Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Bahadır Cüneyt Yalçın Tarafından Yapılan Yorumlar

İki yıl evvel uzun isimli sayın İspanyol yazardan habersizken bu romanın konusu aklıma gelmişti, taslaklarıma kaydetmiştim. Öylece kalmıştı. Meğer abimiz kendi ülkesinde 2012'de yayımlamış bile. Üzülmedim, kitabı zevkle okudum. Afili Filintalar perverlerin sevebileceği bir konu ve üslup. Çevirisi de özellikle çok başarılı bence. Rengel'i takibe alıyorum.
Aksu bence çok çok değerli bir yazar. Öte yandan bu küçücük kitabında (belli ki bile isteye) yapmaya çalıştığı şeyi tam olarak anlayamadım, bir okuma keyfi hissedemedim. Bir çeşit Godot'yu Beklerken mi yapmak istedi? Bitmek tükenmek bilmeyen devrik cümleleriyle iki karakterini neye yabancılaştırmaya çalıştı? Neden bir türlü gerçekleşemedi o karakterler ve buna rağmen nasıl çok ciddi varoluş ve inanç soruları sordular? Yazar niçin okura özellikle bir türlü yaşayamayan ve yaptıkları yolculuğun biraz da dışındaymış gibi davranan kişiler sundu? Hikâyenin finaline kadar hep bir şey olacak diye bekledim ama olmamaktan da kötüsü oldu. Belli ki evet bunu bilerek yapmış yazar, saygı duyuyorum ama anlamak da isterdim, romandan bunu anlayamıyorum. Bu durumda okunmak için değil yazılmak için oluyor kitabımız. Sonuç olarak Akın Aksu'nun bu romanını zor okudum, lezzet almadım ama sanıyorum ki yapmak istediği de buydu.
1939'da yayımlanmış bu roman "Mizah romanı nedir?" sorusunun mükemmel olmayan ama çok pek iyi bir cevabıdır. Groucho Marx'ın aynı köşkte geçen teatral filmleri ve 20. yüzyılın ilk yarısında yazılmış, olayların düğüm düğüm olduğu İngiliz sahne komedileriyle aynı damardan, "işte ben komiğim" diyen şahane bir roman. Kötümser bir açıdan bakarsanız eski moda bir güldürü, iyimser ve aslında bana kalırsa daha doğru olan açıdan bakarsanız muazzam, hiç mi hiç önemsizleşmeyecek bir klasik. Hitler'e göndermelerden tutun da sanat görgüsüzlüğüne kadar her dala konan bir serçe. Şakalar ve neredeyse tamamı aynı malikânede geçen bu kitaptaki birbirinden komik olaylar bugün de gevrek gevrek gülünecek denli canlı ve zekice. Jerome K. Jerome'u hatırlatan nefis espriler, bunun üstüne mekân kısıtlılığına rağmen leziz bir kahkahalı aksiyon.
Başından sonuna kadar ilginç, ironiyle dolup taşan, sürükleyici ve bir bakıma sert roman. Komik mi komik ama öncelikle insanlığa dair (özellikle de Amerikan insanına) söyleyecek, bağırıp çağıracak çok şeyi var. Doğa ve insan ilişkisine dair eleştirilerini Alaska'da bir ayı saldırısına uğrayan beyaz yakalı üzerinden yapıyor. Kahramanımız da sevimsiz mi sevimsiz, gıcık mı gıcık. Ama okurken anlıyorsunuz; ava giderken avlanan bu adam hedefimizdeki adam zaten. Kitabın epey ilginç bir finali var. Son cümleye kadar gülmeye devam ettiriyor. Kitabı okurken aklıma Shameless dizisinden sahneler geliyor derken bir yerde kahramanımız başına geçen olayın filmi çekilse ayıyı William H. Macy oynar diyordu. Yeraltı edebiyatı dedikleri şeye yakın sayılabilecek bir kısa ama kuvvetli bir roman. Adı dahil pek enteresan ve ilk cümlesinden itibaren keyifli bir okuma, güçlü eleştirel bir izlence vaad ediyor. Phone Booth filmini sevenler ve biraz daha mizah isteyenler bu kitabı sever arkadaşlar.
Ayfer Tunç’un okuduğum bu ikinci kitabını 2009 yılında ilk çıktığı aylarda alıp, isimlerin kalabalıklığı ve sayfaların adeta sonsuza uzanması nedeniyle ürkmüş, dev eseri bırakmıştım. Yazar gerçekten altından kalkmanın çok zor olduğu bir yöntemle adeta bir Türkiye romanı yazmış. Hayali bir Karadeniz şehrinde bir ruh hastalıkları hastanesinde yatan hastalar, hastanenin doktorları ve diğer hastane çalışanlarının zaman ve mekân olarak tee uzaklara gidip gidip gene hastaneye dönen hikâyeleriyle şahikalar mertebesinde bir roman ortaya çıkmış. Birçok yazarın böyle bir kitap yazdıktan sonra “Daha ne anlatayım?” diyerek roman nadasına girebileceğini düşündüm. Bir 14 Şubat sabahı başlayıp yılları ve yolları dolanıp, aynı güne birkaç kere daha uğrayıp gene aynı Sevgililer Günü ustaca bir finalle nihayete eriyor. Ayfer Tunç’un yapıtı beyaz bir kâğıdın üzerine rastgele yüzlerce nokta koyup onları bir çocuk rahatlığıyla daireler çizerek birleştirmeye, her noktanın üzerinden en az iki üç kere geçmeye ve sonunda kâğıdı kaldırıp baktığınızda birbiriyle iç içe geçmiş onlarca edebi daireden oluşan biraz komik, biraz melankolik karakalem resimle karşılaşmaya benziyor. Her ne kadar, mesela dört yüz sayfa olsaydı da değerinden bir şey kaybetmeyecek bu büyük hikâyedeki hiçbir karakter boşlukta sallanmıyor. Romanın adı çok güzel ama ona bir alternatif aramaya kalkacak olsaydık “Boynuz” dememiz yerinde olurdu. Neredeyse her karakter birilerini boynuzluyor, neredeyse her karakter biraz kötücül biraz saf, neredeyse her karakter bir bakıma deli. Evli olanların evliliğinin sürekli sallandığı, gençlerin, bekârların habire yolunu kaybettiği, boynuzların mütemadiyen tokuştuğu, bir Woody Allen senaryosunun yirmi kat büyütülmüşü gibi. 14 Şubat’ta başlayıp aynı gün bitmesi de bir mesaj elbette. Ağırlık libido mevzuları olsa da kafa sağlığı ve tee çocukluktan gelen travmaların hayatları şekillendirdiği acı bir karnaval. Kara komedi, ekşi panayır, kösnül belgesel. Bir erkek çorabı jartiyeri, bir ikona, bir Sadık Hidayet eseri, bir fotoğraf, bir makale, bir powerpoint sunumu, yazılamayan bir tarih, esrarlı bir kek tekrar tekrar başka zihinlerde devinerek bu romanın örgüsündeki sağlam tokalar oluyor. Yazar, kadına ve erkeğe eşit yaklaşıyor, bu takdire şayan. Her ne kadar son yüz sayfasında bazı kısımları atlayarak okusam da, finalden hemen önce hikâyenin sarkması emareleri görsem de toparlayan ve edebi olarak şık finaliyle tam dokuz sekizlik bir roman. Bu bir tiyatro eseri olsaydı, alkışlarken ayağa kalkardım.