Toplam yorum: 3.286.094
Bu ayki yorum: 7.624

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Yürümek Thoreau'dan Woolf'a pek çok yazarın zihnini üzüm kurusu ve pekmez kadar açmıştır. Yolculuk daha doğrusu; bir yerden başlayan ve nerede biteceği belli olmayan, alnın çatına takır takır yağan bir im boranı. Dolmayı bekleyen çoğu boşluğu doldurur, geri kalanlardan siz sorumlusunuz. Yeterince gitmediniz demektir. Ben şahsen yaşadığım yerin kalesine -ki var olsun, bir senede verdiğim otuz kilonun çoğundan mesuldür- koşarken hayatımı tekrar tekrar kurarım. İnsanları kurarım, evreni kurarım. Canlanan görüntüler gün düşlerine dönüşür de ölümü dahi severim, anın keyfine varmamı sağladığı için. Birkaç adım yeter, Şirinler'i görürüm yahu.

Bu dayımız, bir düello sonucunda ceza olarak hapsedildiği odasını adımlarken dört duvarı zamanın içinde eritir, eşyaların ruhlarını kendisininkiyle birleştirir ve sonsuz bir mekanın tuhaf, şen havasıyla oradan oraya yürür de yürür. Kendine ait bir odası vardır ve yazması için de kağıdıyla kalemi.
"Gerçekten de herkesten gizlenerek çekilebileceği küçücük bir odası bile olamayacak kadar bahtsız, terk edilmiş olabilir mi insan? İşte, yolculuğun bütün hazırlığı bundan ibaret." (s. 9)

Maistre odasını okur için kurar. Dikdörtgen, çevresi otuz altı adım, tablolar ve kitaplarla dolu. Hayallere dalınacak bir koltuk. Tablolar haricinde duvarlarla ilgili bir şey bilmeyiz, duvarlar kurulmamıştır. Her bir adım başka bir düşü simgeler. Her bir eşya okura hissettirilmeyen duvarlardan, bilincin sonsuz çizgisinden kurtulan ruh için bir çatlaktır. Maistre için ruh ve beden düalist bir yapı oluşturur, Descartes'ın beden-akıl kurulumundan biraz farklıdır bu yapı; "hayvan" ve "ruh" heterojen bir birlikteliğin yapı taşlarıdır, birbirlerinin denetimine ihtiyaç yoktur. Maistre, bedenini geride bırakıp ruhuyla yapmaktadır yolculuklarını.

Eski arkadaşlar, felsefeciler, Maistre'nin ziyaretçileridir. Dayımız onlarla konuşur, tartışır, gevezelik eder. Tabloların renklerinden, kitapların sayfalarından kırk iki günlük düşsel yolculuk malzemesi çıkarır. Denemeye benzer bir anlatı. Müziğin diğer sanatlara göre daha daha boş bir kafayla yapılabileceğini söyler mesela, motor beceri denen zımbırtı. Hipokrat, tıptaki gelişmeler karşısında şaşkınlığa düşer. Perdeler çekilir, anlatıcı karanlıkta kalır ve dekor kurulmuş olur. Düşler tiyatrosu!

Yol her an gidiliyor, hissediyorsanız bu kitabı seversiniz.
Erhan Bener gibi diplomat bir yazar. Büyükelçilik dahil olmak üzere memleketi süper temsil etmiş, yanında ödüllü tiyatro oyunları yazmış, öykü ve roman türünde eserler vermiş bir amcamız. Ölümü Bekleyen Kent, 1997 Orhan Kemal Roman Ödülü'nün sahibi. 2012'de hayatını kaybetmiş Yıldırım Keskin, okurlara bu karanlık adamı keşfetmek kaldı.
Keskin'in kara öyküleri insanın süreğen tedirginliklerinin belli izleklerle bir araya gelmesinden oluşuyor ve bir diğerini tanıyamama sıkıntısıyla baş edememek, ardından gelen özdeşim problemi hiçliğe giden bir yol açıyor. Bu bağlamda yaratılan dünyada karakterlerin kendine yer bulma çabası kimlik krizlerini tetikliyor; neredeyiz ve yolculuk nereye devam edecek? İnsanlara tabii, bütün sancılarına ve korkularına rağmen yolculuğu sürdüreceğiz.

