Benim Adım Kırmızı, Orhan Pamuk’un en iyimser ve renkli romanım dediği romanı. Gerçekten de öyle olduğunu gösteriyor.
Bizi kitabın girişinde bir cinayet karşılıyor. Birinci tekil şahıs ile her şahsın kendi kendini konuşturduğu romanda, cinayetin en baştan belli olup ilerleyen zamanlarda çözülecek bir bilmeceye kapı açması, insanı kitabın içine çeken en büyük etken diyebilirim. 1590 yılında yaşanan 9 gün süren bir bilmeceler silsilesinin içine giriyoruz. Osmanlı nakkaşlarının, altın varakların, rahlelerin, fırçaların, eşlerin, kocaların ve ölümün, birbirine birer minyatür resminin parçaları gibi karışarak karşımızda oluşuna bakıyoruz.
Kitabın uzun çalışmalar sonucu ortaya çıkmış olduğu, tüm sayfalara yedirilmiş olan 1590 yılındaki yaşamı gerçek gözlerle izleyişimizden belli oluyor. Sadece somut şeylere değil o yıllarda aşkın, şehvetin, sevginin nelere nasıl yansıdığını da hissedebiliyoruz. Fakat yazarın sivri noktalara yerleştirmiş olduğu şehevi yorumların bazen dikkati dağıtmak için yaptığını düşündüğümü de saklayamam.
Orhan Pamuk 4 yıllık ciddi bir çalışmayla; annesinin verdiği belgeleri ve 15 yıl hevesle yaşadığı ressamlık aşkını bir araya getirerek, bu ince ince nakşedilmiş eseri bizlere sunuyor. Uzun çalışmaların kitaba yansımasını hem gündelik yaşamda hem de insanların bakış açılarında hissedebiliyoruz. Yazar tarihi bir romanı bizlere her karakterin gözünden anlatmanın zorluğunu gösterdikten sonra, bunu başarmış olabilmesinin hünerliliğini de takdir etmek gerekiyor.
Tarihin, sanatın, aşkın, ölümün iç içe olduğun bir roman. Kendinizi bir minyatür meclisinin detaylarına bakarken hissedebilir ve uzun soluklu bu romanda kendi iç düşüncelerinizi de görebilirsiniz.