Toplam yorum: 3.284.424
Bu ayki yorum: 5.930

E-Dergi

Anıl Basılı

Gazetecilik Bölümü mezunu. Bir çocuğa en güzel hediyenin kitap olduğunu düşünüyor. Köpeği Dali ile birlikte çimlerde yuvarlanmayı seviyor. Köy okulları için oyuncak ve kitap topluyor. Sosyal sorumluluk projeleri yürütüyor. Balino, Melodi, Nohut Adam, Zürafa Sözü ve Kitap Kurdu Olmak İstemeyen Maya isimli kitapları bulunuyor. Kurduğu Çocuk Okuma Kulübü ile çocuklarla bir araya gelmeye devam ediyor.

Anıl Basılı Tarafından Yapılan Yorumlar

“Çocuğunuzun saygıyı öğrenmesini istiyorsanız ona “Saygılı ol,”, “Büyüklerini say!” diye öğütlemek yerine saygı gösterin. Kendisi saygı görmeyen bir çocuk, bir başkasına saygı göstermeyi nasıl öğrenebilir.”

Nihan Kaya’nın kaleme aldığı “İyi Aile Yoktur”, uzun zamandır okumak için beklettiğim kitaplardan biriydi. Düşünmeye sevk eden, anılar arasında yolculuğa çıkaran, eleştiren, eleştirdiğiniz noktalar için bile farklı bir bakış ortaya atmaya çabalayan bir eser. Anne ya da baba olduğunda ister istemez geçmişin girdabında sürüklenmeyen yoktur. Kendi yaşadıklarıyla hareket ederek, karşılaştığı zorluklarda yine kendi deneyimleriyle yolunu bulmaya çalışan kişilerin sızılarına dair okumalar yapıyoruz. Yani farkında olsun olmasın, kendi çocukluğuna dair hisleri yaşayan farklı insanların, ortak kaderine odaklanıyoruz. Doğru iletişim ya da bağın aslında içimizdeki çocuğun yaralarını sarıp sarmalayarak veya onu tamir etmekle mümkün olduğunun altını çiziyor. İlk bakışta bir ebeveyn kitabı gibi görünse de, bağımsız okumalarda yüzleşme sağlayacağına inanıyorum. Zaman zaman tekrara düşen durumlar okumayı engellemiyor. Her söyleme katılmamakla birlikte altını çizdiğim cümlelerin de olduğu “İyi Aile Yoktur”un okunması gerektiğini düşünüyorum.
“İçinde yaşadığımız dünyanın zor bir alan olduğundan yakınarak zamanı tüketmek yerine, onu ve gerçekleri kabul ederek savaşmalıyız.” diyor Engin Geçtan.

“İnsan Olmak” iyi ki okuduğum dediğim kitaplardan biri oldu. Aslında bir yönüyle de okuma sürecinin yüzleşmeye döndüğünü söyleyebilirim. Yaklaşık 35 yıl öncesinden günümüze fısıldanan cümlelerin peşinde ilerlerken kendi hayatımdan izlerle karşılaştım. Davranışlarımızı şekillendiren dinamiklerden aile yapısının hayatımızı etkileyişine, kendimize yönelik dinmeyen öfkemizden kalabalığın içindeyken bile hissettiğimiz yalnızlık duygusuna kadar ulaşan bir yolculuk hali diyebilirim. Temelde oluşan kısırdöngüler ve yaşanabilecekken ertelenen ya da bastırılan hayatın çarpıcı bir itirafı. En güzel yanıysa öneriler üzerinden değil de sorgulama şekliyle ilerletmesi. Okurken kendimi sorguladığım, cevapsız kaldığım için eleştirdiğim epey nokta oldu. Çok geniş, belki yılların tecrübesiyle verilecek bir cevabın peşinde, güçlü bir soru: İnsan Olmak nedir? Ne kadar çok cümlenin altını çizdim bilmiyorum. İşte onlardan biri:

“Oysa insan, gerçeklerini tanıyabildiği oranda kendisiyle uzlaşır ve çevresine karşı da daha hoşgörülü olur. Bunu başaramayan biri ise hoşlanmadığı ve kabul etmediği bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bunu yaparken, aslında, tanımadığı gerçek benliğini seyretmekte olduğunun farkında değildir…”

“Çocukları ölmüş ailelerin birbirinin yüzünde gördükleri acı tanıklığın çekingenliği aralarında asılı kaldı, onları uzaklaştırdı.”

