Toplam yorum: 3.286.388
Bu ayki yorum: 7.918

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Marslı nasıl bir metin, güzel. Altı kişilik bir ekip Mars'a gider, fırtına çıkar, şanssız kardeşimiz takımla birlikte güvenlik için gezegenden ayrılmak üzereyken fırtınada üzerine bir şey düşer falan, gözden kaybolur. Diğerleri uzar, bu kardeşimiz orada bir başına kalır ve yaşamını sürdürebilmek için gereksinim duyacağı zımbırtıları elde etme konusunda kafasını çalıştırır. Su için hidrojenle oksijeni çarpıştırır, yakıt için hidrojen elde etmek amacıyla elektrolize benzer bir şey yapar. Nesneleri işlevselliğe takılmadan başka bir amaçla kullanır. Adam Marslı MacGyver yani. Bunun yanında mühendis ve botanist. Makineleri tamir edebiliyor, basit kimyevi hesaplamalar yapabiliyor. Bu tür adamlar orada her şeyden biraz anlayabilecek şekilde eğitiliyor zaten, zeka küpü oldukları için hiçbir problem yaşamıyorlar. Gerçekten zeki herifler. Mark kardeşimizin şansı, manikliğinin psikolojik çöküşünü engellemesi. Zekasını kullanamayabilirdi, öylece oturup ölümü bekleyebilirdi. Gerçi bu yönden de testlerden geçiyor astronotlar, kriz anlarında aşağı yukarı ne yapacakları belli ama işin içinde biraz macera da olmalı, keyif vermez yoksa anlatı. Değil mi? Tabii aklına gelmeyen, hesaplayamadığı küçük değişkenler yüzünden birkaç defa ölümden dönüyor falan, romanın tuzu biberi. Solunum sırasında ağzından verdiği oksijeni hesap etmeyip yaşadığı uzay aracını havaya uçurmasına ramak kalıyor mesela, sonra iki metal eşyanın birbirine temas etmesi sonucu zincirleme bir reaksiyon başlatıp koca aracın devrelerini yakıyor, bilmem ne.

Dünya'yla iletişim kurma çabalarını sevdim, adam yıllardır kumlarda gömülü olan Pathfinder'ı bulup onararak telsiz gibi kullanıyor. Mors alfabesini öğrenip kayalarla mesajlar yolluyor falan. İletişim kurduğu insanlarla da kişisel kayıtlarındaki gibi bir üslupla konuşuyor. Adam kendine nasılsa dışarıya da öyle. Demek ki gerçekten zeki, yoksa ensesine patlatılmayacak gibi değil.

Kendisini bırakan takım yarı yoldan geri dönüyor ve Dünya'ya dönüş 500 küsur gün uzuyor, Çinliler başarısız olan ABD kurtarma roketini görüp kendi roketlerini veriyor -güldüm buna- ve herkes yalnız dostumuzu kurtarmaya çalışıyor. Sonunu söylemeye gerek yok.

Valla ne diyeyim, fikir olarak orijinal değil. Survival mevzularını seviyorsanız tam size göre. Aşırı bilimsel survival. Şu son zamanlarda türeyen uçmalı kaçmalı distopyaların bilimle süslenmiş hali. Çerezlik. Hatta öyle ki Andy dostumuz filmlik diyaloglar yazmış sanki. Kısa, tek cümlede lafı koyup, gözü yaşartıp vs. akılda kalacak türden. Bir kitap için tırışkadan yani.

PKD'nin görüşlerini hatırlıyorum; BK'nin insanı sarsacak bir şey olması gerektiğini söyler. İnsanın bakış açısını değiştirecek bir fikir, paradigmal ayarlarını bozacak bir felsefe, ne bileyim, beynini pırtlatacak bir alternatif düşünce. Bence de BK budur, illa bin yıl sonrasında, teknolojinin uçtuğu zamanları konu alması gerekmez. Fikir önemlidir. Marslı için önemli bir fikir taşıyor diyemeyeceğim, belki hayatta kalmaya çalışmak hakkında bir şeyler söylenebilir ama ne söylenebilir, hele işlenmiş bir konuyla ilgili?

