Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Hemingway'in yazar olmak isteyenlere önerisi, birçok kitapla birlikte bu kitabı okuyup neyle karşı karşıya olduklarını bir görmeleri. Ben bir okur olarak kafa attım, bir şey olmadı. Yazmaya çalışan bir adam olarak, evet, kafa atılacak bir duvara benziyor. Kafanızı iyi kurgularsanız pekmezi akıtmadan bir gedik açıp sıyrılabilirsiniz ama zor, Flaubert 1848'in en civcivli günlerinin ortasına oturttuğu karakteriyle toplumun ve bireyin değişimini eş zamanlı olarak ele alıyor, genelde tek bir anlatı perspektifi kullansa da onca olay ve insan kalabalığının uğultularını duyurmadan. "Her şeyi gördüğüm gibi, bana doğru gelen biçimiyle anlatmak istedim. Ne aşk, ne nefret, ne acıma, ne öfke duymak istiyorum. Yurtseverler de, gericiler de beni bu kitaptan ötürü bağışlamayacaklar... Ama, Bovary gibi, bu romanımın da neyi anlatmak istediği sonunda belli olacak, hatta herkese basit gelecek." Zor iş, mükemmel roman. Flaubert bu kitabı üç kez yazmış; ilkini 21, ikincisini 22 yaşındayken. Flaubert 43-48 yaşları arasında kitabı son kez yazmış ve 16 Mayıs 1869'da sabah saat beşi dört geçe dostu Jules Duplan'a yazmayı bitirdiğini bildirmiş. Ne güzel.
Toplumsal mevzu şu ki 1848'de sosyalist düşüncenin güçlenmesiyle monarşiye karşı çıkıldı, sokaklar yangın yerine döndü derken kral kaçtı, işçi sınıfı ilk etapta güçlendi, liberalizm de öyle. Cumhuriyet kuruldu, Charles Louis Napoleon cumhurbaşkanı seçildi ve iki yıl sonra gizli diktatörlüğünü ilan etti. Onca ateşin bir tek külleri kaldı, 1968'deki hareket gibi uzun vadede özgürlük ve devrim adı altında liberalizm soslu demokrasiye geçilmiş oldu. Devrimcilerin rüyası, gericilerin ateşli çığlıkları arasında kitabın karakterleri de değişim geçirdi tabii, zaten her bir görüşe sahip eser miktarda karakter bulunmaktadır. Kapitalisti, devrimcisi, liberali, orta yolcusu, Frédéric Moreau'nun etrafında belirip kaybolurlar. Bu kardeşimizin eğitimini takip edeceğiz. Kendisi başlarda hukuk öğrencisi, Flaubert gibi. Otobiyografik öğelere sıkça rastlanıyor, Flaubert romanın ilk taslağını bir çocukluk aşkının esiniyle kaleme almış ama o zamanlar 1848'in epey öncesi, yüzyılın ilk çeyreğinden beri süren ekonomik ve politik gerginlik 1848'e zemin hazırlarken Flaubert de büyük ölçüde etkilenmiş olabilir içinde yaşadığı toplumun değişiminden. Belki de kitabı devrimin ardından yaşanacak olayları da görmek istediği için tekrar yazmak istemiştir, o arada Madame Bovary'yi ve Salammbô'yu yazdığını biliyoruz. Sonuçta dönemin panoraması olduğu gibi çizilmiş, kitabın arka kapağında yazdığı gibi toplumbilimciler ve tarihçiler için iyi bir alternatif kaynak.