Yoldan Geçen Adam: "Sıcaktı." Maskeli, sarı çorap üzerine mor ayakkabı giyen bir adamın umursamaz yürüyüşü sıcak havayla birleşince herkesin ilgisini çeker. Peşine takılanlar adamın kim olduğunu sorup durur. Boşluklarla ayrılmış her bölüm, başa yazdığım ilk cümleyle başlar. Birçok kişi maskeli adamı görür, karakterler birkaç kısa cümleyle örülür ve herkes adamı takip eder. Adamın arkasında kalabalık birikir, soruların cevaplanması gerekir. Bir polisin adamı vurmasıyla gizem çözülür. Hiçbir şey. Toplumsal paranoya bilinmeyeni ortaya çıkaramasa da yok eder, böylece çözüme kavuşulur. Sade bir yol; soru işaretlerini silahlarla yok etmek kolaydır. Bunun için kaç ölünün gerektiğini bir düşünmek gerek.

Ben Kimim?: Siz olduğunuz kişi değilsiniz. Eşiniz de değil. Çocuklarınız hiç değil. Sizin işiniz asıl işiniz değil. Adınız farklı, yaptığınız iş farklı. Bunu kabul etmelisiniz. Bunu kabul etmek çok kolay. Bunu kabul etmeniz için aynı cümleyi bunu kabul etmeniz için aynı cümleyi bunu kabul etmeniz psikolojik baskı uygulanabilir. Kabul etmezsiniz, kim olduğunuzu sizden iyi kim bilecek? Hayır, başkalarının bilmesine imkan yok. Olmaz mı, cinsel organınıza verilen elektrik bilir. Sopalar bilir. Kerpetenler bilir. Kim olduğunuzu en iyi acı bilir. Mesela Theon Greyjoy kim olduğunu biliyordu. Bir zamanlar.

Diyalog öykü. Tepenizde sadece yüzünüzü aydınlatan ışığın varlığını bile hissedeceksiniz.

Yıldızlar ve İnsanlar: Fransa'da çeşitli milletlerden müteşekkil bir arkadaş grubu, bir tane Türk var. Otobiyografik bir mevzu olabilir. Cezayirli arkadaşın memleketinde savaş var ve köyü yakılmış, ailesinden haber alamıyor. Kimi ailesini, kimi arkadaşlarını araya sokarak Cezayirlinin ailesinden haber almaya çalışıyor ve yapacak bir şey kalmayınca dansa gidiliyor. Yaşam bir şekilde devam ediyor, ölümün biyolojik engeli kalkmadıkça -ailenin ölümüyle bu engel kalkar ama karşıdan karşıya geçerken kafanıza bir piyanonun düşüp düşmeyeceği hakkında kesin bir şey söyleyemeyiz tabii- dans edilebilir, yıldızlara bakılabilir ve savaş kahramanlarının heykelleri hakkında atıp tutma hakkı sabittir. Anlatıcının heykellerle alıp veremediğini -savaşın ne kadar da kötü bir şey olması gibi- takdir ediyor, şöyle bir bölümünü de alıyorum: "Brezilya'nın kuzeyinde Bahia kentinin en görkemli alanında bir anıt varmış. Dört köşesinde birer kadın poposu bulunurmuş bu anıtın. Her kente dikilmesi gereken anıt budur kanımca." (s. 55) Hay yaşa!

Kutsal Canavar (Bağışlanmış Canavar): Tiyatrocu bacımız geçen yılların ağırlığını omuzlarında hisseder, repliklerini unutur ve üç yüz kez aynı oyunu oynadıktan sonra tiyatroyu bırakmaya karar verir. Bir an.

