Toplam yorum: 3.286.481
Bu ayki yorum: 8.011

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Gary'nin annesi film oyuncusu sanırım, görkemli bir kadın. Baba ortadan kaybolduktan sonra anneyle çocuk birbirlerinden güç alarak yaşıyorlar. Annenin birtakım maceraları oluyor anladığım kadarıyla, bu bir. Onca Yoksulluk Varken bu bağlamda okunmalı. Sonrasında Gary, Jean Seberg'le evleniyor, ünlü bir oyuncu o da. Birlikte film çeviriyorlar ama Seberg başka filmler de çeviriyor, Carlos Fuentes'le ilişkiye giriyor ve onun çocuğuna hamile kalıyor. Gary mevzuyu öğrenir öğrenmez kadından ayrılıyor, çocuk ölü doğuyor ve Seberg depresyona girip intihar ediyor. Bir yıl sonra da Gary intihar ediyor. İntihar mektubu ve diğer pek çok ayrıntı az bir araştırmayla bulunabilir. Metinde anlatıcının musallatlık kadınını Seberg'e benzettim ama emin değilim, sonuçta kimin kim olduğu halüsinasyonlar içinde belirsiz. Aslında belirli ama... Neyse, okura kalmalı.
Başka bir mevzu, Ajar adıyla Goncourt'u ikinci kez kazanan Gary, Emile Ajar diye yeğeni Paul Pavlowitch'i -Pavlov benzerliğinden pis pis sırıtıyorum- öne çıkarır ve ödülü reddetmesi için yeğeninin avukatıyla irtibata geçer. Komite ödülün reddi diye bir şeyin söz konusu olmayacağını söyler, ödül Emile Ajar'ya verilir. Metinde dayıyla yeğen arasındaki çatışmalar bütün sıcaklığıyla yer alır, çatışmaların yanında bu süreç de verilmiştir ama yine kimin kim olduğuna takılıp kalıyorum. Gary, kurgularına etrafındaki insanlardan büyük ödünçler dökmeyi severmiş, o zaman bir yaşam arkeolojisi -şimdi uydurdum, kafama sıkın hemen- gerekiyor onun için. Pseudo metnin orijinal ismi, "mış gibi yapmak" karakterlerin çoğuna yayıldığı için dayısı tarafından akıl hastanesine yatırılan Ajar'nın -yeğen, dayı, gerçeklik boyutları işi iyice bulanıklaştırıyor- mış gibilerinden kafayı kaldırıp da düşünemedim bir. Bernhard'ın ve pek çoklarının dünyayı bir sahne gibi görmesinden anlatıcı da nasibini almıştır ve konuştuğu insanların -hayal ürünü olanlar dahil- hepsinin aslında oldukları kişiler olmadıklarını düşünerek içlerini doldurmaya başladığı, onlara roller biçtiği ve aynı şekilde kendine biçilen rolle kendine biçtiği rolün arasında bir yerlerde aklını kaçırdığı, bulduğu malumdur. Yazdığı metinlerde yaşamaya devam eder, karakterlerden birkaçını ödünç alarak bu metnine aktarır, içlerinden bazılarıymış gibi yapar, onlar değilmiş gibi yapar, Yahudilerin acılarını omuzlamış gibi yapar, var oluşun başından beri çekilen acıları sağaltır gibi yapar, İsa'yı kurtarmak için kendini feda eder gibi yapmaz, feda eder.
"Başlangıç diye bir şey yok. Herkes gibi, sıram gelince ben de doğdum, o zamandan beri de bir ait oluştur gidiyor." (s. 5) Kopenhag'da psikiyatri kliniği, Doktor Christianssen'in nezaretinde geçen zaman. Rol yapma alışkanlığının yıllardır kararlı bir şekilde sürmesi ciddi kişilik bozuklukları olduğunu gösterirmiş, Ajar"mış" topluma uymak için rol yaptığında deli olduğunu hissediyormuş asıl ama yapacak bir şey yokmuş, teni zaten kendi teni değilmiş, dili de öyle, Macarca-Fince öğrenmiş ki kimse anlamasın, kendine ait ve kendi iradesinde bir şeyi olsun. Görüldüğü üzere biri olmak için biri kılınmaktan başka yol olmaması adamımızı delirtmiştir. Ziyade olsun.
Büyük bir heyecanla bir olayı anlatır ve "posta arabası saldırısı" beklentisiyle bitirir. Alakasız. "Konuyla ilgili olmayı kesinlikle istemiyorum." (s. 8) Müthiş bir buluş değil mi? "Calabi-Yau manifoldu bu teorinin odağında yer almaktadır ve yaprak sarması!" Kıkır kıkır güldüm, pek çok örneğini bulacaksınız. İlgili olmayı istemiyor ama ilgilendiriliyor, ister istemez, kendisini kendi yaratmamış olması bunun en büyük sebebi. "Bizzat kendim kurgusal olduğuma göre, belki de kurguya yeteneğim vardır diye düşündüm." (s. 10) Jahn mı diyordu, Wood veya, kurgusal olduğunun farkında olan karakterin dramından ve önündeki engin olasılıklar denizinden koca dünyalar çıkarılabilir. Burada dünyanın tam bir kurgusallıktan uzak olması -yazarın bu konudaki zıt olabilecek fikirlerini gözardı ederek söylüyorum- işi daha da ilginç hale getiriyor, Gary/Ajar/Pavlowitch/X nerede kurar, nerede gerçeklikten kopyalayıp yapıştırır emin olunamaz. Deli işi. "Yazın uğruna her şeyi kullanabilirmişim ben, kendimi bile." (s. 12) Macoute Dayı/Gary/Ajar/eeh, her kimse, savaşta ölmüş ama daha sonra işini ayarlamış biri olarak yaşamaya devam ediyor ve anlatıcıyı her ziyaretinde sinir bozuyor. Romain Gary'nin II. Dünya Savaşı'nda yıllarca savaştığını söylemeliyim burada, madalyalarından yol olurmuş. Bu dayı yazar aynı zamanda, yeğeninin sinirini bozmak, ensest ilişkiyle babası olma ihtimalini hatırlatmak gibi pek çok sebepten ziyaretçi. Masrafları ödeyen de kendisi. Sebebi var, terapi maksadıyla yazılanlar anlatıcının elinden çıkıyor ve sonlara doğru dayının elinde değerlendiğine dair şüpheler doğuyor. Anlatıcı deli olduğu için zaten güvenilirlik problemi var, doğrudur. Hangisine inanmamız gerekir, ikisi de aynı kişi olabilecekse, bu kurguda?