Zülfü Livaneli’nin son kitabı “Balıkçı ve Oğlu”nu elime geçer geçmez bitirdim. Ernest Hemingway’in “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabından bir alıntıyla başlıyor, kitabın birkaç bölümünde de oradaki sahnelere göndermeler yer alıyor. Bu beni kitaba çeken ince bir detaydı. Balıkçı ve Oğlu, göçmenlere, denizlerin birbirinden ayırdıklarına, ölüme ve yeniden başlamaya uzanan bir örgüye sahip. Mustafa ve Mesude’nin hayatına odaklanırken, kayıplarını, biricik çocuklarının üzerlerinde bıraktığı yıkıcı etkiyi hissedebiliyoruz. Kendi aralarındaki iletişimsizlik üst boyutlara yükseliyor ve müthiş bir çıkmazın sınırlarında dolaşıyoruz. Mustafa, balık için çıktığı denizde kendiyle yüzleştiği bir an, muhtemelen göçmen olduğunu düşündüğü insanların cansız bedenlerini görüyor. Ama onun tam anlamıyla çakılmasına neden olan, şişme ve küçük bir botun içinde cansız duran bebeği görmesi oluyor. Öldüğünü düşündüğü o bebek, Mustafa ve Mesude’nin hayatına doğru yola çıkarken, beraberinde de zor bir sınavı getiriyor. Yaşamın doğru ve yanlış olarak kabul ettikleri, mahalle baskısı, insanların sorguları ve vicdan…

Livaneli’nin dili ustaca kullanışını, gündelik yaşamın zorlu yollarında incelikle dolaşmasını seviyorum. Fakat bu kitapta, adını tam olarak koyamadığım bir bitmemişlik, aniden yol değiştirmeye neden olacak bir fren hissettiğimi söylemeliyim. Aniden durduk ve indik. Ya hikâyenin ötesi?
“Hiddet ve keder, engellenmiş arzular, şehvet, kendine acıma: Tanrıların iyi bildiği duygulardır bunlar. Ama suçluluk ve utanç, pişmanlık, tereddüt bizim türümüz için yabancı ülkelerdir, her bir taşının ayrı ayrı öğrenilmesi gerekir.”

“Ben, Kirke” için son dönem okuduklarım arasından beni en çok etkileyen kitap olduğunu söyleyebilirim. Yunan Mitolojisi’nden yola çıkan kitapta, başrolü mitolojik bir karakter olan Kirke alıyor. Kirke’nin hikâyesini okuduğumuzda, ailesi ve çevresindeki kimseden destek görmemiş, sevgiyle büyümemiş, zorbalığa uğramış olduğunu görüyoruz. Fakat yaşadıklarını düşündüğümüzde bir yanıyla oldukça merhametli kalabildiğine de tanık oluyoruz. Acımasız görünümünün altında, bir tutam merhamet hissettim. Bir balıkçıyı Tanrı’ya çevirmesi ve yarı bir Tanrı’yı korkunç bir canavara dönüştürmesiyle büyücülüğünün farkına varıyor. Tanrılar tarafından cezalandırılıyor ve ıssız bir adada yaşamaya mahkûm ediliyor. Bu adada tehlikeli şeylerle de mücadele ediyor. Kendisine zarar vermek isteyenlere karşı koyuyor, yardım talebinde bulunanlara ise güçleriyle destek oluyor. Kendini koruyabilmek için otlardan, bitkilerden çeşitli büyüler yapıyor. Antik Yunan mitolojisinde karşımıza sıklıkla çıkan mitsel karakterlerden biri olan Kirke üzerinden, fantastik bir yolculuğa çıkıyoruz. Miller, kurmacasıyla kadının güçlü yönlerine odaklanıyor, toplumsal olarak bu gücü de irdelemeyi ihmâl etmiyor. Kirke’nin gücünün artışı, bu güçleri fark etmesi mücadelesinde önemli bir yer ediniyor.

Kitapta beni en çok etkileyen cümle, “Yüreklerimizde gerçekte ne olduğu bilinseydi, kaçımız affedilirdi?” oldu. “Ben, Kirke”yi elinize almanızla bitirmeniz bir olacak. Heyecanını, dinamiğini ve sorgulayıcı bakış açısını kaybetmeyen bir metin.
22.08.2021

“Nasıl ki toprağın yağmura ihtiyacı varsa bizim de gözyaşlarımıza ihtiyacımız vardır.”