Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

İzzet Can Bezircioğlu Tarafından Yapılan Yorumlar

John Fante’nin Toza Sor romanı tek kelimeyle “çarpıcı.” Arturo Bandini’nin yazarlık tutkusu, kimlik arayışı ve aşkı; içten, çelişkili ve sarsıcı bir anlatımla sunuluyor. Özgüvenli görünmeye çalışsa da içten içe kendini sorgulayan Bandini, hem trajik hem komik yanlarıyla empati uyandırıyor. Los Angeles sadece bir arka plan değil, onun iç dünyasının aynası gibi. Yoksulluk, yalnızlık ve bastırılmış arzularla örülü bu dünyada Bandini hayalleriyle gerçekler arasında sıkışıyor. Camilla Lopez’le olan inişli çıkışlı ilişkisi ise romanın en vurucu yönlerinden biri. Bu, iki kırık ruhun birbirini düzeltmeye çalışırken daha da hırpalamasının hikâyesi. Fante, insanı zaaflarıyla, kibri ve kırılganlığıyla tüm çıplaklığıyla sunuyor. Bandini’nin bencil yanlarına bile empatiyle yaklaşmak mümkün. Çünkü aslında hepimiz biraz Bandini’yiz.
Stephen King’in Enstitü romanı, olağanüstü yeteneklere sahip çocukların devlet destekli bir kurum tarafından kaçırılıp zorla tutulduğu karanlık bir dünyayı anlatıyor. Luke Ellis’in bireysel travması, zamanla kolektif bir direnişe dönüşüyor. Telepati ve telekinezi gibi güçler “iyilik” adına birer silaha dönüşürken, asıl korku bilimsel etik, kurumsal şiddet ve devlet denetimi gibi insan eliyle yaratılmış yapılarda gizli. Luke’un önderliğinde gelişen çocuk dayanışması, sistemin soğukluğuna karşı insani bir direnç sunuyor. Paralel ilerleyen Tim Jamieson’un hikâyesi, anlatıya farklı bir boyut kazandırıyor. Enstitü’nün detaylı betimlemeleri yer yer temponun düşmesine neden olsa da yapıyı inandırıcı kılıyor. Enstitü, yalnızca bir korku romanı değil; kötülüğün sıradanlaştığı bir düzende toplumsal vicdanı hatırlatan, düşündürücü ve çarpıcı bir eser.
Melankoli I-II, yazarın okuduğum üçüncü kitabı ve şimdiye kadar karşılaştığım en ilginç olanı. İlk bölümde, gerçek bir ressam olan Lars Hertervig’in dağınık zihnine konuk oluyoruz. Bilinç akışıyla yazılmış bu kısım, sıkça tekrarlanan cümlelerle yer yer yorucu olsa da, Fosse’nin dili sayesinde yoğun bir gerilim yaratıyor.

İkinci bölümde, yaşlılığa dair daha sade ama etkileyici bir anlatım var. Bu sefer Lars’ın kız kardeşi Oline’in iç dünyasını izliyoruz. Yaşlılık, yalnızlık ve bedenin çöküşü üzerine hüzünlü bir tablo çiziliyor.

Her okura hitap edecek bir kitap değil; sert betimlemeler ve açık bir sonuca varmayan yapısıyla bazılarını zorlayabilir. Fosse’yi ilk kez okuyacaksanız başlamanız gereken kitap bu olmayabilir, ama yazarın dünyasına biraz alıştıysanız çok farklı bir deneyim sunuyor.
Jean-Louis Fournier’nin Tek Yalnız Ben Değilim adlı kitabı, yalnızlık temasını hem hüzünlü hem de mizahi bir dille ele alan samimi bir anlatı sunuyor. Yazar, eşinin kaybı ve çocuklarıyla olan anılarına yer vererek yalnızlığın hem bireysel hem de evrensel bir duygu olduğunu hissettiriyor. Melankoli ile mizah arasında kurduğu denge sayesinde, ağır bir temayı bile okuru gülümseterek işleyebiliyor. Modern yaşamın yalnızlığı nasıl pekiştirdiği, yaşlanmanın etkisi ve toplumsal mesafeler de kitapta dikkat çekici biçimde yer buluyor.

Fournier’nin kişisel deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı bu eser, her okuyucunun kendinden bir parça bulabileceği türden. Ancak metnin fazlasıyla yazara özgü detaylara dayanması, bazı okuyucular için fazla bireysel bir okuma hissi yaratabilir. Buna rağmen, kitabın içtenliği ve düşündürücülüğü etkileyici. Tek Yalnız Ben Değilim, yalnızlık üzerine düşünenler için hem duygusal hem de keyifli bir okuma sunuyor.
Jon Fosse’nin Beyazlık adlı romanı, minimalist anlatımıyla okuyucuyu olaylardan çok duygulara odaklanmaya davet ediyor. İsimsiz bir adamın arabasıyla çıktığı yönsüz bir yolculuk, ormanda kaybolmasıyla birlikte içsel bir arayışa dönüşüyor. Fosse’nin dili yalın ama bu yalınlık yüzeysel bir sadelik değil; tekrarlar ve kelimeler arasındaki sessizlikle insanın ruhuna işleyen, yoğun bir atmosfer kuruyor.

Roman ilerledikçe zaman, mekân ve benlik bulanıklaşıyor; anlatı, okuyucunun kendi iç dünyasında kaybolmasını sağlayan bir hissin izini sürüyor. Beyazlık, herkesin kolayca bağ kuracağı bir metin değil, ancak varoluşsal boşluklara ve sessizliklere kulak verenler için rahatsız edici olduğu kadar derinlikli bir deneyim sunuyor.