Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
mimarjimm Tarafından Yapılan Yorumlar
Gün Zileli’nin Yarılma ile başlayıp Havariler’le devam eden anıları üçüncü cilt Sapak’la son buluyor. İlk iki kitabı okuyanların kesinlikle atlamayacağını tahmin ettiğim Sapak, belki de ‘sapma’ konusunda Zileli’ye tam katılamadığım için bana aynı tadı vermedi. Aslında Sapak’ın ne üslup olarak ne de kurgu düzenlemesi açısından ilk iki kitaptan belirgin bir farkı yok. 1983’ten 1992’ye kadarki serüvenin aktarıldığı Sapak, devrimci hareketin en azından propaganda düzeyinde yenik düştüğü, psikolojik olarak çöktüğü ve bir yanda statükoculuğun, diğer yanda çürümenin baskın çıktığı bir dönemi anlatıyor olması itibarıyla da heyecanlı yılların hikaye edildiği ilk kitaplar kadar heves uyandırıcı olamıyor. Bu yazarın kusuru değil elbet. Hoş, kendimce yazarın kusuru olarak gördüğüm şeyler yok değil ama bunlar kitapla değil kitapta anlatılan tavırlarla ilgili ‘kusurlar’ ve son derece öznel kalacağını düşündüğümden bir iki örnek durumla yetineyim: Kendi ifadeleri doğrultusunda en azından Sosyalist Birlik çevresiyle yaşadığı ayrılık konusunda ve telefon tacizi olayında hiç de haklı görünmediğini söyleyebilirim mesela. 80’li yılların büyük kısmını kaçak olarak geçiren Zileli bu dönemde gerek Aydınlık çevresinden gerek diğer çevrelerden insanlarla ilişkileri paralelinde dönemin politik iklimine dair hatırlatmalar yapıyor. 80’li yılların ikinci yarısına ait bu anılarda sonraki kuşakların daha kolay tanıyacağı birçok isim de yer alıyor. Tahmin edilebileceği gibi bu isimlerin geçtiği anıların tamamı sevimli anılar değil. Kitabın önemli bir eksiği 90 sonrası mültecilik yıllarına dair bir şey söylemeden bitiyor olması. İlk iki kitabın hacimleriyle karşılaştırıldığında ‘daha yer varmış’ dedirtecek kadar ince bir kitap halbuki Sapak. Avrupa’da yaşananların da devrimci hareketin son yirmi yılın da önemli etkileri olduğu düşünülürse bu eksiklik daha bir anlamsızlık kazanıyor. İkinci önemli eksiklik anarşist harekette yaşananlara pek değinmemesi. Tamam, anarşizme nasıl yöneldiği ve neden anarşizmde karar kıldığını gayet güzel anlatıyor ama anarşist hareketten de tıpkı sosyalist hareketten olduğu gibi birçok ‘magazinel’ hikayenin çıkacağı kimse için sır değil. Devrimci hareketin tarihine bir parça daha ışık tutan üçleme için Gün Zileli’ye teşekkür edip bu tarihin anı kitaplarının dışında bir tarih çalışması olarak ne zaman karşımıza çıkabileceğini merak etmeye devam edelim.
İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu ilk olarak 1845’te yayımlanmış. Çalışmanın büyük oranda 1844 tarihli olduğunu kabul edersek Engels o tarihte 24 yaşında. Marx’la muhabbetleri henüz çok yeni ve henüz ortalıkta Marksizm diye bir olgu olmadığı gibi Engels’in komünizmle ilişkisinin de çok taze olduğunu farketmemek mümkün değil. Kitap Engels’in babasının işleri nedeniyle İngiltere’de (esasen Manchester’da) geçirdiği iki yılın gözlemlerinden, o sırada arşivlediği araştırmalardan ve tuttuğu notlardan oluşturulmuş. Manchester başta olmak üzere Lancashire havzasındaki sanayi kentlerindeki işçi sınıfının sefil durumundan bahsederken Engels’in verdiği detaylar öyle korkunç ki insan nasıl olup da ilk sosyalist devrimin Britanya’da gerçekleşmediğini merak ediyor. Gerçi bu çalışmayı kaleme alırken yakın zamanda bir devrimin Britanya’yı sarsacağını öngören Engels’in öngörüsünün neden gerçekleşmediğine ilişkin ipuçları da satır aralarında mevcut. İşçi sınıfı hareketinde başı çeken Çartist hareketin yeni bir toplum projeksiyonuna sahip olmaması, gücü oldukça sınırlı sosyalist hareketinse ütopyacılığın etkilerini halen taşıyor olması gibi faktörleri Engels açıkça ortaya koymuş. İlgimi çeken detaylardan biri Engels’in ‘politik doğru’luktan henüz zerrece nasibini almadığını gösteren İrlandalı işçilerle ilgili satırlar. Bugün bu satırları Engels’in yazmış olduğuna inanmak güç, zira son derece şoven bulunabilecek ifadeler var. Engels’in ilk yapıtlarından biri olduğunu belirtmiştik. Bundan kaynaklanan yetersizlikleri önemsemek doğru değil. Ama şu da bir gerçek; Marx daha 1844 yazında el yazmalarıyla ‘komünizmin tarihin çözülmüş bilmecesi’ olduğunu büyük bir sarihlikle ortaya koyarken Engels en azından bu yapıtta analitik bir parıltı göstermiyor. Kendisinin de ikinci kemandan kastettiği buydu herhalde. Özetle, Marksist klasiklerin önemlilerinden sayılamayacak bir kitap. Daha çok Marksizmin tarih öncesini merak edenler için. Zaten kitabın editörü Eric Hobsbawm da yazdığı önsözde bunun altını çiziyor.