"'Bir insan kendi yaşamına karşı savaşmaz Béatrice... savaşamaz...'" (s. 76)

Safa Bey: Mahmut Bey'in evinin önüne bir adam dadanır, ilk öyküdeki adam gibi bir adam. Gece gündüz aynı noktadan eve bakar. Safa Bey'i beklemektedir sözde, mahallede öyle biri olmamasına rağmen. Adım adım yükselen gerginliğin sonucu ev değiştirmeye kadar gider, Mahmut Bet ve ailesi başka bir semte taşınır. Sürpriz; gece aynı adamı karanlıkların içinde eve bakarken görürler. Yabancılıktan kurtulamama paranoyası.

Yaşamın Karanlık Sularında: Evet, Keskin'in anlatısının zirve yaptığı nokta burası zannediyorum. Zamanında ASALA'nın Türk diplomatlara suikast üstüne suikast düzenlemesiyle konsolos çalışanları silahlandırılır ve korkunun her ana işlediği bir kubbede değişim, sorgulama başlar. Güvenlik kaygısı, kişinin korumalarla, çelik yeleklerle çevrildiği bir zamanın geçmesini beklemesini sıkışmışlık duygusuna hapseder. Hiçliğe bir pencere açılır.

"İnsanın dramı, yaşamın hiçliğinde değil, o hiçe inanmamaktaki ısrarındadır." (s. 122)

Giovanni Papini'nin de kafayı kırdığı bir mevzuya rastlıyoruz: "İnsan, yaşamını bir giysi gibi çıkarıp yanına koyabilse, ya da bir yılanın derisinden sıyrılması gibi, yaşamından çekilebilse..." (s. 122)

İnsanın kendini sürekli yenileyen doğasından kaçmak mümkün değil, insan kendine mahkum. Başkalarının cehennem olmadığı durumlar -ki bence bu durumlar da iyidir, dışlanmaması gerekir- bu sancıyı ortadan kaldırabilir, bir başkasında kendini arayış başladığı zaman insanın özü birçok parçanın farklı anlamlar, duygular vs. kazanmasıyla ayrıldığı gibi tekrar birleşir, bize her an farklı bir benlik kazandıran budur. Silahların tehdidi altındayken bunu duyumsayamamanın dehşetini düşünün bir. İnsan boşluğu hissettiğinde bir parçasını o boşlukta bırakır, geri alamamacasına.

Keskin'in öyküleri insanın dipsiz çukurunda yankılanıyor, dinlemek isterseniz...

Yazarın üç favorisini ekleyerek bitiriyorum: Malraux, Faulkner, Celine.
Belacqua'nın beyin dumurundan görüldüğü üzere dünya pek renksiz, kadınlar ruhsuz, entelijansiya dalgaya mahkum. Yani adam öldü diye kimse hayvan gibi şi yapmasın yani. Belacqua kardeşimiz eppek seçerken anlatıcımıza göre işi bilmeyen biri eline yüzüne bulaştırırdı her şeyi. Evet arkadaşlar, eppek ve peynir seçimi haricinde Belacqua ruhsuzunun bir şey yapmak için ne bir amacı ne bir enerjisi vardır. "Bu toplumdışı varlık kolay kolay ölemeyecektir." (s. 10) Sebep olduğu acılar arttıkça ölümü çok kolay olur aslında. Saçma ölür, yaşadığı gibi. Belacqua Shuah, Dante'den çorlanmış adının hakkını verir; son anına kadar tembelliği sürdürür. Sonrasında da sürdürmüştür sanıyorum, Araf'taki zamansızlıkla yaşamı arasında bir fark yok.
Birkaç öyküden, birkaç Belacqua'dan oluşuyor kitap. Zamanlar belirsiz, birkaç değini dışında yorum yapmak zor. Gerçi yukarıda bahsettiğim gibi zamanın pek önemi yok.

