Kayıp Gül bence Türk edebiyatının ticari kaygı karşısındaki kaybıdır. Bana anlattığı yegane şey budur.Ticari kaygıyla harmanlanmış yazarlık, esasen biraz yemek yapmak gibi. Tarife göre yemek yapmak... Kayıp Gül de tutacağı garanti bir tarifi almış ve bir yemek yapmaya çalışmış. Ama olmamış, tam anlamıyla çiğ kalmış. "Abi ordan bi mistisizme meraklı anne ekle, bi böyle yarı bilge bi dilenci/falcı, bi tane de öyle aslında elinin altında her türlü imkan var eğitimli zengin filan ama her şeyi bırakıp kendini tutkularına vermiş bir herif koy. Ne bileyim müzikle ya da resimle ilgilenebilir. Uydur işte bi sanat. Bi de bunları bir şeyler arayan bi başkarakterle birleştir. Reklamı da daya. Dönersin hocam köşeyi" denmiş sanki yazara. Arka kapakta Martı, Küçük Prens ve Simyacı'nın adları geçiyor. Martı'ya dair tek imge, ressamın her resminde mutlaka bulunan martı. Küçük Prens'ten bir iki cümlelik bir alıntı. Simyacı'yla alakası da konusunun çalınmış olması (ki zaten Simyacı'nın konusu da Mevlana'nın bir kıssasından (ç)alıntı).
Velhasılıkelam, yazarımız bu tarifi almış, elinden geldiğince uygulamaya çalışmış. Ama malzemeleri öylesine düzensiz bir şekilde yerleştirmiş ve belki de acemilik heyecanıyla yemeği ocaktan öylesine erken almış ki, her şey çiğ. Karakterler işlenmemiş. Dolayısıyla midesine oturuyor insanın.
Ayrıca Türkçe'ye özen gösterelim artık. Lütfen. Bilhassa da reklama yüklenecek, bu kitabı birçok kişiye aldıracaksanız, "Eğer öyleyse, o halde seni neden özlüyorum," gibi cümleler kurmayın. Yapmayın bunu.