Toplam yorum: 3.286.094
Bu ayki yorum: 7.624

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Can, ruh ve köle manasında. Asya'nın bitmez bilmez çöllerinde yaşayan bir halkın adı. Susuzluğu ve açlığı özütüp yaşamını sürdüren insanlar için gereksinimlerin bir önemi yok. Seviyorlar ve çoğalıyorlar, yapabilecekleri en kolay şey, tek şey bu. "Yine de yer yer aileler halinde de yaşıyordu insanlar; böyle durumlarda birbirlerine karşı duydukları sevgiden başka şey kalmıyordu ellerinde çünkü ne doğru düzgün yiyecekleri, ne geleceğe ilişkin umutları, ne insanı eğlendiren cinsten bir mutlulukları vardı; hem yürekleri öylesine dermansızdı ki ancak eşlere karşı duyulan sevgi ve bağlılık sığıyordu içine - en çaresiz, en fakir ve ebedi duygu." (s. 42)

Bu insanlar ne düşler, kurdukları hayaller nasıldır? Hayal kurmaya mecalleri yoktur sanıyorum.

Doğanın karşısında insanın küçüklüğünü yansıtan metinleri severim. Çoğunda doğayı yönetmenin değil, doğayla bütün olup yaşamanın doğru olduğundan, bükemedikleri bileği öpen ve bu şekilde tevazu ve güç falan kazanan insanlardan bahsedilir. Mother Russia mevzusuna bakarsak Ruslar için toprak annedir, verir yani. Yorgun düşer, aç kalır ama verir. Can verir, verebilirse su verir, yemek verir. Onların sadık yari de topraktır, karalığını bilemiyorum. Coğrafya işi aslında, Rusya'yla kalmıyor iş. Aytmatov'undan şimdi adını hatırlamadığım Çinli herife kadar pek çok yazar haliyle mevzuyu işlemiştir. Topraktır sebep; var olma mücadelesi ama tam mücadele de değil. Karşı kutup yok, doğaya uyum sağlamaya çalışan insan var. Bana göre dünyanın en onurlu, erdemli uğraşı. Var olma çabası. İnsan doğanın ötesinde, ondan yüce bir varlık değildir. Onun bir parçasıdır. Öyle olmalıdır. Birkaç yüzyıldır virüse dönüştük gerçi, olsun. Biz yeryüzünden silindikten birkaç bin yıl sonra Dünya eski haline dönecektir. Hatta bir belgesel vardı, "insanlar bir anda yok olsa Dünya ne biçim olur" temalı. Yirmi bin küsur yıl diyordu, insan aklının son izlerinin silinmesi için gereken süre. Tabii bunun kitapla ilgisini sorarsanız, çoğunlukla yok. Kısaca, doğayı sevelim. Hala ilgisi yok. Ben kitaba döneyim iyisi mi.
Anne ve baba izleğini aklınızda tutun. Baba Stalin, komünizm. Anne yaşlı doğa, insanlar dahil elbet. Kitaptaki bütün anneleri, babaları bu bağlamda değerlendirebilirsiniz.

Nazar Çağatayev, Can halkından bir kardeşimiz. Annesi onu salıyor, salmazsa açlıktan ölecek. Çocuk durumu kabullenmiş ama gidiyor sonunda. Moskova'ya gidiyor, Moskova İktisat Enstitüsü'nden mezun oluyor ve sosyalizmin yılmaz bir neferi olarak insanlarına dönmeye çalışıyor, Can'ı bulup sefaletten kurtaracak. Baba geliyor, Anne'nin hayatını geri verecek. Çağatayev'in babası bir asker, anneyi hamile bırakıp ortadan kaybolmuş. Tarih verilmiyor ama Çarlık Rusya'sının son yıllarında yaşanmıştır belki bu mevzu, belki inceden bir eleştiridir, bilemiyorum. Neyse, Çağatayev memleketine doğru yola çıkmadan önce Moskova'da Vera'yla tanışır. Vera'nın kızı vardır, Çağatayev'in zamanı gelince kızıyla evlenmesini ister. Çağatayev söz verir ve yola düşer.

