“Hiddet ve keder, engellenmiş arzular, şehvet, kendine acıma: Tanrıların iyi bildiği duygulardır bunlar. Ama suçluluk ve utanç, pişmanlık, tereddüt bizim türümüz için yabancı ülkelerdir, her bir taşının ayrı ayrı öğrenilmesi gerekir.”
“Ben, Kirke” için son dönem okuduklarım arasından beni en çok etkileyen kitap olduğunu söyleyebilirim. Yunan Mitolojisi’nden yola çıkan kitapta, başrolü mitolojik bir karakter olan Kirke alıyor. Kirke’nin hikâyesini okuduğumuzda, ailesi ve çevresindeki kimseden destek görmemiş, sevgiyle büyümemiş, zorbalığa uğramış olduğunu görüyoruz. Fakat yaşadıklarını düşündüğümüzde bir yanıyla oldukça merhametli kalabildiğine de tanık oluyoruz. Acımasız görünümünün altında, bir tutam merhamet hissettim. Bir balıkçıyı Tanrı’ya çevirmesi ve yarı bir Tanrı’yı korkunç bir canavara dönüştürmesiyle büyücülüğünün farkına varıyor. Tanrılar tarafından cezalandırılıyor ve ıssız bir adada yaşamaya mahkûm ediliyor. Bu adada tehlikeli şeylerle de mücadele ediyor. Kendisine zarar vermek isteyenlere karşı koyuyor, yardım talebinde bulunanlara ise güçleriyle destek oluyor. Kendini koruyabilmek için otlardan, bitkilerden çeşitli büyüler yapıyor. Antik Yunan mitolojisinde karşımıza sıklıkla çıkan mitsel karakterlerden biri olan Kirke üzerinden, fantastik bir yolculuğa çıkıyoruz. Miller, kurmacasıyla kadının güçlü yönlerine odaklanıyor, toplumsal olarak bu gücü de irdelemeyi ihmâl etmiyor. Kirke’nin gücünün artışı, bu güçleri fark etmesi mücadelesinde önemli bir yer ediniyor.
Kitapta beni en çok etkileyen cümle, “Yüreklerimizde gerçekte ne olduğu bilinseydi, kaçımız affedilirdi?” oldu. “Ben, Kirke”yi elinize almanızla bitirmeniz bir olacak. Heyecanını, dinamiğini ve sorgulayıcı bakış açısını kaybetmeyen bir metin.