Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
mimarjimm Tarafından Yapılan Yorumlar
Esir Şehir üçlemesinin mütareke yıllarını anlatan ilk iki kitabından sonra bu kez 1930'lardayız. İlk iki kitabın jönü Kamil Bey; ki kitabı okurken Haldun Sevel'in Ustura Kemal'i canlandı gözümde- Yol Ayrımı'nda ikincil bir rolde. Aradan geçen dokuz yılda ilk iki kitapta fazla ağırlığı olmayan çocuklar büyümüş ve Kemal Tahir'in Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşanan dejenerasyonu onların üzerinden anlatacağı kişilikler haline dönüşmüşler. İlk iki kitapta Mustafa Kemal'e ve Kemalistlere fazlasıyla hayırhah davranan Tahir, projesi başından beri bu muydu bilinmez ama, 1930'ların başında despot bir Atatürk ve yolsuzluğun alıp yürüdüğü, bugünkünden bin beter bir baskı ortamının hüküm sürdüğü bir Türkiye tasviri yapmış. İlk kitap 1956, ikincisi 1962 yıllarında ilk baskılarını yapmış. Yol Ayrımı ise 1971 tarihli. Bu durumda arada yeni tarihi bilgiler eklenmediğine göre Mustafa Kemal'i ve Kemalizmi yorumlamada Kemal Tahir'in geçirdiği evrimin etkili olduğu sonucuna varmak mümkün. Bu evrim öyle bir noktaya ulaşmış ki roman karakterlerinden biri (ama çizilen olumlu portreye bakıldığında yazar tarafından kayırıldığı apaçık belli olan biri) ağzından "niye egemenliğimiz altındaki toprakları kaybettik?" mealinde, Kemalistleri ters taraftan suçlayıcı ifadelere rastlıyorsunuz. Fakat Atatürk'ün hayatta olduğu dönemin de Asr-ı Saadet olmadığını bugünün okuruna aktarması bakımından faydalı bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Yol Ayrımı da ilk iki kitap gibi kolay okunan, dili düzgün bir roman. Bir abimizin "tez girince edebiyat biter," tezini doğrulayacak mekanik bir dile sahip değil. Ama üç kitabın bütününün romanı oluşturduğunu düşündüğümüzde karakterlerin derinlemesine oluşturulmadığını hissediyoruz son kitapta. Yine de bu üçleme bir tarihsel dönemi ve bir edebi yaklaşımı anlama çabasında atlanamayacak önemde. Sanırım Fethi Naci de bu niteliklerini gözönünde bulundurarak listesine almıştır.
... ötekiler hiç böyle bir şey yapmadılar", diye Novalis'in bir cümlesini epigraf yaparak başlıyor ki Yeni Hayat, bir kitap hakkında kitabın yazarından daha doyurucu sözleri, üstelik kitap yazılmadan yüzlerce yıl evvel eski bir yazarın etmiş olması üzerine düşündüm ister istemez; kitabı bitirdiğimde. Öyle ki önce böyle bir cümlenin hiç edilmediğine, sonra da yazarın tüm kitabı bu cümleye çarptıktan sonra tasarladığına inandım. Bir zaman ben de bir kitap okudum (Kara Kitap) ve ahdettim Orhan Pamuk'un yazdığı her şeyi okumaya. Sıra Yeni Hayat'a geldiğinde Pamuk'un bu en çok satılan kitabının en çetrefilli kitabı olması biraz tuhaf geldi açıkçası. Romanı başta belirttiğim hislerle sevdim. Yine de eğer yazarın düşündüğü kitabın bana hissettirdikleriyse eğer, meramını anlatmada tam bir başarı olduğunu söyleyemem. Neyse bunun üzerinde durmak çok da önemli değil. Bu kitap biraz da seyrettiğimiz filmlerden, okuduğumuz kitaplardan, yaptığımız eylemlerden nasıl olup da bir iz taşımadan, bir yara almadan hayata devam edebildiğimiz üzerinedir bence. (Kara Kitap'ın Karlı Gecenin Aşk Hikayeleri bölümünde öyküsünü anlatmaya başladığında başka biri, bitirdiğinde başka biri olan emekli asker hatırlansın.) Tipik bir Orhan Pamuk anlatısı, ama okuru sarmada diğerleri kadar başarılı değil.
Terör kavramı günümüzde egemenlerin elinde iyiden iyiye çarpıtılmış durumda. Terör meselesini, ideolojik çözümleme yeteneğine sahip olmayan yazarların ele alması işte bu kitap gibi polis arşivlerini halka açmaktan başka bir işe yaramayacak eserlerin ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu da bir şeydir belki. Kolay ulaşma şansımız olmayan polis bilgilerinin neler olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Gelgelelim bunları hiçbir ikinci kaynaktan araştırmadan dizip basarsanız işte bu kitaptaki gibi yalan yanlış bir yığın bilgiyi -yazım yanlışlarıyla birlikte- tuğla gibi bir kitap yapar, meraklı okuyucuyu fuzuli yere meşgul edersiniz. Bu çağda terör kelimesini telaffuz edecek herkesin devletlerin yarattığı terörü de adlı adınca söylemeye cesaret edemeyecekse bu konuya hiç girmemesi gerektiğini düşünüyorum. İddialı ama kof bir kitap.