Sonrası uçsuz bucaksız topraklar ve insan manzaraları. Perekati-pole denen, rüzgarda sürüklenen çalılar ilgimi çekti; şu kovboylu şerifli filmlerde rüzgarda yuvarlanan çalılar vardır hani, onlardan. Yer yer yol gösterici, yer yer besin kaynağı olarak ortaya çıkıyor. Annenin mucizelerinden biri olarak görüyorum, koskoca çölde en kritik zamanlarda beliriyor. Orada olmadığını düşünsek de anne bizi gözetiyor.
Çağatayev halkını bulur, Nurmuhammed isimli bir rejim adamını öldürmek zorunda kalır. Gerçi ayağından vuruyordu ama çölün ortasında ayağınızdan vurulursanız... Eh. Adam bir kızı kaçıracaktı falan, o yüzden bu tabancalı olay. Sonra işte Çağatayev ölmek üzereyken kartal avlayıp zar zor hayatta kalır. Halkına sosyalizmi anlatmak ister ama anlamaktan çok uzaktırlar; doğanın en çetin olduğu yerde yaşamaya çalışan insanlara nasıl bir şey anlatabilirsiniz? Yine de bırakamaz Çağatayev onları, yemek ve su bulmak için elinden geleni yapar. Bulur da. Halk anlar; zenginlerin hükümdarlığı sona ermiştir artık ama eşitliğin o topraklara ulaştığını görecek kadar dermanları yoktur. Baba yetişene kadar öyle düşünürler, çok müşkül bir zamanda yardım gelir, iki kamyon dolusu erzak ulaşır halka. Yerleşik düzene geçerler, babanın bolluğunun ve güveninin gölgesinde yaşamaya başlarlar. Bir süre yaşarlar, sonra yola düşerler yine. Baba gelmiştir gelmesine ama annenin çağrısına karşı koyamazlar. Özgür, ıstıraba alışmış bir halk. Hiçbir şekilde dizginlenemez.

Çağatayev Moskova'ya döner, evleneceği kıza kavuşur. Güzel biter roman.

Platonov'un eserleri yasaklıydı, Stalin'in her şeyden kıl kapan bir adam olduğu söylenir çok yerde. Ayağını kaydırdığı adamların haddi hesabı yoktur. Küçücük bir eleştiri görünce damgayı vuruvermiştir sanıyorum. KGB arşivi açınca Platonov da çağımıza ulaştı çok şükür. İnandığı devrimden çok çekmiştir, yine de savunucusu olmuştur. Doğrularını anlattığı kadar yanlışlarını anlatarak da. Aksayan yanları eleştirerek. Bir entelektüelin yapması gerektiği gibi. Bedeline de katlanmıştır.

Çok güzel, bence bir alın.
1933 gerçekten berbat bir yıldı çünkü ekonomik bunalım yıllarının en civcivlisiydi. Gangsterler içki kaçakçılığından parayı kırarken banka soygunları tam gaz sürüyordu. John Dillinger henüz öldürülmemişti, diğer gangsterler istedikleri gibi at koşturuyorlardı. Bir de ergenliğinin altın çağlarında bir genç, meşhur bir beyzbol oyuncusu olmak istiyordu. Ailesinin maddi durumu çok kötüydü, duvar ustası olan babası uzun süredir işsizdi, dindar annenin yapabileceği pek bir şey yoktu. Çocuk büyümenin sancılarıyla parasızlığın muhteşem karışımında bunalıyordu. Fante'nin diğer kitaplarındaki ortam. Uç uca ekleyebilirsiniz.