İddialı bir başlık belki ama okumaya güçlükle zaman ayırabildiğimiz bu çağda 510 sayfalık romanın kabir azabına dönmesi hiç iyi bir sürpriz olmadı benim açımdan. Üstelik Fuentes benim açımdan sürpriz beklemeden gözü kapalı ele alınacak bir yazardı; Artemi Cruz’u okumuş biri olarak. Carlos Fuentes 1928 doğumlu Meksikalı bir yazar. Birçok Latin Amerikalı yazar gibi o da devleti adına çeşitli diplomatik görevlerde bulunmuş. Söz konusu ülkelerin Türkiye’yi fazlasıyla hatırlatan siyasal düzenleri göz önünde bulundurulduğunda ilginç bir durum. Buradan yola çıkarak bir kalemde Fuentes’I bir ‘Artemio Cruz’ olarak gödüğümün ya da göstermek istediğimin düşünülmesini istemem. Gelgelelim postmodern yazarların tamamındaki -iddiasızlık hali değil de- iddia düşmanlığından bağışık kalamadığını, bunun da sert bir gerçekliğin postmodern edebiyata biraz yabancı bir gerçekçilikle anlatıldığı romanı zayıflattığını belirtmem gerekiyor. Benim daha çok rahatsız olduğum nokta, Fuentes’in ‘şu üç günlük dünyada yazacağımı yazmışım, beğenen de beğenmiş zaten, burada da kafama göre takılayım’ rahatlığıyla giriştiği sonu gelmeyen oyunlar. Çevirmen Aslı Biçen kimbilir çeviri sırasında ne taklalar attırmak zorunda kalarak- bunların önemli bir bölümünde meramın anlaşılmasını sağlamış ama binlerce kelime oyunundan büyük bölümünün de çevrilmesi olanaksız olduğunu hissedebiliyorsunuz. Bizim absürd mizahçılardan daha oyuncul; o kadar yani. Ben Meksikalıların ve edebiyat eleştirmenlerinin dışındaki kitleye tavsiye etmiyorum.