Anlatıcı var olmamaya çalışır, özetin özetini söyledim. Geriye doğru yaşamaya çalışır, iletişmemeye çalışır ama hiçbir zaman rahat bırakılmaz. Yayıncılar gelir, doktor gelir, dayı gelir, ortadan kaybolmamak için yeterli ölçüde rahatsız edilir. Roman yalandır, bir yazarın kendini açık etmemesi onun kaybolması için yeterli olacaktır ama insan, ürettiği şeyden kendini sakınamadığı için başarısız bir plandır bu. En sonda şu var: "Bu benim son kitabım." (s. 176) Son kitabın yazılış süreci son kitabın içindedir, anlatıcı/yazar/bizim Hüsnü Abi yazdığı şeyi açık ettiği an var olmayışını kanıtlama çabası çıkmaz bir sokağa girer. Belli bir yere kadar gidilir ama sonrası yoktur, kuyruğunu yutan yılan. Zaten o gidilen kadardır bu metin de.
Daha bir şey diyemiyorum, güçten düştüm, öylesi anlatılamaz bir şey bu. İki eliniz kanda olsa okumalısınız. Şöyle diyeyim, onca metin arasında yüz tanesi gerçekten sarsmayı başaracaksa bu onlardan biri. Hah.
Hakkında sustuğum bir adam Vüs'at O. Bener. Beyaz zemin üzerine kara şekiller. Yaşadığını haykırır, fazlasını değil. Korkarım ki daha çoğunu ararım, belki memuriyetin yazgısındaki benzer kilometre taşlarında. Bir odada kapalı kalmanın memurcası söylenmiştir, kadim bir dildir ve anlayanı azdır. Ben henüz rastlamadım, belki okur olarak metinlerini benim gibi çoğaltanına henüz rastlamadığım için. Bener'in noktaları üstten yarımdır, kelimeler bir sonraki cümleye akabilir. Cümleleri kendi kendini anlar, Semih Gümüş gibi çözümlemeye de kalkmayın, kara anlatı dediğimiz an asıl karanlığı dışarıda bırakırız. Bener bir yoktur, öylesi düşülür. Daha neler de, ben bir kez daha o sayfaları açmak istemiyorum, askerden dönmüş bir adamım, bünye kaldırmaz. Askeriye terktir Bener, biraz gecikmiş olsa da hürgeneraldir. Kurtulamaması, işte o noktada mevzuya biz dahil oluyoruz. Oyunları, öyküleri, romanları, her şeyi bir uçurum. Belki uçmayı öğrenmemizin zamanı gelmiştir. Yayıncının Sunuşu adlı bölümde çok güzel bir tasvir var, Ayşegül Yüksel'in: "İnsan Vüs'at O. Bener'e Tepeden Bakan Yazar Vüs'at O. Bener" yok bu kitapta. Kurmacasız Bir Yaşam demeleri ondan.
1995'te Erhan Bener'le söyleşiyorlar da öyle ortaya çıkıyor bu kitap. İki kardeşin kesişen hikâyelerini bilenler için müthiş bir iz, adamların yazdıkları metinlerden yola çıkarak neyin ne zaman yaşandığını kestirebilirsiniz. Ben Erhan Bener'in ilk romanlarını Vüs'at O. Bener'in çizgisine oturtmaya meyilliyim, bakışımlı -bir daha buna benzer bir terim kullanırsam kafama bir tane sıkın, teşekkürler- okunursa kimin neyi yazdığı -anlatım biçimlerini görmezden gelirsek- bilinmeyecektir. An paylaşımı mıdır, nedir bunun hikmeti? Birlikte çok yükü sırtlanmışlar, odur.