Bandini yok, Dominic Molise var bu kez. 1.60 boyunda, Kol olarak adlandırdığı koluyla paraya para demeyecek. İyi atıcı, kaç kişiyi oyun dışı bırakmış bir aslan parçası. Bunun dışında sosyal zekası umut vaat etse de pek gelişmemiş. Acayip işler yaparken buluyor kendini. Biyolojik duvarın farkında, babası ölene kadar bir şeyler yapabilir. Bu da ne garip ölçüdür, neyse.

Amerikan Rüyası'nı yerin dibine sokan babaanne pek eğlenceli. Oldschool İtalyan, ABD'ye uyum sağlayamamış bir göçmen. Oğluna, gelinine ve torununa sokuşturuveren bir ninemiz.

"'Nedir okuduğun benim bilge ve zeki torunum? Açlığa ve sokaklarda dolanan işsiz adamlara dair bir kitap mı? Babanın yedi aydır işsiz olduğuna dair bir kitap mı, yoksa altın Amerika'nın zengin vaatleri mi? Amerika, eşitlik ve kardeşlik ülkesi, veba gibi kokan harikulade Amerika.'" (s. 13)

Dsfd.

Ken ve Dorothy var, bizimkinin şapa oturmasına yol açan zengin çocuklar. Ken ve Dominic iyi arkadaşlar. Ken'in babası Dominic'e pek iyi bakmasa da sallamıyor pek, Dominic beyzbolcu olmak için kaçmaya karar verdiğinde babasının harç makinesini çalmaya karar verene dek. Ken kendi payına düşen parayı bulur ama Dominic babasının makinesini çalmakta bulur çözümü, üstelik taşıma için Ken'in babasının şirketine ait olan bir kamyoneti ödünç alana kadar. Babanın haberi yok tabii, öğrendiğinde Dominic'i iyi bir silkeler ve oğluyla görüşmesini yasaklar. Bu bir, ikincisi Dominic eve döndüğünde babasıyla yüzleşir. Adam beyzboldan para kazanılamayacağını söylese de oğlunun tutkusuna daha fazla direnemez, makinesini kendi satar. Kitap burada bitiyor, çocuk gitmekten vazgeçmişti ama babasının fedakarlığına şahit olunca gitmekten başka çaresinin olmadığını düşünür.

Dorothy olayı. Dominic kız için kafayı yer. Ali Desidero olayı, ne eksik ne fazla. Bizimki kızın kalçalarına sarılır, diz çöker bir yerde. Utançtan yerin dibine geçer ama yapacak başka bir şeyi yoktur. Çok duygusal bir genç. Ersin Karabulut'un köşesinde yazdığı aptallıkları hatırlıyorum, özdeşleştiriyorum biraz ikisini.

Fante işte, saf yaşam. Mis.
"ya da Hortlaklar, Hayaletler, İblisler ve Vampirler Üzerine Anekdotlar, Küçük Romanlar, Öyküler, Masallar" şeklinde alt başlık şey edilen bir öcü derlemesi. Gerçeküstücülüğün dayılarından olan Nodier, fantastik canavarlarını ortalığa dökerken okuru uyarmaktan geri kalmıyor.

"Sağduyulu insanların, uzun süre, ölülerin geceleyin yaşayanların kanını emmek için mezarlarından çıktıklarına ve aynı ölülerin daha sonra tabutlarına geri döndüklerine inanabilmesi çok şaşırtıcıdır. Bununla birlikte insanların onlara inandığını ve otoritenin kendisinin de benzer gariplikleri yaymaya yaradığını doğrulayabiliriz. Okurlarımıza, bu öykülere olduğu kadar, sözde hortlak, büyücü, şeytan vb. öykülerine de inanmamalarını öğütlüyoruz. Bu konu üzerine söylenebilecek ve yazılabilecek her şeyin hiçbir gerçekliği yoktur ve inanmaya değmez." (s. 9)