12 Eylül döneminde devletin bir ara yoğun olarak başvurduğu gözaltında kayıplar, uzunca bir süre gündemden düştükten sonra 90’lı yılların başlarında tekrar gündeme gelmiş; bir kısmı üniversiteli devrimciler, büyük çoğunluğu da Güneydoğu’da PKK’ya destek veren köylüler olmak üzere yüzlerce insandan bir daha haber alınamamıştı. Berat Günçıkan gözaltında kayıpların toplumsal tepkilerin de etkisiyle azalma eğilimine girdiği 1996’da yayımladığı ‘Cumartesi Anneleri’nde bu vahşetin hedef aldığı (oğlunu, kızını, kocasını arayan) kadınların öykülerine yer vermiş. Çok acı öyküler bunlar. Günçıkan, yıllarca Galatasaray’da devletten yakınlarının hesabını soran kadınların anlatımlarını daha fazla dramatize etmeden aktarmış. İyi ki de öyle yapmış. Bir buçuk yıl arayla iki oğlu gözaltında kaybedilen Feriha Efeoğlu’nun acısını kim yüreğinde hissetmeyebilir ki? Kitabın en önemli problemi gözaltında kaybedilen insanların neden hedef alındığını muğlaklaştıracak şekilde onların siyasi kimliklerinin gözardı edilmesi. Oysa insanlara ‘bu gençlerin hiçbir suçu yoktu, niye kaybedildiler’ demek doğru değil. Kaybedilen insanlar -ki bazılarını şahsen bazılarını gıyabında tanıdım- yasadışı bir mücadele yürütmüşlerdi ya da yürütüyorlardı, bu bilinmesi gereken bir gerçek. Böyle olduğunu bilerek ve buna rağmen gözaltında kayıplara karşı çıkmak gerekiyor. Yazarın da aksini düşünmediğini tahmin ediyorum ama bu gereksiz naiflik işin içyüzünü bilmeyen insanlarda ‘ya, bu insanların suçu yokmuş yanlışlıkla kaçırılmış herhalde’ düşüncesini uyandırıyor ki dönemin içişleri bakanlarından biri de aynı minvalde bir açıklama yaparak gözaltında kayıp olayını adli bir vaka düzeyinde yansıtmaya çalışmıştı. İkinci eleştirim, doğu ve batıda yaşanan kayıpları dengeli olarak aktarmakla birlikte gözaltında kayıpların yeniden başladığı dönemdeki kayıpların yakınlarıyla görüşülmemesi kitabı eksik bırakmış. Yusuf Erişti, Hüseyin Toraman gibi isimlerin kaybedilme süreci ve arkalarından sürdürülen mücadelenin yetersizliği Türkiye’ye bu utancı yaşattı zira. Bir de Ayhan’la Ali’nin (Efeoğlu) fotoğraflarının karışması kötü olmuş ama kitabın kendisinin önemi bu hataları unutturabilir. Türkiye’nin asla unutmaması ve asla bir daha yaşamaması gereken bir olguyu deşeleyen bu kitap mutlaka okunmalı, mutlaka yeni baskıları yapılmalı.
Memleketin en mütevazi ve müstesna yayınevlerinden Payel'in yaptığı önemli işlerin biri de George Thomson gibi uzmanlık alanındaki büyük yapıtlarıyla Marksizme katkı sağlamış bir ustanın yapıtlarını Türkçe'ye kazandırmış olmasıdır. Bir dönemler devrimci hareketin gözde kitaplarından olan 'İnsanın Özü' de Thomson'un yapıtları arasında zannımca Türkiye'de en çok ilgi göreni. İnsanın Özü sanatın ortaya çıkış koşulları üzerine kelimenin tam anlamıyla materyalist bir inceleme. Celal Üster'in dilimize kazandırdığı kitap yer yer yadırganacak 'öztürkçe' kavramlar içerse de temiz bir çeviriye sahip. Thomson ömrünü harcadığı konularda belli ki genç devrimciler için konsantre bir el kitabı hazırlamak istemiş. Özetle; komünistler sanat meselesine nasıl bakarlar?' sorusuna yanıt olarak hazırlanmış kitap, bu sorunun yanıtını -zaman zaman Sovyetler Birliği Marksizm-Leninizm Enstitüsü'nün yayınlarını hatırlatsa da- bihakkın veriyor. Konuşmanın ortaya çıkması, türkülerin oluşumunun ortak çalışma sürecinde işi yönlendirmek için söylenen heyamolalardan kalkarak anlatılması falan hakikaten ufuk açıcı. Hele de benim gibi kaşarlandıktan sonra değil de aklının yeni erdiği dönemde okuyanlar için bütün sırları çözen bir dekoder gibi algılanacaktır, buna da eminim. Beni rahatsız eden, Thomson'ın kendi uzmanlık dalında bir tespit yaparken bile sırasıyla Marx, Engels, Lenin ve Mao'dan yaptığı alıntılardan destek almaya çalışması. Ne gerek var ki? Evet Marx bir dehadır ama sanat tarihi üzerine Thomson'dan daha güçlü bir referans mıdır? Sanırım, 70'lerin başında kaleme alınan kitap tümüyle 'fonksiyonel' bir eser olarak tasarlandığından bu tarz bir yöntem kullanılmış. O günlerden bu yana köprülerin altından çok sular aktı, akan selin marksizmi de bütün külliyatıyla birlikte koparıp götürdüğünü iddia edenler de 10-15 yıldır çok çıktı. Ama bencil hesabın buzlu sularından esip gürleyenleri yaşadığımız dünya doğrulamadı. Kimi arkaik yönlerine rağmen Marksist tedrisatın yardımcı kitaplarının en önemlilerinden İnsanın Özü, dünyanın daha iyi (çok daha iyi) bir yer olabileceğini savlayanların -en azından onların- ilgisine layık bir kitap.