Frédéric kardeşimiz, zamanla dayımız etrafında dolanacağız metin boyunca. Kendisi her türlü deneyime açıktır, çok duygulu bir insandır. Coşkundur yani, her türlü duygunun kendisini olgunlaştıracağını düşünür, örneğin şöyle dolu dolu bir aşkın. Gecikmez de, vapurda gördüğü Madam Arnoux'ya abayı yakar. Aşık olduğu kadının romantik öykülerdeki kadınlara benzediğini düşünür; evli, çocuklu ve yeni bir maceraya aç. Aşkı o kadar coşkundur ki Werther'le özdeşleştirir kendini. "Charlotte'un tereyağlı ekmek dilimlerinden Werther'in niçin bıkmadığını çok iyi anlıyorum." (s. 564)

Deslauriers, Frédéric'in çocukluk arkadaşıdır, mantık insanı olduğu söylenebilir. Dostunu bu sevdadan kurtarmaya çalışır ve ilgili olduğu dönemin politik olaylarına karşı Frédéric'te bir bilinç uyandırmaya çalışır. Frédéric o sırada bir yandan hukuk okumaya çalışır ama derslere ilgi duymaz, aşkı yüzünden hiçbir şeye odaklanamaz. Sanat tarihi kitabı yazmak gibi pek çok tasarısı varsa da bunların hiçbirini hayata geçiremez. Mösyö Arnoux'nun sanat eserleri sattığı dükkana takılmaya başlar, bir yandan madamı nasıl görebileceğini düşünür. Bu sırada mekanda birçok kişiyle tanışır ki bu kişilere tembelliğimden girmiyorum, siyasi ortam değiştikçe kiminin oynaklığı ortaya çıkar, kimi hızla yükselirken kimi de çöküşe geçer. Banker, ressam, gazeteci, bir sürü insan.

Sonrası bir savruluş. Frédéric büyük bir servete konar ve taşrada yaşayan annesini ve sözleneceği Louise'i bırakıp Paris'e taşınır, dolu dolu yaşar. Birkaç metresi olur, yine de Madam Arnoux'yu unutamaz. Bir araya gelemezler; Madam Arnoux onu sevdiğini söyler ve işleri kötüleşen Mösyö Arnoux'dan gizli buluşmaya başlarlar. Adam çakozlar gibi olur ama çaktırmaz, sonra Frédéric Madam Arnoux'yu evine çağırır, kadın önemli bir sebepten gelemeyince de başka bir kızı çağırır, onunla sevişir ve acısını unutmaya çalışır.

Çok karakter var, Frédéric'in bir şehirde durmadan yürüdüğünü, birileriyle tanıştığını, tanıştığı kişilerden bazılarının zaman içinde tekrar karşısına çıktığını düşünün. Biri de kamerayı tutsun, hepsi kaydedilsin bunların. Kamera az da olsa başkalarını da gösteriyor ama karakterler durağanlık içinde.

Eskiden zaman bolken yazmaya daha çok enerjim vardı, şimdi katlettik güzelim kitabı. En sonunda Frédéric ve dostu Deslauriers hayatlarının muhasebesini çıkarırlar ve görürler ki biri coşkunluğundan yalnızdır ve parasızdır, diğeri de aşırı mantığı yüzünden.

19. yüzyılın en önemli metinlerinden biri, usta işi bir roman. Süper.
Can'dan çıkanında Bulgakov'u yakından tanıyan Sergey Yermolinski'nin güzel bir yazısı var.
Bulgakov'u nasıl bilirdiniz? Çekingen bir adammış, ömrünün sonuna kadar gideremediği bu kusuru belli etmemeye çalışırmış. Bağımsızlığını korumaya gelince iş değişiyormuş tabii, üstleriyle hayatı boyunca anlaşamamış ama tek isteği herkese örnek olmakmış çocukken. Hayatında da şen ve alaycı olmasının onu tanıyanlarda bir güvensizlik yarattığına şaşmamak lazım aslında; eserlerindeki iğnelemeler yazar kimliğiyle gerçek hayattaki kimliğinin karışmasına yol açıyordu muhtemelen. Oysa onun alaycılığı sadece ikiyüzlülüğe, uşaklık eğilimine ve yaşadığı toplumda çarpık olan ne varsa ona yönlenmişti.