Kurtuluş Savaşı'nın son günlerinde Samsun bombalanırken doğum. Ebced hesabına göre isim. Asker babanın peşinde kök salamamış bir çocukluk. Kıbrıs'a yolculuk, Havva'nın izleri. Sivas'ta Reşat Nuri müfettişken sınıfları geziyor ve anne Mediha Bener, Anadolu Notları üzerine sohbet ediyor yazarla. Baba kıskanıyor. Cahit Külebi de orada, beş yaş büyük olduğu için aralarında bir iletişim doğmuyor.

Askeri okula girdiği zaman başlıyor her şey; edebi merakın doruğu, aşklar, yalnızlıklar ve dünyanın yükü. Erhan Bener'i kışlaya sokuyor Vüs'at O. Bener, başka gidecek yeri yok kardeşinin. O sırada savaş patlıyor, işler çok ağır. Bir yandan gizli gizli okumalar yapılıyor, Nazım'ın yasak olduğu yıllar. Yönlendirilmiş aşklar yaşanıyor, yerli ahalinin kızları beğendiriliyor da o şekilde oluyor ancak. VOB, çoğu zaman bu ilişkilere sürüklendiğini söylüyor, isteğiyle başlayıp biten sevdalar yok. Sürüklenme duygusu, bunu not alıyorum. Sonra genç yaşta kaybedilen hamile eş, Gazale. Çocuğu da kaybediyorlar.

"Dayanmak meseleydi." (s. 91)

Anadolu'nun küçücük kasabalarında nereye tutunacaksınız? Yalnızlar ve Buzul Çağının Virüsü bunları anlatıyor.

Ankara günleri daha yerleşik, biriktirilenler yazılmaya hazır. Sevgi Soysal, Bilge Karasu ve pek çok dost. İstanbul tarafında Cevat Çapan, Uyarlar, Edip Cansever ve pek çok dost. Oğuz Atay'ın hastalığı, Adalet Ağaoğlu'nun tiyatro metinlerinin ilk okuru olması, çok şeyler. Şimdi tekrardan açabilirim kitapları, Vüs'at O. Bener'e başka bir zamandan bakmanın duygusu.

"Ben hep kendine dayanmak isteyen bir adamım, her zaman da öyle oldu ya." (s. 117)
Bakışsız bir Madde Kara'nın ardından tüketim korkusuyla Resul'üne yanaşmadığım Hüseyin Kıran'dan bir doz daha. Uyum kurma güçlüğü çekenlerin arasında bir peygamber, nasıllığı meçhul Ruhi Bey, din inşasında bir hastalık olarak doktorların denetiminde adım adım muayene, tahlil ve tahrik ediliyor. Katıksız bir öfke, insanoğluna. Benzerini Caraco'da gördüm bir tek, diğerleri -Cioran mioran- hiçin içinde kayıpken Bey Ruhi gırtlağından kavrayıveriyor. Sonuçta karbon bazlı yaşam formlarıyız, soluk alamazsak yaşlanmayız, hücrelerimiz yıkıma uğramaz. Yeni dinlere daha kolay inanırız?