Freud, Totem ve Tabu'da anlatıyordu galiba, insanlar anlamadıkları şeyleri rasyonalize ederken koca bir çöp yığını da elekten geçip insanların zihninde yer ediyor. Cinler, umacılar, bizdeki Çarşamba Karısı falan, alayı memorattır. Aklın anlamlandırma çabasının ürünü. Ben mesela kendi kendine hareket eden bir tişört gördüm, odamda yaşlı bir kadının bana bakıp bir anda kaybolduğunu gördüm, ortalıkta olmayan kağıtlardan hışırtı geldiğini duydum. Bu nedir? Bu beynin verisizlikten ötürü Occam'ın Usturası'nı sallamaması demektir. Gerçekten tişörtün kaydığını gördüm mü? Evet, gözümün önünde gerçekleşti. Bu gerçek bir şey mi? Bilemiyorum. Bilip bilmemek önemli mi, değil. Düşünmeyi bıraktım. Algılarımızla yaşıyoruz, yanılabiliriz. Umacı diye bir şey yoktur, yine de dolabın kapağını kapatmadan rahat edemeyiz. İnsanın güvenlik ihtiyacının bir ürünü. Sonuçta şu an adını hatırlamadığım bir kuruluş, bir tek paranormal olay gösteren kişiye milyon dolarlık ödül vermeyi vaat ediyor. Ödülü alabilen kimse yok şimdiye kadar, yine de tırnaklarımızı camdan aşağı atmayız, gece vakti tırnak kesmeyiz. Büyü yapılabilir, dinde büyünün yeri vardır. Ulan çok karmaşık iş ya. Mesela ilkokulda aşık olduğumuz kızın aşık olduğu çocuk için büyü yapmıştık birkaç arkadaşla. Anneannemden kalan bir kitapta Arapça, Türkçe büyüler var. Birini yaptık, çocuk taşındı mesela bir ay sonra. Hadi bakalım.
Canavarlara inanmak bir ihtiyaç olabilir, belki bundan inanıyoruz. Yaşadığımızdan çok daha fazlasının olması gerektiğini düşünüyorsak bunlar da aradan sızıp gelir. Nasip. Gerçi bana kafayı kırdırtan biraz da Casper oldu. Bir gazete veriyordu dergisini, 20 sene evvel. Orada "Gerçek Değil ama Garip" diye bir bölüm vardı. Gerçekle karıştırılmış kurmaca -umarım- olaylar anlatılırdı, mesela Glamis Şatosu'nu hâlâ hatırlarım. Hortlaklar gezermiş o şatoda. Böyle şeyler. Yedi yaşındaydım. Her hikâyeye inandım, şimdi de inanmaya meyilliyim.

Infernaliana'da intikamcı ruhlar var, hortlayıp dehşet saçıyorlar ve dini sembollerle çıktıkları yere geri gönderiliyorlar. Vampirler kazıklarla öldürülüyor, hayvanların içine giren kötü ruhlar insanların ödlerini patlatıyor. Kara masallar var, sonu pek iyi bitmeyen. Hacca giden hayaletlerin öbür taraftan verdikleri haberler hayal gücünü iyi bir çorbaya çeviriyor. Doğanın ruhu avcılara musallat oluyor sık sık. Bu kitaptaki olaylar Avrupa halk inanışlarından derlendiği için doğadan bağımsız olması düşünülemez elbette, hele ormanlardan. Cermen diyarları, Nordik mekanları orman yönünden oldukça zengindir. Vampirlere tahta sokulmasını buna bağlıyorum. Eh, ormanların ruhundan korkmak için yeterli hikâye var kitapta. Hem öcüler için, hem bizim için.
Man Booker ödülü sahibi İrlandalı yazarın bizdeki ilk kitabı. Orta sınıfın maişet temini, yalnızlık problemleri, ailevi sıkıntıları falan. Yitirilmiş geçmişin muhasebesi, şimdiyi işgal ediyor. Küçük evlerden büyük dramlar. Başarısızlık duygusu. Ölümle yüzleşme. Basit insanın kaosu derin oluyor. Diyaloglar basit, ruhlar ağır.
Şifa Bulmak: Bay Hanahoe her gün yürüyor, doktor tavsiyesi. Mekanlar tanıdık, her gün yüzleşilmesi gereken bir geçmiş var. İnsan kendini insanda tanır, Hanahoe kendinde tanımaya çalışıyor ama derin duygusal ilişkilerin yoksunluğu buna pek fırsat vermiyor. Küçük bir kızla az gevezelik yapınca mutlu olup evine dönüyor. Bu kadar.

