Mustafa kutlunun bu hikâyesi kendisini bir solukta okutan, fakat okuyucuyu kendini bir solukta okutmaya da direten bir hikâye. Çünkü okuyucu birbirini kovalayan cümlelerin heyecanlı havasında kendini çekip çıkarmakta zorlanabilir. Kutlu’nun hikâyeciliğin başarısı zaten bunun kanıtıdır.
Onun üslubu dinlendiren bir üslup…
Şefkat kapıları, insanlık kapıları açılıyor bu hikâyede. Samimiyetle usulca tıklatmak yeterli oluyor kapıları. Sonra bir bir açılıyor kapanan kapılar.
Kitapta benim yakalayabildiğim üç anahtar var kapıları açmak için; şefkat, azim ve para.
Fakat üçüncü anahtarı kullananlar kapının ardında kocaman bir boşlukla karşılaşıyor.
Bazen hüzne bazen sevince doyamayan ve her yağmur yağdığında camdan bakan arap kızları var hikâyede.
Bez bebekler var; dilleri olmayıp da çok şey anlatan.
İyiliğin kaybetmiş görünse de kazandığı, iyinin onuruyla zirveye tırmandığı, son gülenin iyi güldüğü bir hikâye.
Eserin adı dikkat çekici olmakla birlikte düşündürücü. Henüz okumaya başlamadan evvel, acaba!? diyorsunuz kitabın kapağını açtığımda bana da yeni kapılar açılacak mı? Ve bu hikâyeden bir kapı açmak için anahtar mahiyetinde bir hikmet yakalayabilecek miyim? Ne de olsa Kutlu’nun hikâyelerinin genelinde “hikmet “ unsuru mühim yer tutmaktadır. Hikmet, dünya görüşünün temel dayanağı olan özdür. Sükûna, huzura, mükemmelliğe ulaştırır insanı. İslami Türk hikmetinde düşünce, deruni karakterlidir. Kişinin içe dönüşünü, içten duyuşunu gerektirir. Bu yönden hangi hikâye kahramanının, hangi anahtarlarla, hangi kapıları açtığını hikâyenin içine girdikçe birer birer görüyoruz. Kimi yüreğini kullanıyor anahtar olarak, kimi cebindekini. İşte yazarın kitabına verdiği isimle anlatmak istediği de bu olmalı.
Yazar hikâye kahramanlarına babacan bir tavırla yaklaşıyor. Onlara içinde bulundukları durumlardan kurtulmaları için yeni yeni fırsatlar verip kapılar aralıyor. Yaşayan hayatı ve hayatın temel devinimi olan; bir şeyler için karar verme halini kitapta canlı biçimde okuyuculara izlettiriyor. Yazar bu hali ustalıkla işlemiş ve ne hikâyenin ne hayatın bir adım gerisinde kaldığını ne de aşırı kaçıp hayatın bir adım ilerisine gittiğine şahit oluyoruz. Kitabın satırlarında okuduğumuz şey, hayatın ve insanın ta kendisi...
Kutlu bu hikâyesinde de insan ruhuna yönelmiş ve İnsanın ruhsal âlemindeki oluşumların iniş çıkışlarını eserinde konu edinmiş. Az önceki acabanın cevabı olarak diyebilirim ki kitabın ismi ile paralel olarak hikâyeyi okurken bize de kapılar açıldığını görüyoruz. Kitabı okurken okuyucu kendisini hikâyenin içinde bir yerlerde hisseder. Bu sahiplenicilik, hikâyenin anlaşılır ve açık kurgusundan ziyade okuru zorlamayan meselesinden kaynaklanır. Çünkü Kutlu hikâyelerini etrafımızda sürekli tanık olduğumuz, ekranlarda izlediğimiz, gazetelerdeki haberlerde rastladığımız yaşanmışlıklardan alır. Onun hikâyeleri gündeme sıkı sıkıya bağlı hikâyelerdir ve hikâyelerinde öyle iyimser bir yön vardır ki bu iyimserliği yazar hikâyenin sonuna kadar elden bırakmaz. Hatta bizi en kızdığımız hikâye kahramanına bile, azıcık da olsa bir merhamet hissiyle yaklaşmamıza vesile olur. Öyle ki Kutlu’nun kaleminden çıkan hikâyelerde yaşanan tüm tersliklere ve olumsuzluklara rağmen ironik bir bakış açısıyla yazar olumlu, mutlu anlar ve sonuçlar çıkarabilir ansızın karşımıza.
Kitapta, masumane bir aşkı ve zengin olup köşeyi dönme arzusuyla gerçek mahiyetinden uzaklaşan hayatları izliyoruz. Maddi ve manevi iki kapıyla karşılaşırız eserde. Biri açıldıkça diğeri kapanan, biri kapandıkça öbürü açılan bu iki kapı, maddiyat ve maneviyat kapılarıdır.
Kitabın konusu hayata duyarlı gözlerle bakan okuyucuyu fevkalade ilgilendiriyor. Çünkü kenarda kalmış hayatlardan daha doğrusu bir kasaba hayatından süzülen hikâye, bir nevi modern hayatın ve teknolojinin eleştirisini de yapıyor. Mesela hikâyedeki kahramanlardan Mahir Hoca, kasabadaki tarihi eser niteliğinde fakat bakımsız olan tekkeyi sırf karnaval alanında hoş görüntü oluşturmayacağı için yıkmak isteyen belediye başkanına karşı tepki gösterirken ve geçmiş değerlerin bir temsilcisi olan tekkeyi yok olmaması için onun savunuculuğunu üstlenirken görüyoruz. Hikâyedeki bu örnek ahlaki davranış bize bu kitabı niçin okumamız gerektiği hakkında ipuçları vermektedir. Unutulan ve modern hayatta geride kalan, yok olmaya yüz tutmuş, yenilikler karşısında eski gibi kalmış, hâlbuki güzelliğini eskiliğinden alan maddi ve manevi unsurlar kitapta önemi vurgulanarak diriltilmeye çalışılmıştır.
Kitabın konusu Zehra’nın kaderidir. Elbette konu Zehra’nın kaderi dediysem onun kaderinin bize aktarmak istediği bir dolu ibretlerin var olmasıdır bu kaderin hikâyeye konu edilişinin sebebi. Bu yüzden de ana tema kader derken kitabın adıyla paralel olarak hayatımız boyunca karşılaşacağımız tüm kapıların anahtarları da serpiştirilmiştir kitabın satırları arasına. Bu ana temanın etrafında diğer kahramanların da kaderleri bir bir anlatılır hikâyede. İnce nüansları yazarın ressam kimliği sayesinde yeri gelince tablolar halinde izleriz. Bu da bir hikâyenin o küçük ama derin çerçevesinde kaybolmak için yeter de artar. Mesela Zehra’nın eve dönüş tablosundan bir pasajı buraya alalım:
“Bavulun kulpuna yapıştı, topuksuz ayakkabıları ile yola düştü. Uzaktan derenin şarıltısı geliyor. Dağlardan kekik kokan bir rüzgâr. Kekik kokusu, yağmurla ıslanan toprağın kokusuna karışıyor. Kavaklar arada bir hışırdıyor, ürperiyor Zehra.
Dere kasabanın altından, yolun kıyısından geçiyor. Güz gelmiş, derenin suyu azalmış. Sesi türkülerden bir demet. Bir küçük dal parçasına basıyor Zehra, dal çıtırtı ile kırılıyor. Zehra durdu. Şimdi nereye bakıyor. Aniden temmuz güneşi altında yer-gök yıkanıyor.”
Zeynep Çevik, DERKENAR Dergisi 2008 Mart-Nisan