Din yaratmalı bir mevzu da Cem Akaş'ın 7 nam romanında vardı. Bu dinler mutlu insanlarca üretilmiyor, çağımızın gereği. Peygamberliğe soyunanlarınız yok mu? Onca acıya karşı koyabilmek için kutsal bir yaratıya ihtiyacınız olmadı mı? Ergen benmerkezciliği denen mevzuyu vahye ilikleyin ve tek bir kez yenilin. Hayatınızı değiştirmeye, hadi çabaladınız, başarısızsınız. Diğer bütün yenilgiler buna benzeyecektir. Kıran'ın dediği, tek bir yenilgi vardır, daha iyi yenilmek diye bir şey yoktur.

Bedeninden kurtulmak, tözünü özgür bırakmak üzere denize karışmaya çalışan Ruhi Bey, deniz tarafından dışlanır. Nedenini düşünmedi ama ben düşündüm, kendisi de sudur ve sudan kurtuluş yoktur. Çünkü her şeyin başı su. Kendi-olan-kendini özgür bırakabilmek için geri kalanını bilincinden sıyırmaya çalışır, beceremez. Bilinçle erişilebilecek bir nokta değil orası. Doğa yasalarının kendi bilinci vardır, bunu aşkın insanların metoduyla yenebilir Ruhi Bey; dinle-yin.
En baştan başlıyor adam; varlığa düşmanlığını, boşluğu neyle dolduracağını biliyor: İlk element, fikir. Fikrin varlığı kendindendir, bir Spinoza ortası geliyor, golü atıyor Ruhi Beg. Bu fikri kim düşündü, yine kendi. Tanrı kendi varlığı üzerine düşünse diyorum, evrenler kendini kapatırdı, insanlar düşünmesiz yaşarlardı ya da birçok şey olabilirdi, öğrenemiyoruz çünkü beyefendi düşünemiyor. Sadece fikri düşündüğünü biliyor, nedenler hakkında bir fikrimiz yok. Belki sadece yapabildiği içindir.

Ruhi yeryüzünde, karantinada. Etrafında müritleri ve modern dünyanın doktorlarından en moderni, bir ha(s)talık avcısı. Doğanın hem yaratıp hem öldürmesinin iyilikle ilişkisini irdeleyen doktorun bilmediği, bunun iyilikle bir ilgisinin olmaması. İnsanların yaşaması iyidir, ölmesi iyidir. Değildir, kötü de değildir. Anlam arayışında, arayışta dahi bir anlam yoktur. Ruhi'nin -peygambercesi Tarık Karanlığıyaranışık- Lucifervari düşüşünde bütün bunlardan kurtulmak gizliydi. Başaramayınca müsrif bir oğul doğurdu; kendi dini. Hastalar ve doktor, ardında bırakmak istediği dünyanın zincirleri oldu. Doktor düşünmeyi yasakladı, "ruh kanseri" teşhisi koydu, uyumsuzların başına gelecekleri beden hapsinde tutarak gösterdi. Sisteme karşısınız, hasta mısınız nesiniz siz? Sizin kim-liğiniz üzerine düşünmek Yunanların ata sporudur, oradan Avrupa'ya yayılır, filozoflar "sonsuz sayıda ben" üzerinde anlaşmaya varmışlardır, zamana sıkışık. Her benlik için bir doktor, bir hastane. Toplum için sokaklar, caddeler, radyolar, televizyonlar, gazeteler, kitaplar, dergiler, şiirler, romanlar, eğlenceler, acılar. Ruhi Bey için bir başka Ruhi Bey; müritlerince parçalanmış, her yerinden kanlar akan. Hem çarmıh, hem peygamber. Kendi kendinin yalvacı. Onun adı meleklerin, düşmüş meleklerin alnında. İnsanlığından kurtulamadığı için yıkılıyor, kendini bırakamayan biri diğerlerine güveniyor. Hata.