Fotoğraf: Martin fotoğrafına bakıyor. Saçları dökülmüş biraz. Birkaç çizgi. Geleceğin o uçsuz bucaksız günlerine ayrılmış onca planın çöküşünü fotoğrafta görüyor ama hiçbir şey ölen yakın arkadaşın tabutuna konan fotoğraftaki kadar kötü değil. İki fotoğraf, birinde Martin. Hâlâ yaşıyor. En kötüsünü yaşamıyor herhalde, hayatta olduğuna göre.

Öğretmen: Fatih Hoca, Zonguldak'tan öğretmen arkadaşım. Iğdır'dan gelmişti. İzmirli. Memleketine yaklaşıyor ama birkaç senesi daha var oraya gidebilmek için. Her neyse, bir anısını anlatmıştı. Fatih Hoca yetenekli, araştırmayı seven bir adamdı. Freelance işler yapardı fizikle alakalı. Zannediyorum biraz da zorunluluktan öğretmen olmuş. Neyse, Iğdır'da çalışırken bir gün müdürüyle konuşuyorlar falan, adam Fatih Hoca'nın ışığını fark etmiş. Biraz öne eğiliyor.

"Oğlum, öğretmenlik boş adamın mesleğidir. Kaçmaya bak."

Boş adam mesleği... Bu öyküdeki öğretmen boş adam olup olmadığını düşünüyor. Yirmi küsur yıldır bir şeyler vermeye çalışıyor, kendinden vazgeçtiğini düşününce çıkamıyor işin içinden. Başlamadan biten bir ilişkinin ve orta sınıfın alt sınıfla korkutulması sonucu Fatih Hoca'nın, öyküdeki hocanın, orta sınıfın çıkmazının umutsuzluğunu yaşıyor. Ders başlayana kadar. Her şey baştan, soldan mutluluğu say.

Köle: "Mutfakta bir sıçan bulduğunuzda, dünya bir süre için dolambaçsız, anlaşılır bir yer olmaktan çıkar. Onu yeniden kazanmak istersiniz. Benimki de o hesap. Dünyamı yeniden kazanmaya çalışıyorum." (s. 66)

Adamımız 42 yaşında, eli yüzü düzgün falan, mutlu bir evliliği ve birkaç çocuğu olan, kaçamak yapmak istese de dürtüsünü bastıran bir kişioğlu. Mutfağında gördüğü fareyle mücadelesi dengeleri sarsıyor, rasyonelliğe dönüş için geçmişiyle şöyle bir itişmesi lazım. Fare ölüyor, tık sesiyle her şey rayına oturuyor.

Fıkra: "Tabii, eşim gelip alır sizi."

Adam almak istemiyor. Adam eşini görmek istemiyor, o evde yaşamak istemiyor. Suçu eşinde arıyor, kısmen buluyor. Çocuklarında bulamıyor. Eşi. Belki eski günlerdeki gibi bir espri yapıp kadını güldürse her şey çok daha iyi olacak. Yıllar geçmiş, kadın anlar mı? Ayak sesleri. Acaba espriyi... Kadın kapıda belirdi.