Doktorluğu bırakıp yazarlığa soyunduktan sonra tiyatro için metinler kaleme aldı ve Bir Ölünün Anıları'ndaki mevzuları yaşadı. Stanislavski'ye kinlendi, oyunlarını değiştirmeye çalışmalarından bıkmıştı. Hep daha iyi bildiğini düşünen insanlar vardı, onlarla mücadele etmekten yılmadı. Yazarlık tutkusuyla otoriteye boyun eğmek arasında çokça kalmıştır, çoğunlukla da bir orta yol bulmaya çalışmıştır ama inceldiği yerden kopmuş elbet. Kopuştan sonra unutturulmaya çalışıldı. Eserlerinden hiçbir yerde söz edilmiyordu, zamanla edindiği yazar dostlarının garip sessizliği yalnızlığını daha da derinleştirdi. Stalin'e yazdığı bir mektuptan sonra memur olarak tiyatroya döndü, memuriyetin yaratıcılığını kısıtlamasından yakındı. Bağımsızlığını tam olarak elde edememişti yine. 12 yıl boyunca bu kitabı yazdı, sevdiği kadın yazım aşamasında daima yanındaydı. Usta ile Margarita, metinde yer alan bu karakterler bir ölçüde Bulgakov'la sevgilisidir. Neyse, Bulgakov yakalandığı hastalıkla uzunca bir süre mücadele ettikten sonra ölür. Stalin'in ofisinden gelen bir telefon gelir, birkaç yazar evi ziyaret eder. Hepsi bu. Tabutu yaşamında çok önemli bir yeri olan Sanat Tiyatrosu'nun önünden geçerken tiyatro çalışanları kendisini son bir kez selamlar. Büyük bir kalabalık uğurlar en son, unutturulmak istenen bu büyük yazar, Oğuz Atay'dan yaklaşık kırk yıl önce okurunun peşine düşen ve bütün engellemelere rağmen okurunu arayan Bulgakov ölümünden sonra okuruyla tanışır. Benzer kaderler.

Usta ile Margarita'ya gelince, saçmadır. Bir kere çerçevenin dışına çıkmak isteyen bir yazar Bulgakov, düzyazının kaldırılması gerektiğinden bahsetmişliği vardır. Belli bir forma bağlı kalmak istememektedir. Yine bağımsızlık. Gogol'ün zavallı hayaleti gibi Bulgakov'un Şeytan'ı da günlük yaşamın saçmalığındandır, beklenmeyenlerinden değil. Moskova'nın orta yerinde Şeytan nereden çıkar, romanın içinde formu parçalayan başka bir romandan. Bundan daha mantıklı bir şey olabilir mi? Olabilir, mesela şu an görme aracı olarak kullandığınız -başka zamanlarda yumurta kaynatmakta kullanıyorsunuz- gözleriniz bir anda eriyebilir. Bunun ihtimali vardır, mantıklı bir mevzudur bu. İnanmayan nedenselliği araştırsın. İsa'nın ve koca bir toplumun çarmıha gerilişi bana kalırsa aynı zamanlara rastlar. İmkansız değil.
İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde Usta'nın hikâyesini öğreniriz, Şeytan ve tayfası üstünden şöyle sıkı bir sistem giydirmesi görürüz ve ikinci bölümde asıl mevzu başlar: bağışlanma, daha doğrusu Usta'nın kurtuluşu. Usta ve Margarita, yukarıdan gelen bir istekle, Şeytan'ın da yardımıyla birlikte huzura erecekleri bir yere giderler. Moskova'da zamanla her şey normale döner ve Şeytan'ın yol açtığı karışıklık zaman içinde unutulur.
Özet geç diyenler için: Devlet güdümünde bir edebiyat olmaz. 1930'ların Moskova'sı. Tanrı öldüyse bu ne? Entelijansiyanın kokuşmuş kısmı kesilmelidir. Matta Levi'nin Yeşu'ya karşı hissettiğini Margarita Usta'ya karşı hissetmektedir. Özgürlük, akıl ve adalet!