Oyunlar, işin eğlenceli kısmı. Kıran'ın göndermeleri tam on ikiden vuruyor. Dil, iğneler batırırken kanıyor da. Boğulun diye değil, kitabı okurken oturduğunuz yerde bir kerecik huzursuzca kıpırdanmanız yeterli. Huzursuz olun inşallah.
Herta Müller'in küçük şehirlerinin küçük insanları, her yerden kendilerini izleyen gözlerin altında yaşamlarının zincirlerini oradan oraya sürüklerken gündelik rutinleriyle de uğraşmak zorundalar. Çavuşesku'nun diktatörlüğü tam gaz sürüyor, dostlukları zehirliyor, sosyal yaşamı parçalıyor ve bireyleri sembolize edilmiş yenilgiler taşıyan nesnelerle anlatı kozmosuna hapsediyor; berberin kestiği saçların ölümle eşleştirilmesi, tilki kürkünün içi boş bir zamanı anıştırması ve daha pek çok ayrıntı. Müller'in şiirsel anlatısı okuru epey zorlar, belki birkaç sayfa geriye döndürür, belki kitabı elinden attırır. Bilemiyorum.
Adina, Clara'yla yakın arkadaş. Paul, Adina'nın yavuklusu. Doktor ve öğretmen. Belli bir süre yaşadıkları çevrenin ve insanların hikâyesini izledikten sonra Pavel'la tanışıyoruz; o bir gizli servis ajanı. Clara, arkadaşlarını kurtarmak için Pavel'la ilişkiye giriyor, Adina'nın bütün itirazlarına rağmen. Yine de polisler peşlerine düşüyor ve taşradaki başka bir öğretmen arkadaşlarının yanına kaçıyorlar. Çavuşesku'nun yıkılmasına yakın. Belgeselini izlemiştim de, Çavuşeskular son ana kadar öldürüleceklerine inanamıyorlar. Bizim karakterler de inanamıyor, hatta bir nevi suçluluk duygusuna kapılıyorlar. "Uluslarının annesi", yalvar yakar ölüme götürülüyor. Ordunun diktatör hakkındaki ani karar değişiminin sancılarını Ilije nam asker karakterin bölümlerinde görebiliyoruz. Anlatı, küçük parçalar halinde birbirine eklenmiş. Karakterlere oldukça mesafeli bir anlatıcıyla iştigal ediyoruz, kapalı bir dünyanın çatlaklarından, görmeye iznimiz olduğu kadar göreceğiz.

Çavuşesku bir bıyık ve çakır göz, hemen her evde koca bir fotoğrafı var. Anlatıyı çarpıtan bu bakışlar sanıyorum, hemen her bölümde baskı altındaki insanların üzerlerine dikilmiş bakışları hissediyorsunuz, anlatıcı bu ayrıntıyı zaman zaman hatırlatarak belki içerikteki değil ama anlatım şeklindeki distopikliği sürekli canlı tutmak istiyor. Çavuşeskuların sonlarını da aşağıya bırakayım.

Bu esas karakterlerin yanında toplumsal yozlaşmanın hangi derecede olduğunu da izleyebiliyoruz; şehirdeki fabrikalardan birinin müdürü, elini pres makinesine kaptırıp ölen bir işçinin ağzına içki damlatıp adamın sarhoş olduğunu ileri sürüyor. Çalıştırdığı bütün kadınlarla yatan patron da aynı familyadan, işsizlik korkusu kadınlara başka seçenek bırakmıyor ve Marquez'in yalnızlıkla dolu dünyasının negatif ucuna ulaşıyoruz, birbirine benzeyen çocuklar doğuyor, büyüyor. Fabrikaya alınmıyorlar, bir araya gelmemeleri sağlanıyor. O zaman insanlar Çavuşesku mavuşesku dinlemez, sıkıverirler adamın topuğuna.
"Bütün okul günlerinin yazıları, harfler bir sözcükte sırt üstü, ötekinde yüz üstü düşmüş." (s. 22)