Belacqua Shuah edebiyat eğitimi almaktadır, şarap içmeyi ve kadınları sevmemektedir. İlkini biraz seviyor doğrusu, ölünün ardından yalan konuşmayalım. Bazen anti-kahramanlığı da vardır. Akşamdan akşama yabancılaşmaktadır. Topluma. Sevdiği kızlardan birinin babası için serseridir, sevdiği kadınlardan biri için kavuşulamayan aşıktır falan. Bir arkadaşının anlattığına göre tekbenciliğinin zirvesi olarak uzam değiştirmek ister sık sık. Yola koyulduğu vakit keyifsizliğinden kurtulamaz, dönüşünde kendini dışavurma kaygıları yüzünden insanlarını benliğini kıstırır, parçalar. Bu yüzden belki, pek arkadaşı yoktur. Yakınlık kurabildiği insan yoktur diyelim, etrafı insanlarla dolu çünkü. "Devingen duraklamalar" dediği mevzuda rastlantılardan kaçınmaz, onlardan korkmaz ama bilinçli hareketlere meyli de yoktur açıkçası. Düşüncelerden kurtulmak, harekete geçmek için her şeyini verebilir. Vermez aslında. Çelişkilerin adamıdır, ciddi biri değildir. Bu yüzden yalnızdır. Bir şeyler hissedebildiğinden şüphe duyulsa kimse sesini çıkarmaz. Yanağına şamarı indirseniz görmezden gelinir. Hatta ardından içki ısmarlarsanız dostunuz bile olabilir adam, unutur çünkü. Umursamaz ya da. "Başıboş dolaşarak geçirilen yıllar bir uyuma ve bir unutuştur, gururlu bir ölü nokta." (s. 41)

Platon giydirmeleri, bellek-yaşam ilişkisi Belacqua'nın ağzından zorla alabildiğimiz bir iki sözcüktür. Kendiye ilgili. Platon olayını Belacqua söylemez, tamam. K. A. veya Öğrenci söyler ki bu sonuncusunun adını hiçbir zaman öğrenemeyecekmişiz anlatıcının söylediğine göre. Öğrenebiliriz, Beckett bu adam. Bu öğrenci Beckett. İnanmayan araştırsın.

Kadınlarla ilişkilere gelirsek böyle bir adamdan beklenen şeyleri görürüz aslında; ilişki kurduğu kadınların çoğu mezara gider. Bisiklet derdine biri, bir diğeri artık başına ne geldiyse. Bir ilişkisini aldatmanın sağlıklı olması üzerine temellendirir mesela. Ölen kadınların ardından ağlamaz. Kendi ölümünde de ağlanmaz.

Hayatı "şakalar dizisi" olarak gören bir adam, kara bir dil, zor metin. Olley!
Baran'ın temel izleği aslında; karakterlerin geride bıraktıklarıyla yüzleşmesi. Yüzleşememesi. Bir yarayı kanırtmak gibidir. Huzursuzluk. Deniz kıyısında güneşin batışını izlerken varlığınızın altında ezilmenize yol açar. Mercek değişti, dünyayı daha koyu görüyorsunuz. Kurtulamıyorsunuz. Tanrının bin bir gölgesi olan renkleri karıştırdınız, hangisiyle mutlu oluyordunuz, hangisi güneşin batmasıydı, sizi diğerlerinden ayıran renginiz hangisiydi? Soldunuz. Kapaktaki feneri görüyorsunuz, ışığını ayırt edemezseniz... Belki de gitmek iyi bir fikir değildir. Bavulunuzda çözemediğiniz mevzularla gittiğiniz her yer aynı.
Kocaeli'nin Karadeniz kıyısında bir sahil kasabası: Yeşilçay. Zengin bir adam, komünist oğlu ve ölen annenin ardından kardeşine karşı annelik görevini üstlenmiş kızı. Bir adet yaşamını geride bırakmaya çalışan avukat. Bir adet aşık olunacak kız, kızın moderniteyle gelenek arasında sıkışmış annesi. Fenerde yaşayan bir akıl hocası. Aşık olunacak kızın ansızın gelen ülkücü kuzeni. Minicik bir kasabada kesişen hayatların birbirini yıkışını göreceğiz. Bir parça umut da var; bazıları kaçışlarına son verebiliyor ama bedelini ödedikten sonra. Geçmiş şöyle dolu dolu göğüsleyemedikten sonra... Geçmiş meydan okunacak bir şey değildir.