Yeni Roman'ın en önemli metinlerinden biri derler. Nesnelerle öznenin kesin bir ayrışması vardır. Olabildiğince dolaysız, benzetimsiz bir anlatımla öznenin saf bilinci ortaya çıkarılır, şeylerin dünyasından bağımsız bir anlatı. Tam böyle de değil, şeyleri olduğu gibi anlatmanın romanı, onlara verilen anlamlarla anlatmanın değil. Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman'da betimlemelerin, nesnelerin doğurduğu insandan bahsederken metinden bütün betimlemeleri vs. çıkardığımızda geriye pek bir şey kalmayacağını ifade eder. İnsan ortadan kalkacaktır bu durumda, öyleyse tam bir öznellik ve sadece insan önemlidir. Çok kabaca Yeni Roman böyle bir şey.

Bende bu versiyon var, 1973 tarihli ilk baskı. Nereden bulmuştum da almıştım, genelde her kitabımın hikâyesini bilirim ama bunu hatırlamıyorum. Neyse. Gördüğünüz gibi şömineden lokomotif çıkmaktadır. Saatin yansısı yerli yerindedir. Zaman akıştadır ve yol insanı değiştirir. Zamanla yolu pek ayıramam ben, o ilkokulda öğretilen zamanlı, yollu ve hızlı formülde bir yanlışlık olduğuna inanıyorum. Astrofizikçiler göreve.

Trenli bir hikâyemiz var. Calvino'nun Zor Sevdalar'ında Değişme'yi öykü olarak bulabilirsiniz, kitabı İstanbul'a götürmemiş olsaydım karşılaştırmalı bir şeyler yazacaktım ama kısmet değilmiş. Orada da sevgilisine doğru yola çıkan bir kardeşimiz vardı. Trenle. Bir de Trenin Tam Saatiydi var, o bambaşka bir şey. Sanıyorum içinde(n) tren geçen bir şey kötü olamaz.

Leon Delmont, Paris'te yaşayan, çalıştığı şirketin merkezi Roma'da olduğu için haftanın belli bir günü 22 saatlik Roma yolculuğuna çıkan biridir. Eşi Henriette ve dört çocuğuyla birlikte pek mutlu olmadığı bir yaşamı sürüklemektedir.

Tren yolculuğu başlar başlamaz kompartımanın ve diğer insanların betimlemelerini görürüz ama bir mekan yaratma çabası değildir bu, Delmont'un bir yaratımı da değildir. Adam ne görüyorsa biz de bütün çıplaklığıyla onu görürüz, herhangi bir anlam arayışına çıkmadan. Hatta ikinci çoğul şahıs kullanılarak anlatılan bir metinde Delmont olmaya zorlanırız, okurluğumuzdan emin olamamaya başlarız. Metnin sonlarında Delmont'un düşünceleri belirmeye başladığı zaman bağımsızlığımızı kazanırız, düşünceler okurun olamayacak kadar öznel bir hale gelir. Öncesinde -geri dönüşler haricinde- tam bir algı paylaşımı vardır.
İki farklı şehir imgesinin çatıştığı bölümler geri dönüşlerdedir. Bu geri dönüşleri biraz anlatayım. Kompartımandaki insanlara isim vermeyle başlayan ve uydurmasyon yeni bir yaşam kazandırmaya kadar giden gözlemler sık sık gelecek planlarıyla ve hatıralarla kesilir. Üç ana bölüm, ara kesitler ve boşluklarla bu akışlar, bağlantılar kurulur. Gündüşü görürsünüz ya, daldıktan sonra bilincinizi kazanıp tekrar daldığınızı düşünün. Anlatım tekniği bunun gibi bir şey işte. Zamanın akışını adamımızın gözlediklerinden anlarsınız. Bazen bir motosikletli, bazen bir araç, yemek araları ve kitabını koltuğa koyup kompartımandan çıkma mevzuları. Günlük yaşamımızın farkına varamadığımız anlarıdır bunlar, genelde pek üstünde durmadığımız ve hayatımızın büyük bir bölümünden ibaret olan anlar. Dizilerde izleriz hani, Friends'te mesela, karakterlerin hayatı pek hareketlidir, hep bir şeyler olur falan. Öyle değil, sadece izleyiciyi sürükleyen olayları görürüz, günlük yaşamları hemen hiç gösterilmez. Alışveriş yapmalarını, kitap okumalarını izlemeyiz dakikalarca. Bu kitapta bu anları göreceksiniz işte. Yazı bir yolculuk, farklı yollardan gitmek isterseniz bir deneyin bunu.