Gravity'yi seven bunu da sevecektir. Pek sürükleyici, macerası ve bilimi bol bir metin. Yazın şu sıcak günlerinde buz gibi gider. Size bunlar yeterliyse süper tercih, mutlaka okuyun. Onun dışında Mars'a giden herkesin bu kitabı okuması gerektiği söylenmiş, halt edilmiş, bence Mars'la ilgili yazılmış en güzel kitaplar hâlâ Kim Stanley Robinson'ınkiler. Andy Weir da uzay görevlerine "Ares" adını koyarak Robinson'a saygısını sunmuş gibi geliyor bana. Aramızdan astronot çıkarsa olacaklar hakkında dediğim adamı öncelikli olarak okuyun siz.
King'in anlatımında otobiyografik mevzular son kitaplarında arttı gibi geliyor bana. Olaydan ziyade zaman ve mekan odaklı bir anlatımı benimsedi, böylece karakterlerinin yaşadığı evreni olaya daha gerçekçi bir şekilde yedirmeye başladı. Artık hikâyenin peşinden koşmakla birlikte karakterleri tanıyoruz da. King'in ilk kitaplarında geçmişe dönerek anlatılan parçaların oluşturduğu karakterler, geçmişteki yaşamlarıyla birlikte ele alınıyor artık. Yaşamlarından kesitlere şahit oluyor okur. Çok güzel, ben bunu tuttum. Yetmişini deviren King'in hızında bir azalma da yok. Yani bilemiyorum, onca yazarın arasında ölümüne gerçekten, gerçekten üzüleceğim tek adam King olacak galiba.
Karakter kadrosunda büyüme var, bahsettiğim anlatım şekliyle birlikte tanıştığımız arkadaşların çoğu belirip kayboluyor. Neredeyse otuz yıla yayılan bir olaylar zincirinde bu durum normal. Değişmeyen iki isim Charles Jacobs ve Jamie Morton.

Epigrafta döne döne okuduğum Lovecraft var: "Sonsuza dek varolan ölü değildir/Ve garip sonsuzluklarda ölüm bile ölebilir." Cthulhu'nun Çağrısı'nda, o garip heykelcikte yazıyordu. Ben çok heyecanlanmıştım epigrafı görünce, Cthulhu Mitosu için mütevazı bir katkıdır belki demiştim. Öyle sayılabilir, Yüce Eskiler'e bile rastlıyorsunuz sonlarda.

Olay şu; Jamie Morton ve ailesi küçük bir kasabada yaşamaktadır. Klasik bir katolik aile bu, babanın sözünün dinlendiği yerde gizli bir anaerkilliğin bulunduğu, her şeyin kontrollü bir şekilde yaşandığı, kardeşlerin birbirini sevdiği, anneyle babanın ayrılmaz bir ikili oluşturduğu tipik bir aile. Çocukların yaratıcılığını tetikleyecek sıkıntılı bir ortam. Küçük Jamie dünyayı tanımaya çalışırken din adamı Charles Jacobs'ın kasabaya gelişiyle dünyası renklenecektir. Elektrikle haşır neşirdir yirmilerinin başındaki bu genç adam, kilisede İsa'nın su üstünde yürümesine kadar birçok model tasarlar ve çocukları eğlendirir. Elektriğin Tanrı'nın yaratısı olduğunu belirtmekten geri kalmaz tabii, Tanrı'yı anlamanın bir yolunun doğaya ait olan her şeyi anlamaktan geçtiğini söyler. Bilim adamı gibi bir abimiz, güzel eşi ve tatlı çocuğuyla üç sene boyunca kasabanın sevilen yüzü olur.

King'in sert dönüşlerinden birini görürüz bu noktada, küçük detaylarla kurduğu dünyayı aniden yıkar. Güzel bir aile manzarasından, Charles'ın eşi Patsy'nin güzelliğinden yanağa sarkmış bir sağ göze, dirsekten kopmuş bir kola ve yüzü et püresi haline gelmiş küçük, tatlı çocuğa.

"Pasifik'te denizcilerle savaşmış ve korkunç görüntülere tanık olmuş Ferald duraksamadan koşmaya devam etti ama omzu üstünden bağırdı. 'Kadın ve çocuk için çok geç. George için olmayabilir.'" (s. 59)

Güzel kurabiyeler ve sıcak aile ortamı bitmiştir. Rüya sona erdi. Herkesin çok sevdiği rahip, sinir krizi geçirirken arka arkaya bağırır: "Oğlumun yüzü nerede?!"

Bir Dr. Frankenstein kolay yetişmiyor, travmatik olaylar gerekir. Kara Vaaz'ını verir Charles, yarı deliyken. Kilisede toplanan kasabalılara en hafif tabirle Tanrı'nın güvenilmez olduğunu söyler ve herkesin şaşkın bakışları altında çekip gider. Kovulur, Jamie'yle son bir kez konuşur ve bir sonraki karşılaşmalarına kadar ortadan kaybolur.

