Aşk amaç mıdır, yoksa araç mıdır? Ukba ehlinin düşüncesine göre “aşk-ı beşeriyye, aşk-ı ilahiyyeye vasıl olmak için bir basamaktır.”
Huzur sokağı romanı, bu romanı eline alan kişiyi, ister istemez, ukba ehlinin duyuşundan, düşünüşünden, yaşayışından bahsedecek, o insanların hayatlarından örnekler sunacak, ve okuyan kişiyi belli bir tekamül çizgisine getirecek diye düşündürüyor. Ama bu romanı okuyunca biraz sükût u hayale uğradığımı söyleyebilirim. Bunun sebeplerinden biri, romanın adıyla muhtevasının birbirine zıddiyeti. Yukarıda da belirttiğim gibi, romanı elime aldığımda ve her zaman yaptığım gibi, ilk olarak arkasını okuduğumda, bu romanın, bir sokakta geçtiğinden, bu sokakta yaşayan insanların, yazarın ifadesiyle ”tefessüh etmiş cemiyet içinde” bozulmadan, kendi benliklerinden, geleneklerinden taviz vermeden, daha bir mazbut, merbut, mütedeyyin yaşayan ve ukba ehli insanlar olduğundan bahsettiğini ve bizi de romanı okuduğumuzda “şu zamanda böyle bir hayat yaşayabilen insanlar bulunur mu” diye düşünüp ibret almaya sevk edeceğini düşünmüştüm. Bu söylediklerim romanın ilk bölümleri için doğru olabilir ama bu, romanın dörtte biri ya da üçte biri için geçerli. Romanın büyük bir bölümü bir aşkı anlatıyor. Bilal Bey ve Feyza Hanım arasındaki aşkı.
Roman sanatında kahramanlar yazarın elindeki oyun hamuru gibidirler. Yazar onlara istediği şekli verebilir. Bu romanda da Şule Yüksel Hanım bu hakkını sonuna kadar kullanıyor adeta. Önce Bilal Beyi Feyza Hanıma aşık ediyor ya da aşık etmeye zorluyor da diyebiliriz. Romanın başında Bilal Bey’e bakıyoruz, temiz, dürüst, edepli, terbiyeli, islam ahlakıyla ahlaklanmış, mütedeyyin bir genç olarak görüyoruz. Böyle bir adamın odasında otururken dışardan bir kızın sesini duyunca gidip perdeyi açarak ona bakması ve hatta gayr ı ihtiyâri hemen ardından bir daha bakması bizim ondan beklemediğimiz bir davranış olarak göze çarpıyor. Bilal, romanın başında tanıdığımız karakteriyle sanki bu hareketi yapmak istemiyormuş ta yazarın zorlamasıyla yapıyormuş gibi adeta.
Romanın ileriki bölümlerinde ise yazar adeta Feyza Hanım ve Bilal Bey'i kavuşturmamak için hususi bir gayret sarfediyor. Burada da yazarın etki ve müdahalesini çok bariz görüyoruz. Yani demek istediğim yazar romanın çok fazla “içinde.” Bununla şunu kastediyorum; bu romanda bir kahraman bir şey söylediği veya bir şey düşündüğü zaman biz ister istemez anlıyoruz ki o söz veya düşünce o kahramandan ziyade yazarın kendi düşüncesi. Yani yazar romanda kendini çok fazla hissettiriyor. Sanki Feyza Hanım ve Bilal Bey “Yeter artık biz kavuşmak istiyoruz” diyorlar da yazar onlara “Hayır kavuşamazsınız, yoksa 544 sayfayı ban nasıl doldururum” diyormuş gibi.
Baştaki düşünceme tekrar dönecek olursam, “aşk”, romanda çok fazla işlenmiş, çok fazla üzerinde durulmuş bir konu. Roman aşktan bu kadar çok bahsetmemeliydi. Veya bahsetse bile bunu bir araç olarak sunmalıydı bizlere. Ama romanın bazı bölümlerinde Bilal Bey’in Feyza Hanım’dan başka hiçbir şey düşünmediğini hayatının tümüyle onunla dolu olduğunu görüyoruz. Bu da yine Bilal Bey'in baştaki yaşayışıyla zıddiyet kesbediyor. Gerçi yazar Bilal Bey’in herşeye rağmen dînî yaşantısından taviz vermediğini bize göstermek için aralara bazı unsurlar serpiştiriyor ama (mesela Feyza Hanım’ın aşkından hastalanıp yataklara düşüyor sonra kalkıp huşû içinde namaz kılıyor) bunlar okuyucuyu tatmin etmekten uzak.
Hasıl ı kelam, romanda yazarın varlığını, okuyucu çok fazla hissediyor. Yazar biraz romanın dışında olmalı, kendini çok fazla hissettitmemeli diye düşünüyorum.