Freud'un savunma mekanizmalarından biriydi; yapmak isteyip de yapamadığınız ve sizi yarım bırakan işleri başka türlü yapmaya çalışırsınız. Mesela hukuk okumak isteyip de öğretmen olan bir arkadaşım var, disiplin kurulunda yer alıyor her sene. Buna benzer bir şeyler. Bu şoförümüzün de hikâyesi bu ama sırf kendisi yok işin içinde, Keret yine beyin formatlayıcı öyküleriyle okurun façasını çiziyor. Cırt!
Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü: Birinci tercihine puanı yetmediğinden ikinciye yerleşip otobüs şoförü olan bir adam hakkındadır. Bu kardeşimiz geç gelen yolculara kapıyı asla açmaz, Tanrı'nın prensiplerine sahiptir. Geç gelen cezasını çeker. Bir de Eddie var, o her yere geç kalır. Bir kızla buluşmaya giderken bile. Şoförümüz ilk kez geç kalan birine kapıyı açar, Eddie'nin otobüsü yakalayamayınca emmi çömmesiyle, dolu gözlerle üzülmesi dokunur biraz. Eddie'nin buluşacağı kız randevuya gelmez, bizimki dönüş yolunda aynı otobüse rastlar ve şoför ikinci kez Eddie'yi bekler. Eh, Tanrı'nın da gözdeleri vardır, en azından merhametlidir, öyle değil mi?

Goodman: Kim Goodman? Bir zamanlar en yakın arkadaşının karısıyla yatan mı, en yakın arkadaşının idamından önce arkadaşını son bir kez görmeye giden mi? İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'in tek bir öyküye indirgenmişi.

Duvardaki Delik: Udi kardeşimiz her gün görebileceğimiz bir deliğe haykırıyor. ATM deliği bu. Binalarda olur ya. Kasabalarda, köylerde falan da rastlarsınız; iki bina arasında sürtüne sürtüne yürüyebileceğiniz boşluklar olur. Küçücük bir bahçeciğe çıkarsınız belki. Periler, cinler, umacılar ve pek çok şey orada beklemektedir. Udi'nin haykırışına bir melek cevap verir. Uçamaz, dilekleri yerine getiremez ama melektir basbayağı. Udi'nin yanında olsa yeter. Bir gün yetmezse, Udi meleği şöyle bir itip beş kat aşağıdaki betona sümük gibi yapıştırırsa meleğin melekliğinden şüphe eder misiniz? İnsanların yanında her şey kirlenir, o yüzden ben etmezdim.

Cehennemden Bir Hatıra: Özbekistan'da Cehennem'in arka kapılarından birine yakın kasabalarda neler olduğuyla ilgili. Bu kapıların varlığı unutulmuş olsa da acılı ruhların ortalıkta dolanmaları... Yine de hiçbir şey kanıtlamıyor, ne pis dünya. Kanuni'nin Mesih şehre giremesin diye Kudüs'te ördürdüğü duvar bir işe yaramayacak, Mesih Cehennem'den geçip bir kadeh şarap içebilir. Acılı ruhları da kurtarır o arada, fena mı?

Domuzu Kırmak: Bart Simpson bebeği isteyen çocuğa babasının aldığı domuz kumbarası Margoris'in başına gelenler... Çocuk kumbarayı çok sever ve kırmak istemez, babasının verdiği çekiçle öylece durur, bir güne daha ihtiyacı olduğunu söyler. O gece domuzu çayırın orta yerine bırakır.

Ne istediğimizi gerçekten biliyor muyuz?