Buraya kadar Jamie'nin aile yaşantısını yakından görürüz. 60'ların genç kuşağı ne yaşıyorsa ailede de o yaşanır; müzisyen bir çocuğa tembihlerle sahneye çıkma fırsatı sunulması, nispi özgürlük ortamı, sıcak bir aile. Bir iki de mucize. Jamie'nin abisi, boğazına aldığı bir darbe sonucu sesini kaybeder ve rahibin elektrikli bir boyun tedavisiyle tekrar konuşabilmeye başlar. İnanç işi mi bu, belki başlarda öyleydi ama Kara Vaaz'dan sonra rahibin düşüncelerine göre pek öyle değil. Gerçi elektrik yine Tanrı'dan, ama bu Tanrı'yı iyi yapmıyor. Anlaşılmak istenen ama buna pek de değer vermeyen yüce varlık. Gizliliğine meydan okunabilir. Rahip için bir sınır yoktur artık.

Jamie'yle rahibin bir sonraki karşılaşmaları yirmi küsur yıldan sonra gerçekleşir. Rahip elektrik şovları düzenlemekte, Jamie de gezici müzisyenlik yaparak bol bol uyuşturucu kullanmaktadır. Bir panayırda karşılaşırlar, Jamie hastalıktan ve aldığı bol miktarda uyuşturucudan bayılır, rahip Jamie'yi elektriksel zamazingolarla tedavi eder ve yoluna gider.

Turboya geçeyim; rahibin Tanrı'ya kızgınlığı devam etmektedir ve doğanın gizli güçlerini kullanarak ölümün arkasında ne olduğunu görmeye çalışır. Elektriğin görünür kısmının arkasında gizli bir gücü de vardır, tedavilerini bu güç yardımıyla uygular. Bu iki karakterin üçüncü karşılaşmaları dizilerde sıkça gördüğümüz din adamı-şifacı kılığına girip açık alanlarda, dev çadırlarda şifa dağıtan rahibin izini süren Jamie'nin çabalarıyla gerçekleşir. Rahibin iyileştirdiği insanların bazılarında tedavinin yan etkileri görülmektedir; Jamie koluna bahçe hortumu bağlayıp kendini çatallamaya çalışırken bulur kendini. Biri toprak yer, biri gördüğü her şeye sahip olmaya çalışır falan. Çoğu insan sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürür. Jamie için yeterli değildir bu, doktorun izini sürer ve ilk karşılaşmalarından neredeyse 50 yıl sonra son kez karşılaşırlar.

Doktorun amacını söylemiştim. Gerçekten de ölümün ardını gösterebilecek bir düzenek kurar ve Jamie'ye öbür tarafı gösterir. Kağıttanmış gibi dalgalanan bir gök, birkaç gerçeküstü ağız, "Ana" ve Yüce Eskiler'e sonsuza dek hizmet etmek üzere yutulmaya yürüyen ruhlar. Ölüm yok, umut yok, cehennem veya cennet yok. Ruhlar koyunlar gibi güdülecek, her şey sonsuzluktaki ıstıraba yürüyecek.

Kabaca mevzu bu. Nefis.
Kırk dakikanızı birkaç katıyla size geri verebilir, Joseph Roth'tan kurtuluş, bağışlanma, melekler ve şeytanlar hakkında -görünmeseler bile- otobiyografik bir novella.
Rasyonel dünyada tesadüflere, ilahi olaylara güveniniz. Ayyaş Andreas kardeşimizin yaptığı bu. Kendisi evsiz. Adamın birinden iki yüz frank alır ama bir şartla; parayı biriktirdiği zaman Paris'teki bir kiliseye bağış yapacaktır, borçlu olduğu kişi Azize Therese'dir. Andreas kabul eder, parayı alır ve dindarlığına halel getirmeyecek bir şekilde yaşamaya başlar. İçki, kadınlar, sinema, yemek... Parayı bitirdiğinde bir şekilde tekrar aynı miktar eline geçer, cüzdan falan bulur. Aklı kiliseye gitse de ayakları başka yerlerde gezinir, parayı bir türlü bağışlayamaz. Özlemini çektiği o yoğunluğa, yaşamanın sonsuz mutluluğuna kaptırır kendini. Bir yanda dini vecibesi, diğer yanda sokaklar, insanlar ve çekici bir sürü şey varken kendini akışa bırakır. Paradoks: Yaşamadan sınanamayacaktır; elinde para olmadığı müddetçe hayatın mucizelerine kapalıdır. Köprü altlarında pek fazla ilahi dokunuşa rastlamazsınız. Oysa iki yüz frankın getirdiği yaşam zaten kendiliğinden ilahi bir yol açar. Gerçekten de tesadüfi kazanımlar peşini bırakmaz ama bu durumda borcunu ödeyemeyecektir. Arada kalmış küçük bir insan. Çıkış yolunu bulamadığı için labirentin derinliklerinde kayboluyor ve ironik bir sonla düğüm çözülüyor. Kilisede ölüm. Birkaç haftalığına da olsa dolu dolu yaşamak, iki yüz franklık bir yaşamdır. Döngü tamamlandı. Cana can. Acı çektiğini söyleyemeyiz, borcunu ödemiş oldu. Yaşadı bir kere, yaşayan insanın çektiği acı kadar mutluluğu yok mudur?

