlenmiş hoş bir kitap. Bunun sonucu olarak bütün ağırlıklarından, çapaklarından kurtulmuş olarak gelen bu "novella" veya Mustafa Kutlu üstadın tabiriyle "uzun hikâye" bir saatte bitebilecek bir okuma, kahkaha şenliği. Felsefe doktoru bir yazardan her betimlemesi, cümlesiyle mütebessim bir övgüyü hak eden leziz bir ilk kurmaca, mizah edebiyatı eseri. Otobüste, havaalanında, dişçide sıra beklerken, metrobüste boş koltuk bulmuşken keyifle okunacak komik bir macera. Tavsiye etmeyip de ne yapayım?
Kitabı "Nijerya ülkemize ne kadar benziyor" diye düşünerek okudum. Sokaklarda habire haraç kesen tipler bizde Lagos'taki kadar çok olmasa da, bazı teknoloji ürünlerini kendimiz üretebiliyorsak da kitabı okudukça içim buruldu. Demek ki Afrika'da, mesela kavun çekirdeğinden çorba yapan çok farklı bir kültür de olsa benzer dertleri benzer rezilliklerle yaşayan en az bir ülke var. Hani diyorlar ya "biz kendimize özgüyüz" diye. Nijerya örneğinde görüyoruz ki o işler tam olarak öyle değil. Zalimler ve cahiller yüzyıllardır her yerde birbirine çok benzer acılara yol açıyor. Yazar ABD'de yaşayan biri. Bu bende her zaman soru işareti uyandırır ve batı ülkeleriyle ilişkileri olmayan bir sanat ürününün dünya çapında üne kavuşamayacağını bilirim. Buna mukabil yazarın ülkesi hakkında anlattıkları okumayı, düşünmeyi ve karşılaştırmalı bir değerlendirmeyi hak ediyor.
Arka kapağında New York Times'tan Tom De Haven "Okuduğum en komik ciddi kitap..." diyor. Onu çok iyi anlıyorum. Ben de aynı fikirdeyim. Bir kampus romanı bu. John Williams'sın Stoner romanının çok komik bir versiyonu gibi ve en az onun kadar nefis bir edebiyat şöleni. İngilizce bölüm başkanı kahramanımızın karısı, kızı, damadı, öğrencileri ve diğer akademisyen arkadaşları arasında konuşmalarıyla örülmüş, bir kaç haftada başlayıp biten nefis bir hikâye. Adamımız sürekli hiçbir şeyi ciddiye almamakla itham edilmektedir ve hakikaten kendisi de öyle düşünür. Bir okula, bir eve, bir lokantaya, bir dekanın odasına, bir kazların göletine, bir sınıfa, bir bilmem nereye gider ve sürekli bir çatışma halindedir etrafındakilerle. Bu sırada yazarın kurduğu dünyayı hisseder, özümser ve orada yaşamaya başlarız. Daha önce bu kadar esprili ama ele aldığı konuları ciddiyetle, uzun uzun tartışan pek fazla roman okumadım. Richard Russo Pulitzer ödülü almış. Şaşırmadım.