"Kahvenin düz çatısının ardında bir park uzanıyor, sivri damlar var arkada. Burada müdürlerin, müfettişlerin, belediye başkanlarının, istihbarat görevlilerinin ve subayların sokakları var. Rüzgârı çarptığı zaman korkutan siyasal gücün bulunduğu sessiz sokaklar. Rüzgârın eserken burgaçlanmadığı. Gümbürderken bir dalı kırmaktansa kendi kaburgalarını kırmayı yeğlediği. Kurumuş yapraklar yollarda sürükleniyor, adımların ardından hemen izleri örtüyor. Burada oturmayan, buraya ait olmayan biri buradan geçtiğinde bu sokaklar için o kişi bir hiçtir." (s. 28)
Öğrencilerin kafa karışıklığını geçtim, bireyin bürokrasi önünde parçalanışının boyutu çok korkutucu. Bizde de var bundan, Aziz Nesin yazdı da bitiremedi ya. Neyse, nesnelerden karakterlere, karakterlerden nesnelere. Ayrılmaz bir bütün. Hatta öyle nesnel haller ki patafiziğe göz kırpıyor.
Bunalın, diktatörlere dikkat edin, okuyun.
Karakterlerine çeşitli yemekler yediren, çeşitli kitaplar okutan, çeşitli mekanlarda polisiyecilik oynatan Altun'dan konsantre bir roman. "Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir"'in hızlı çekimi. Bilmecelerin daha hızlı çözülmüşü, tadımlık bir macera. Yine bombastik kişiler var, hep zenginlikten oluyor bunlar galiba. Torununu roman kahramanı olarak kullanan bir adamın çılgın planı işe yarıyor, elimizde bir tane roman var. Selçuk Altun, kendini "çılgın dede" olarak kitaba katmıştır diyorum ve burayı dağıtıyorum.
Alp kardeşimiz yine zengin bir aileden geliyor, coğrafya üzerine eğitim görüyor ve dedesinin otuzuncu yaş gününde verdiği bir günlükteki mevzuların peşine düşüyor. Günlüğü kim yazdı, yazan kişi nerede ve daha başka fani işler.

Günlükle başlıyoruz, altmışlı yıllardan yetmişlere uzanan bir zamanda arkeolog bir amcanın mantık evliliği ve birlikte yaşadığı insanlardan müteşekkil bir yolculuk İngiltere'de sonlanıyor gibi görülüyor. Her Selçuk Altun karakteri gibi Alp de öyleyse ben neden bu gizemin peşinden koşmuyorum, çünkü param ve boş zamanım var diye düşünerek İngiltere'ye, Denizli'ye ve kafasının estiği yerlere gidiyor, en sonunda dedesinin davetiyle moruğun evine gidiyor ve aradığı adamı, Aras Ak'ı -aramasak- dedesinin evinde buluyor. Adam tarihi eser kaçakçılığından yırtmış, sonra memlekete dönmüş. Alp'in polise şikayet etme tehdidiyle kalp krizi geçirip ölmesi de son derece eğlencesiz. Keşke hikâye bununla sınırlı olmasa ki zaten değil.

Alp'in arada derede başına gelenler: Lotodan deli para kazanıyor, Vefa'dan ev alıyor, Mardinli yardımcısı Mem'le birlikte mutlu mesut yaşarlarken kankası Erdem'in sevgilisi Lale'ye aşık oluyor, bu arada yükseklik korkusu ediniyor falan, sonra Erdem bir travesti tarafından öldürülüyor ve Lale'yi götürüyor beyimiz.

Mem'in ortalığı kan gölüne çevirmesi de tam karikatürleştirilmiş şiddet. Bu arkadaş Tarantino filmlerine bayılıyor, bir de Yaşar Kemal okumaya. Sonra Alp bu dedektiflik işlerine yardırınca kankası Resul'ü yanına alıyor, doğru Mardin'e. Basını uzun süre meşgul etmiş bir toplu tecavüz olayından yakasını sıyıranları buluyor, çat çat sıkıyor. Sonra Resul'e yamuk yapan amcaoğlunu temizliyor. Sonra Erdem'in temizlenmesine yardım ediyor ama burası dedenin -Altun'un- anlatıcı olduğu bölümde.

Son bir bölüm var, dede her şeyi açıklıyor. Bayat bir polisiye gibi. Erdem, dedenin katakulliye getirilip yaptığı çocuğu. Torun abayı yakınca herifi Mem'e temizletiyor, travesti olayı hani. Diğer çoğu mevzuda da bu dedenin parmağı var. Anlatıcı işte, ben yaptım derse inanıyoruz. Ki yapmıştır. Bu dedemiz, "Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir"'in yazarı aynı zamanda, Altun'u seven okurlar anlar. Joyce'u yine bir yere sıkıştırıyor Altun, onu da söyleyeyim.

Güzel bir akşam geçirirsiniz, edinin. Hoş macera. Pek helecanlı. O la la!