Emniyet Mandalı Açık: Hay... Düşmanınızdan ne farkınız var? Birbirinize benzediğiniz ölçüde düşmansınız, farklılıklarınız arttıkça çatışacak bir şeyiniz de kalmaz. İsrailli bir askersiniz, nöbet yerinizde sizi taciz eden bir Filistinli var. Bir gün dayanamayıp silahınızı doğrultuyorsunuz ve üstlerinizden şamarı yiyorsunuz. O Filistinli ile aranızda bir tüfek var, bütün farklılığın sebebi bu. Tüfeği adama veriyorsunuz, tetiği çekiyor. Hiçbir şey olmuyor, silah boş. O zaman aranızda hiçbir fark kalmıyor ve adamın ağzını yüzünü kırıyorsunuz. "Justified violence" dedikleri dalga. Savaştıklarımızdan farklı şeyler değiliz.

Uçan Santiniler, Korbi'nin Sevgilisi, Ayakkabılar ve pek çok güzel öykü var, bir de meşhur filmin öyküsü burada: Kneller'in Mutlu Kampı. Okusanız ne güzel!
Göstergebilim deyince akla -tamam şimdi buldum- her an onun adı gelen amcamızdan bir Yeni Roman incelemesi. Metinleri kaos olarak değerlendirirsek kuramlar bu kaosun içindeki düzenin ortaya çıkmasını sağlıyor, Mehmet Rifat'ın aynı zamanda doktora tezi de olan bu çözümlemede Değişim'in dizgeli yapısı ortaya çıkarılıyor. Biz de Butor'nun aklını seviyoruz.
Öncelikle yöntemsel yaklaşımını açıklayan Rifat, üretimsellikten yazınsallığa doğru çizdiği yolda anlatım-içerik ilişkisinden bahseder. Kavramların içeriği müstakil olarak belirliyken bir araya geldiklerinde çok boyutlu bir yapı oluşturarak farklı bir "anlam evreni" oluştururlar. Metni oluşturan parçaların eklemleniş özelliklerini belirlemek, her bir paragrafın, tümcenin yazınsal göstergebilim açısından işlevini/anlamını ortaya koymak metne farklı yaklaşımlar kazandırır. Bu açıdan Değişim'deki anlatım yöntemi, paragraflar, boşluklar, metni oluşturan her şey yani, birbiriyle olan ilişkileri bakımından incelenir.

Yapısal düzen, kurgu üç ayrı düzlemde inceleni: Anlatı evreninin düzeni, baskı düzeni ve bölümlenme düzeni.

Anlatı evreninin düzeninin incelenmesi "Siz"li anlatım ile başlar. Bu anlatım yöntemi anlatıcı-kahraman-okur düzenini ortaya çıkarır. Metnin bazı bölümlerinde anlatıcı ve kahraman aynı düzlemde birleşir. "Anlık bilinç parıltıları" şeklinde not almıştım ben, bu parıltılar genellikle kompartımanın gözlemlenmesinden hemen önce veya sonra ortaya çıkar.

Şehirler ve kadınlar... Yakınlık/uzaklık ilişkisi, Delmont kardeşimizin iki kadınla ilişkileriyle özdeşleşir. Roma'daki kadın iyidir, Paris'teki kötüdür ve şehirlerin duyguları kadınlarla ilgilidir. Değişimlerini izlemek ilginç.

Baskı düzeni bölümünde metnin iki beyazlık arasında yer aldığı söylenir. Metnin beyazlıkla açılıp beyazlıkla kapanması, sonun başlangıç ve başlangıcın son olduğunu belirtir. Önemli olan yoldur diyeyim; kişi başladığı noktaya döner ama ne yolculuğun başındaki kişidir artık, ne de başladığı nokta aynı kalmıştır. Altbölümler-anabölümler ve her türlü beyazlık benzer bir şekilde incelenir, sayısal verileri ortaya çıkarılır. Zamanla ilişkili şeyler. Zamanın kullanımı bütün beyazlıkları, yazılı bölümleri içerir ve onların içinde yer alır. Mekanlar da öyle.

Değişim'in ardından okunursa pek faydalı. On numara bir çözümleme.