Suat nam avukat amcamız Bir Solgun Adam'ın ta kendisi olabilir diye düşündüm, farklı çocuklarla ve eşle. Kitap okuyacak, yaşamaya çalışacak bolca zamanı var. Sol görüşlü öğrencilerin fahri avukatı ne için mücadele ettiğini düşünecek ve sonuçta her şeyi bırakıp Yeşilçay'a yerleşecek. Sessiz, sakin bir yer. İnsanın olduğu yerde böyle bir şey mümkünse.

Erol. Zengin adamın oğlu. İstanbul'a denizcilik okumaya gittikten iki sene sonra çökmüş bir halde dönmesi, babasını çok üzse de ablası tarafından anlayışla karşılanıyor. Hücre evlerinde geçirilen iki yıl avukatınki gibi yılgınlıkla sona ermiyor. Bomba yol açıyor her şeye. Ülkücülerin uğrak yeri olan bir kahveye atılan bomba. Erol'un kafasında derin bir uğultu. Kopmuş kollar, bacaklar. Aklına her geldiğinde bayılıyor Erol, travmadan kurtulamayacak gibi geliyor. Yeşilçay'da, geride bıraktığı can dostundan da uzaklaşmış, eski yakınlıkları yok. Bir kızı seviyor o da, istiyorlar. Mutlu sonun aslında mutlu son olmadığını fark ediyor Erol, sahip olacağı şeyleri gerçekten isteyip istemediğini düşünmek zorunda, anlamak zorunda ama pek zamanı da olmuyor açıkçası; Yusuf'la karşılaşıyor.

Yusuf, ülkücü kardeşimiz. Avukatı ve Erol'u tanır tanımaz onlardan nefret ediyor ama saldırıya geçmemesi gerek; cinayetle sonuçlanan eylemlerinden sonra örgüt tarafından gizlenmesi için gönderilmiş. Bir gece evinin önünde bekleyen adamlardan kaçmak için saklandığı fabrikada birini öldürmeye karar verene kadar saldırıya geçmiyor. Yukarıdakilerden biri veya bahsetmediğim diğerleri için kötü bir son. Bu bölüm atlanmış, sadece karşılaşmaları anlatılıyor ve ölümün ardına geçiliyor. Metnin süreğen zaman algısı bozulur gibi oluyor burada, olumsuz eleştiri olarak bir tek bunu söyleyebilirim.