Kısacık olmasına rağmen...

"Ben, insanların şair ya da çılgın ya da dilenci dedikleri kişiyim, ya da hepsi birdenim."

Joseph Roth
Eliot Rosewater, milyon dolarlarla oynayabileceği bir vakfın başında. Harvard mezunu, ortalama bir öğrenciden ortalama bir insana dönüşmemiş adamların en "delisi". Amerikan Rüyası için deli. Çalışmak özgürleştirir, çalışmayanlar veya çalışamayacak durumda olanlar şu güzel ortamı bozuyor. Obama'nın sağlık reformunu protesto edenlerin ellerindeki pankartları gördük: "Sosyalizm istemiyoruz ulan!" Lisede edindiğim iki üç dosttan biri yıllardır ABD'de yaşıyor, adamın ziyarete geldiğinde söylediği: "Abi çalışacaksın ve tüketeceksin. Bütün sistem bunun üzerine kurulu." Bay Rosewater, Rockefeller muadili ailesinin servetinin kendi sorumluluğunda olan bölümünü dağıtmak, sisteme çomak sokmak için uğraşıyor, hastalık derecesinde. Peşindeki avukat Rosewater'ın deli olduğunu kanıtlayıp hukuk sistemindeki açıklardan servetin bir bölümünü cukkalama derdinde. Cömert adamın zavallı eşi kafayı yemekle meşgul. Senatör baba, müsrif evlat engelleyicisi konumunda, elinden geldiğince. Çomak sağlam ama tutan el nereye kadar dayanabilir?
Vonnegut'ın bu bağlamda kurduğu dünyada karakterlerin uçukluğundan kaynaklanan kara mizah, bahsi geçen rüyanın sonucu. Herkes aynı rüyayı görmek zorunda değil, görmeyense çoğunun orada olmak için can attığı -görünürde- refah topluluktan uzağa fırlatılıyor. İkiliği görenler ve çözüm üretmeye çalışanlar çoğunca pek akıllı olmuyor. Servetini dağıtmak isteyen biri pek de normal karşılanmaz. Yardım derneği vs. kuran zenginlerse çok güzel işler yaparlar gerçekten, vergiden düşmek şartıyla.

Dünyaya karşı Rosewater tek başına. Yıldızlı bayrağın dalgalandığı dünyanın en güçlü devletinin ve düzeninin amansız muhalifi.

Rosewater, babasıyla konuşurken 10 yaşında delirmeye başladığını söylüyor. Üniversite okurken II. Dünya Savaşı patlıyor, adamımız savaşa katılıyor ve döndüğünde okulunu bitiriyor. Belki biraz daha delirmiş olabilir. Başlangıç noktası burası, bir de Vonnegut'ın alter egosu, Eliot'ın çok sevdiği bir BK yazarı olan Kilgore Trout. Bu abimiz Şampiyonların Kahvaltısı başta olmak üzere birçok Vonnegut kitabında görünür. Yalvaçtır; Vonnegut adama seksen küsur kitap yazdırmıştır ama başarısız bir yazardır, öykülerinin nerede yayımlandığını bilmez, takip de etmez. Yarattığı kişiler Papini'nin karakterleri gibidir; bir noktadan dünyaya takmış, absürt çözümlerle daha iyi bir dünya yaratmaya çalışan insanlar. Bir öyküde paranın ve insanların ne boka yaradığını sorgular, Eliot birinin son derece değersiz, diğerinin kıymetli olduğunu düşünür. Değersiz olanı kıymetli olanlara dağıtınca eşitliğin sağlanacağını, aslında birçok problemin bu dengesizlikten doğduğunu düşünür. Azı çoğa katmak, buradan yola çıkar. Deliliğin ilk adımı. Tutku derecesinde bağlanır adama Eliot.