Kan: Abi...Yani diğer öyküler de aşağı yukarı şu özetlediklerim gibi ama bu öykü... Hayatımda okuduğum en gerim gerim geren öykülerden biri, kayıp yaşamların ağırlaştırdığı öykülerin arasından pırtlıyor. Bir pik, diğerlerinden apayrı bir noktada. Müthiş.

Demir tadının bağımlısı bir adam var, Dracula'yı izlerken uyuyakalan bir adam. Kendi hikâyesini bildiği için izlemekten sıkıldı herhalde. Kan bulmaya çalışıyor ve eşine yakalanmadan yapacak ne yapacaksa. Buzdolabındaki tavuğun kanlı suyunu içerek başlıyor, susuzluğu giderek artıyor. Ulan ellerim terledi bak hatırladım da.

Bir bu kadar öykü daha. Ben şahsen pek sevdim, doğal trajedilere rahatlıkla rastlayamadığım için sanıyorum. Edininiz.
Evet, Sandman ve ailesini düşünün. Death, Destruction, herkes. Bir de Rockefeller benzeri, tek üfürüşte dünyayı ekonomik krize sokabilecek güçte bir aile düşünün, Geary Dynasty. Bu ikisi arasında Amerikan İç Savaşı'ndan itibaren kurulan ilişki günümüze kadar geliyor ancak karanlık bir işin üzerine kuruluyor bu dostluk, aileler arasında dile getirilmeyen bir kin var. Bağlar o kadar derin ki koparılamaz da. Bu 700 sayfalık küçük dev, Galilee'nin çocukluğunda -yüzlerce yıl öncesi- gördüğü Londra'ya bir ağıt olarak başlıyor. Sonra ailelerle tanışıyoruz, ardından asıl mevzu başlıyor.

Galilee'nin tanrısal mevzusunu anlamak zor, adamlar ölümsüz bedenlerde ölümlüler gibi düşünerek yaşıyor. Ben hep merak etmişimdir, adamların bizden farklı algıları, düşünme biçimleri yok mudur falan diye. Ne kadar fantastik kuntastik şey okuduysam hep aynı şeyle karşılaştım; ya insanınkinden farksız bir beyin yapısı, ya da efsanelerin, mitlerin kalın örtüsü altına gizlenmiş alegorik anlatılar. Dünyayla kısıtlı kalıyor her şey, edimlediğimizi yansıtıyoruz. Galilee biraz daha farklı, belki iki yüz sayfa kendi yaşamını, aile yapısını anlatıyor çünkü.
Bu Yaos falan filan Afrikalı. Dünya'nın yaratıldığı zamanlardan beri yaşıyor. Anaerkil zamanların tanrıçaları onun bir yansıması. Eşi bilmem kim gayet az ölümlü bir dayımız. Çocukları ayrı ayrı tanrısal falan. Bu Galilee kardeşimizin bir yatı var, zaman zaman atlayıp geziyor. Böyle bir ortam.

Gearyler zaten dünyayı yöneten aileler ne yapıyorsa onu yapıyor. Üyelerinin bazıları aşırı paradan fıttırmış, mesela esas kızın eşi. Kızı dövüyor, cinsel sapkınlıklar falan gırla. Şimdi tam hatırlamıyorum ama Galilee kardeşimizin Geary kadınlarıyla bir ilişkisi var, iç savaş zamanından kalma bir ritüel. Galilee esas kıza aşık oluyor, pis adam bunların peşine düşüyor, bir çekişmeler, dövüşler... Altı bölümlük epik bir hikâye anlatıyor Barker, içinde tanrılar, büyüler, bolca para, aşk, aile, nostalji, tutku, her şey var. Hele Galilee'nin geçmişi tam bir destandır; asırların aşkları ve acıları gizlidir adamımızda. Tarihi olayların bazılarında rol oynamıştır, onların sorumluluğunu taşır falan. Derin bir karakter. Hatta fantastik yazında bu ölçüde derinlik taşıyan bir başka karakter olmayabilir.

Böyle. Pek hoş. Ne güzel.