Gün Zileli'nin uzunca bir dönem Aydınlık Hareketi'nin tarihine paralel olan kendi yaşamından anılarını derlediği üçlemenin ilk kitabı Yarılma'nın arka kapağında r'nin bacağı uzatılarak Yanılma diye de okunabilir diyor, Zileli. Eski aidiyetlerini korumasa da değerlerini nostaljiyle karışık bir muhafazakarlıkla koruyanlar için irkiltici bir cümle, üstelik yanıltıcı da. Kitabın bir dönemler örneklerini çok gördüğümüz "Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler" tiradlarıyla süreceğini bekliyorsunuz doğal olarak. Ama öyle değil. Aksine Zileli, yıllardır anarşist olduğu sol cenahta herkes tarafından bilinmesine rağmen sosyalist olduğu dönemi ve sosyalistleri asla karalamadığı gibi özellikle ilk devrimci olduğu dönemleri 40 yıl sonra büyük bir heves ve sevecenlikle anlatışından rahatlıkla çıkaracağınız üzere devrim fikrine hala aynı yakınlıkta. (Hatta üçlemenin son kitabı Sapak'taki iddiasına göre anarşist olduktan sonra daha da yakın) Dolayısıyla böyle bir girizgah yanıltıcı olduğu ölçüde kitabın ilk yayımlandığı dönemde satışını frenleyici bile olmuş olabilir. Yarılma, çocukluk ve ilk gençlik döneminin anlatıldığı ilk yarısı da dahil olmak üzere hem çok keyifli bir dille hem de son derece nesnel bir bakışla yazılmış. Öyle ki yer yer Gün Zileli'nin objektiflik ve kendini kayırmama adına özellikle kendine saldırdığını düşündüğüm kısımlar da var. 1972'ye kadar olan dönemi anlattığı bu ilk kitapta Doğu Perinçek'le ve sonradan Aydınlıkçılar diye anılacak çevreyle tanışmasını anlatırken Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya gibi efsanevi isimler hakkındaki anekdotlarla da yakın tarihin bu en çok merak edilen devrimci simalarıyla ilgili yeni veriler sunuyor. Bugün MHP'yle milliyetçilik yarışına giren Doğu Perinçek'in güç ve iktidar tapınmasının kökenlerini de 68-'72 döneminin devrimci öğrencilerinin kendi aralarındaki çekişmelerde aldığı ilginç tutumlarında farkedebiliyorsunuz. Son derece iyi bir anı kitabı. Özellikle devrimci hareketin tarihine meraklılara hararetle önerilir.
'Havariler', Gün Zileli'nin anılarının 1972-1983 yıllarını kapsayan ikinci kitabı. İlk kitap 'Yarılma', 12 Mart darbesinin ardından girilen illegalite sürecinin yenen ağır darbelerle hemen tüm militanların kendini cezaevinde bulması ve Deniz Gezmiş'lerin idamıyla son bulmuştu. İkinci kitap bu noktadan başlayarak öncelikle darbe sonrası özeleştiri sürecinin neden gerçek anlamda yaşanamadığını ve lider manipülasyonunun örgüt içi demokrasiyi nasıl kolayca hiçe sayabildiğinin görkemli bir örneğini anlatarak başlıyor. Çürüme buradan başlıyor ve Aydınlık hareketi devlet işbirlikçisi ve gammaz bir tarikat haline gelene kadar da durmuyor. Tarikat kelimesinin burada mecaz olarak kullanıldığını söylemek pek doğru olmaz. Üstelik 'Şeyh uçmaz mürit uçurur' aksiyomunun tersine burada müritlere şeyhin uçurulması gerektiğini dikte eden, dikte etmek ne kelime, emreden Doğu Perinçek'in bizzat kendisi. Zileli'nin anılarında en rahatsız edici noktalardan biri de yüzlerce hatta binlerce samimi devrimcinin doğru düzgün işleyen bir demokrasi oluşturacak basireti yıllarca gösterememiş olması; üstelik tek bir kişinin hegemonyasına karşı. Döneme damgasını vuran olguları, örneğin Maoculuğu ve bu bağlamdaki ideolojik-siyasal çekişmeleri yeri geldiğinde öyküye paralel olarak deşeleyen Zileli, kendisinin sorumluluğu olan-olmayan birçok yüz kızartıcı anıya da yer veriyor. Özellikle kendilerinden THKP/C'yi yeniden örgütlemelerini bekleyen ve çığ gibi büyüyen sempatizan kitlesine önderlik edemeyeceği korkusuyla Aydınlık'a iltihak eden Halkın Yolu önderliği ve taraftarlarının Aydınlık'a geçtikten sonra çeşitli yöntemlerle burunlarının sürtülmesi bu acı anıların başında geliyor. Bu insanların büyük bir kısmının şu veya bu şekilde saflardan uzaklaştırıldığı(eğer ajan ilan edilmedilerse) ve kendi kaderlerine terkedildiği de işin bir başka boyutu. Ahmet Telli'nin başlıktaki muhteşem dizesinin yanıtı buralardan bulunabilir. Gün Zileli ilk kitaptaki hoş kişisel anılarına bu kitapta fazla yer vermemiş. 'Profesyonel devrimcilikle' geçen yıllarda ailevi ilişkilerinin en alt düzeye inmesi nedeniyle fazla bir anısının olmaması gayet doğal. Eşi ve Doğu Perinçek'in kızkardeşi olan Feyza Perinçek'le düğünlerinde çekilen fotoğrafları ise hakikaten ibretlik. Ciddi devrimcilik bu kadar da abartılabilir mi? Yarılma kadar sürükleyici ve çok daha düşündürücü bir kitap.