"'Lan orospu çocukları, bayılıyorum size,' demişti Eliot, Milford'da. 'Sizden başkasını okumuyorum artık. Olagelen, gerçekten korkunç değişiklikleri bir tek siz yazıyorsunuz. Yaşamın bir uzay yolculuğu olduğunu -hem de öyle kısa falan da ddeğil, milyarlarca süren bir uzay yolculuğu olduğunu- bilecek kadar uçuk bir tek siz varsınız. Dünyanın geleceğiyle gerçekten ilgilenecek kadar yürekli bir tek siz varsınız; makinelerin bize neler yaptığını, savaşların ne yaptığını, şehirlerin ne yaptığını, büyük ve basit fikirlerin ne yaptığını, korkunç yanlış anlamaların, yanlışların, kazalarla felaketlerin ne yaptığını gerçekten görebilen bir tek siz varsınız. Sınırsız zaman ve mesafeler üzerine, hiçbir zaman ölmeyecek gizler üzerine, önümüzdeki bir milyar küsur yıllık uzay yolculuğunun Cennet mi Cehennem mi olacağına şu sıralarda karar verildiğine kafa patlatacak kadar çatlak bir tek siz varsınız.' (...) 'Küçücük bir hayatın küçücük bir parçasını büyük inceliklerle yazan kuş osuruğu yeteneklerin canı cehenneme - burada esas konu yıldız kümeleri, sonsuzluk ve henüz doğmamış trilyonlarca can.'" (s. 24)

Vonnegut'ın anlatım tekniği bana yaşlı bir ağacı anımsatıyor. Sağlam bir kök, sağlam bir gövde ve her yöne uzanan sayısız dal. Bu dallar çeşit çeşit güldürüye, taşlamaya, zamana ve mekana çıkabilir. Ne zaman dala, yaprağa ulaştığınıza dikkat etmezsiniz, uca geldiğinizde gövdeden devam edersiniz. Kolajdır bir anlamda; bir şiir, bir resim, bir yaşantı, her şeyi duvara yapıştırıyor Vonnegut ve gerçekten, gerçekten komik. Trajikomik diyelim. Vakfı arayan insanlarla Eliot muhatap oluyor, her birinin problemi ayrı.

"'Desem ki, bir milyon dolar karşılığında bir hafta daha yaşarım?'
'Geber' derim. Bin doları dene.'
'Bin dolar.'
'Geber. Yüz doları dene.'
'Yüz dolar.'
'Şimdi anlaştık. Gel de konuşalım.'" (s. 82)

Bir dünya komiklik ama altında insan olmanın trajedisi saklı. Açgözlülük, ikiyüzlülük, insana dair her türlü duygu patır kütür taşlanıyor. Cennet'in pek sıkıcı bir yer olmasıyla ilgili alıntıyla bitiriyorum. İnsanlar Cennet'ten sıkılır ve tekrar doğmak isterler. İlk Matrix de insanın Cennet'i kaldıramayacağı gerçeğiyle birlikte silinmemiş miydi?

"(...) Bütün istedikleri üç boyut, anlaşılması kolay küçük zaman paketleri ve içerisiyle dışarısını ayırt etmelerine yardımcı olacak kadar kapalı bir mekândır." (s. 87)

Vonnegut okuyun.
Geçmişi kurmak için sonsuz seçenek var, her an farklı bir şeklini oluşturabiliriz. Sahilde oturmuşuz, dalgaların düzensizliğini anıları karman çorman etmede kullanmışız. Düzensizlik, yaşamın kalıplaştırmasına bir karşı çıkış. Bilinçaltımızın en çok ihtiyaç duyduğu. Bilinenden farklı bir baba, hissedilenden bambaşka bir acı yaratabilir. Güneş batıyorsa sarıya boyanır. Ayın görünmediği bir gecenin daha karanlık olduğunu -bahsettiğim şekilde de- hissetmişsinizdir. Bilinç ve dibi çok acayip bir şey, her renge boyanabilir. Sırıtmaz. Süt içer, bomba yer, sevdiklerinizi özenle saklar.