Birkaç kişi daha, dediğim gibi. Bazı hayaller yıkık, bazıları yeni yeni oluşuyor. Küçük kasabanın insanlık halleri. Küçük kasabalar sayın okurlar, oraların insanlarını anlarsanız doğasını anlarsınız. Geçmişini anlarsınız. Yeşilçay'ın hırçın denizi ve durağan ormanı arasına sıkışmış insanlarında her şeyi bulabilirsiniz. Hepsi Hepsi Hayat Nasıl Olsa demiş Zardanadam. Elbet.
Vedat Günyol iyi bir çevirmen, sıkı bir hümanist ve en önemlisi yaşadığı dönemin bütün sıkıntılarını göğüsleyip insanlara umut aşılamış bir entelektüel. Anılarını okurken yaşama gücüne hayran olmamak mümkün değil. Mahkemelerden tutukluluk sürecine kadar pek çok olayı anlatırken kendisi de o an fark etmemiştir belki ama etrafındaki insanlara umut aşılayacak kadar iyimser, dostlarının çektiği ıstırapları kendi çekmiş gibi anlatabilen bir gözlemci. Aydın gibi aydın bir insan Vedat Günyol, Allah rahmet eylesin.
1970'te Vedat Günyol'un Kafka karakterlerini kıskandıracak bekleyişiyle başlıyoruz. Günyol tutuklanıyor, Sansaryan Han'da bulunan Birinci Şube'de günlerce bekletiliyor. Suçunu bilmediği için başına ne geleceği hakkında da hiçbir fikri yok. Sorularına cevap verilmiyor, toplumdan yalıtılmış bir halde. Yapayalnız. "Bir yazarcıktım ben, demokrasi adına, yurt adına işlenen (ve bugün hâlâ işlenmekte olan) yolsuzluklara arada bir dokunan, adı sanı bilinmez bir kimseydim. Tutuklanabilirdim, bal gibi tutuklanabilir, sorgusuz sualsiz hapislere atılabilirdim hem de. Nitekim tutuklanıp hapislere atıldım." (s. 19) Bir tek Azra Erhat ve Yaşar Kemal'le görüşebilir, o da çok kısa sürelerle. Yaşar Kemal'e gönülden bağlıdır, tutukluluğu süresince rahat etmesi için en çok Yaşar Kemal uğraşır. "Nereden alır, nereden bulur şu Yaşar Kemal, o kendine güveni, girilmez kapılardan girme, yanaşılmaz insanlara yanaşma, en asık suratları tılsımlı bir değnekle yumuşatma yeteneğini, gücünü?" (s. 20)

Önceki tutuklanma anılarıyla birlikte ailesini anlatır Günyol, Osmanlı'nın son zamanlarında ailesiyle birlikte kapatıldıkları odalar aklına gelir. Hepsi kötü bir anı olarak kalmıştır, insanın anılarla yaşadığını söyleyen Günyol geçmiş günleri anımsar ve anıların yeniden yaratımından güç toplamaya çalışır. Kolay değildir bu; anıların geçmişte kalması kötü yönlerini görece silse de o anki tutukluluğu gerçek, atlatılamamış bir travmadır.

Maltepe'ye naklederler Günyol'u. Mafya babası, "son kabadayı" olarak kabul edilen Dündar Kılıç'ın yatak komşusu olur, Masis Kürkçügil, Harun Karadeniz gibi 68 Kuşağı'nın önemli isimleriyle aynı koğuşta kalır. Yıllar sonra tanışacağı Berna Moran'ı "cafcaflı robdöşambr" giymiş haliyle anar, Hilmi Ziya Ülken'le araştırma alanları ortak olduğundan dolayı doğal bir yakınlık kurar. Tatar Çölü'nün başına iş açacağından korkar, okuduğu kitaplar yüzünden zaman zaman sorgulanır. Bütün bunlara rağmen bir çağa tanıklık etmenin coşkusuyla yaşar, onca sıkıntıya katlanır Günyol. Şahit olduğu haksızlıkları, tanıştığı insanları unutmaz, her şeyi en işlenmemiş haliyle anlatır. Cezaevinden çıktıktan bir süre sonra Cihan Alptekin ve Mahir Çayan kirişi kırarlar. Tam zamanında çıkmıştır Günyol, belki firar olayından sonraki zamanlara dayanamayacaktı.

Sabahattin Eyüboğlu dayanamaz, öncesine de. Günyol, dostunun yaşama şevkinin kırılışını büyük bir acıyla anlatır.

Sonrası lise anıları, Paris anıları, çeviriye başladığı zamanların anıları. Günyol'un berrak bir zihni, açık bir anlatımı var. Dönemin mevzularına, edebiyat çevrelerine ilgisi olanlar okusun derim. Günyol'un Tanpınar, Sait Faik, Nazım Hikmet vs. ile çektirdiği fotoğraflar da cabası.