Müller'in kadın kahramanı bir tramvay yolculuğunda. Etrafındaki insanları gözlemliyor. Ardında kalanların kendisini izlemesine dayanamayıp o da geriye bakıyor sürekli. Tramvay insanları ve bilinç akışı. Bunlar yolculuğun sonlanacağı yerin, içinde yaşanılan toplumun ve iktidarın etkisiyle karanlık, duygusuz. Duygusuzluk çokça. Anlamsız bir yolculuk, salıları, cumartesileri ve perşembeleri yapılıyor. Saat tam onda, Albay Albu'nun sorgulaması başlayacak. Öylesine sorulan sorular, omuzları süslü bir adamın mekanı daraltan bakışları. Geçmiş nasıl hatırlanabilir bu durumda? Soğuk, donuk, şimdinin sıkıntısına gömülü.
Çavuşesku'nun eşi olan hanım -şimdi adına bakmaya üşendim, şaşırtıcı değil- idam edilmek üzere götürülürken, "Ben sizin annenizim, yapmayın evlatlar!" diye bağırıyordu. Mother Russia evlatları açlıktan, soğuktan kırılırken ağlıyordu. Ağlıyor muydu? En büyük faşiklerin anneler olduğunu kim söylemişti? Babalara yol açmaları onları suçlu yapmıyor, sessiz kalmaları yapıyordur belki. Baba dehşeti varken bir şey söylemek zor. Çavuşesku'nun Romanya'sında bir tramvay hiçliğe gidiyor. Yoksulluktan hiçliğe. "Savaş her zaman olacak, diye güldü kundura tamircisi, ama burada, bizde değil. Ruslar anlaşmalarla bizi avuçlarının içine aldı, onlar gelmez. İhtiyaç duydukları her şeyi Moskova'ya yollatıp bizim tahılımızı, bizim etimizi yiyor onlar. Açlıkla kötek de bizde kalıyor. Kim işgal edecek bizi, masraftan başka bir şey değiliz. Her devlet, bizi almadığına sevinir, Ruslar bile." (s. 27) Belki de bu yüzden anlatıcının vatmanın cebindeki kruvasanlara takması. Üç kruvasan, bunları ne ara yiyor bu adam, sen bilmiyorsun anlatıcı ama merak ediyorsun, her an aklında. Sorgulanmaya gidiyorsun, gitmezsen evinden alırlar, sonrasını düşünmek bile istemiyorsun.

Anılar paramparça, zamandan zamana yolculuk ediliyor. Lilli, anlatıcının yakın arkadaşı, yaşlı bir askerle Macaristan üzerinden kaçmaya çalışırken yakalanıp öldürülüyor. Yaşlılardan hoşlanıyor Lilli, gençlerin hoyratlığı onlarda yok. Üvey babasıyla ve birçok erkekle birlikte olması bu yüzden. İnsanın aşık olma kapasitesine güzel bir örnek; aşkın çabuk bitmesi ve tekrar bulunması için yaşıyor. Bitişine hayret ediyor da başlamasının güzelliğinden gözleri parlıyor. Vurulduğu sırada da parlıyordu.

Anlatıcı, çalıştığı tekstil fabrikasında pantolonların arka cebine İtalyanca "Evlen benimle!" yazıyor. İtalyan erkeklerinin zengin ve yakışıklı olduğunu duymuş, şansını deniyor ama zamanında birlikte olduğu iş arkadaşının kıskançlığı tutuyor, ihbar ediliyor. Bütün tatava bu yüzden. Albayla yüz yüze gelmesi, yolculuklar... Kafesten kaçmaya çalışırken daha küçüğüne giriyor. Yazık ki geçmişinde mutluluk yok; askere giden eşinin babası tarafından taciz edilmesi, boşanma aşaması, bir sürü dert. Peter'la tanışınca yaşamın sorumluluğunu paylaşma duygusundan, daha çok da sevilmenin tatlı uyuşukluğundan ikinci gün adamın yanına taşınıyor. Olabildiğince mutlu. Şu yolculuk da olmasa... Aklını yitirmeye yakın, iyi ihtimal. Ölüme yakınlığı daha iyi bir ihtimal ama saçmanın içinde sürdürülen yaşam mücadelesi. Onurlu bir mücadele, zevkli. Camus diyor. Gerçi intihar etseniz sizin veya Camus'nün çok da derdi mi, değil.

Faşik rejimden kaçan Herta Müller, bu dünyada yaşamaya çalışan insanların hikâyelerine dokunuyor, benzer umutsuzluklar, küçük hesaplar falan. Böyle. Kendinizle karşılaşırsınız, iyi bir şey. Bazı günler, o ağır günler, değil. O günlerden birini okuyun, alın bunu.