Toplam yorum: 3.286.388
Bu ayki yorum: 7.918

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Mutlu olduğu şeyi yapmalı insan ama her zaman mümkün değil bu. Geçinmeliyiz, sosyalleşmeliyiz, birilerini sürekli mutlu etmeye çalışmak da var. Yani kendimize ayırdığımız zaman yeterli değil, çoğu zaman. İlişkiler açısından baktığımızda kadın biraz daha şanssız. Bencillikte birkaç tık öndeyiz. Kadının rolü belli; evi çekip çevir, çocuklar derken... Olmuyor o iş. Berat Günçıkan, "gölgede kalan" kadınların izini sürerken belki hepsinin büyük bir mutsuzluk yaşamadığını ama kırgınlıklarının belli belirsiz seçilebildiğini belirtiyor. "Kitabın amacı kadınlığın bu genel sızısını örneklerle dillendirmek, kadınlara, kendi varoluşlarını gerçekleştirememenin yarasını kapatacak bir aşkın, tutkunun henüz yaşanmadığını anlatabilmekti." (s. 9) Aşk kendini gerçekleştirebilmek için bir amaç, çok önemli ama bireyin kendi hedefleri de öyle. Ziyad Marar'ın mutluluk paradoksu burada devreye giriyor olabilir; onaylanma arzusu ve özgürlük arayışı. Aşık olmak belki de en özgürce yaşadığımız mevzu, onaylanma olmadan büyük bir tutsaklığa dönüşebilir. Bu da aşkın tehlikeli boyutu, ne kadar tehlikeliyse. Neler olabileceğini aşağı yukarı biliyoruz. Ödün veririz, fedakârlık ararız, pek çok şey. Bir denge, her şey buraya bağlanıyor. Aşkı yenilerken yeniden üretirken dahi istenen, aranan şey. Ardında büyük bir mutsuzluk gizli. Mutsuz diyemesek de buruk kadınların yaşamları bir fikir verebilir. Ünlü erkeklerin nispeten ünsüz kadınları çok şey anlatacak.

İşleri öbür taraftan dinlemediğimiz için bilemiyoruz ama yaratılarını çok sevdiğim insanları o kadar sevmediğimi fark ettim okuduktan sonra. Burası önemsiz.

Suat Derviş: Fransızcaya çevrilen ilk Türk romanının yazarı, Fosforlu Cevriye'yle tanıyoruz. Belki de en az gölgede kalan kadın. Sosyalizm davasına çektiği acılardan biraz olsun pişmanlık duymadan vefat ediyor. Hapis hayatı, yoksulluk, her şeyi yaşıyor kocasıyla birlikte. Sonsuz bir aşkla, omuz omuza mücadele ediyorlar. Yalnız ölüyor Suat Derviş, meşhur romanının tiyatroya uyarlamasını izleyemeden.

Nilüfer Saygun: Türk Beşleri'nden büyük sanatçı Ahmet Adnan Saygun'un Macar eşi. Konservatuvar mezunu bir piyanist. Türkiye'de Adnan Saygun'la tanışıyor, evleniyorlar. Eşinin büyük yeteneğinin gölgesinde kalıyor, Adnan Saygun müziği üzerinde çalışırken eşi sürekli yanında olsun istermiş. İncelikli bir insan Saygun, Nilüfer'i sevmiş ve çok şey paylaşmış. Yine de Adnan Saygun öldükten sonra söylenen şu sözler gölgede: "Benim bir gayem yok yaşamak için. Kendime ait bir şeyim de..." (s. 17)

Meral Çelen: Aziz Nesin'in ikinci eşi, Ali ve Ahmet Nesin'in annesi. Öyküleri Varlık'ta yayımlanırken Aziz Nesin fırtınasında savrulan Çelen, yazacak vakit bulamıyor bir türlü. Mevzular çok derin, anlatamayacağım ama polisler, çocuklar derken... Merak ederseniz araştırın bir. Aziz Nesin'in hatıralarında Çelen hakkında ne dediğini bilemiyorum, Çelen'in hatıralarını da okumadım. Bir tek şunu söylüyor: "Aziz'den başkasıyla evli olsaydım yazarlığım bitmezdi." (s. 34)

Şayeste Ayanoğlu: Sami Ayanoğlu'nun eşi. Büyük bir oyuncu olabilecekken evi çekip çevirmekle uğraşmaktan tiyatroya küsüyor ve oyunlara dahi gitmiyor. Sami Ayanoğlu sahneye çıkmasını istemiyor ve jübilesinde pişman olduğunu belirtiyor ama artık çok geç.

Saynur Güzelson: Halim Şefik'in eşi. Ressam, evlenene kadar. Psikolojik rahatsızlığı olan eşi ve eşinin arkadaşları, bir de çocuklar... Sanatla uğraşan insanların evlenmemesi gerektiğini söylüyor, en azından kendisi ikisini birden yürütememiş.

Zuhal Tekkanat (Elif Sorgun): Cemal Süreya'nın eşi. Aklıma geldikçe sinirim bozuluyor. Ben mi çok mazbut bir adamım, bilemiyorum. Öznelliğin dibine vurdum ama, bu kadar yeter.

Böyle. Birkaç hikâye daha var, Selçuk Baran'ım var en başta. İlginizi çeker zannediyorum.
Geceye yürüyünüz buyuran bir din/tanrı olsaydı en sağlam müridi olur, risaleler, nasihatnameler yazardım. Lakin öyle bir şey yok. Kullara kaldık ama içlerinden bazıları nereye yürüneceğini iyi biliyor. Siz bilemeyeceksiniz, kitabın baskısı yok. Yazarın başka bir kitabı da çevrilmemiş.

Olaf Olafsson, bir şey mühendisi ama hatırlamıyorum, genç yaşta Sony'de çalışmaya başlıyor ve üst düzey yönetici -CEO falan- olarak maişetini temin ediyor. Bunun yanında eleştirmenlere göre, "O yazarlığı seçmedi, yazarlık onu seçti." Babadan yazar olan Olafsson, aile geleneğini sürdürmeyip edebiyat eğitimi almıyor. Belki edebiyatın eğitimle alakasının olmamasındadır. Ben şahsen harcadığım dört, yüksek lisansı da katarsak beş seneye yanıyorum da yanıyorum. Neyse. Her kurumu kokuşmuş Türkiye için böyle, adamlarda harbici eğitim vardır muhtemelen, zaman kaybı olmaz. Hah, Olafsson pozitron fiziği okumuş. Zannediyorum çok mühim bir alan.

Bu Legend diye bir film var, yeni. Tom Hardy'nin aşırı iyi oyunculuğunun yanında filmin sonunda anlatıcı kızın ettiği bir iki söz aklıma kazındı da kazındı. "Ahlak veya alçaklık diye bir şey yok. Hayatın sonlanana dek, sona dek yalnızca 'sen' ve senin kuralların var. Bir zamanlar olduğumuzu sandığımız kişilerin hayaletleri olduğumuz zamana dek." Christian Berediktsson, kendi hayaletinden Kristjan- kurtulmak için medya patronu William Randolph Hearst'ün uşağı olarak yıllar boyunca çalışırken Klara'nın soluğunu hissediyor sık sık, huzur bulamıyor ve yaklaşık 20 yıldan sonra, bir gün ansızın terk ettiği karısı Elisabet'e hiç göndermeyeceği mektuplar yazmaya başlıyor. İki farklı zaman diliminde ilerleyen hikâyenin bir bölümünü bu mektuplardan, diğerini anlatıcının gözlediklerinden takip ediyoruz.
"Görevlerimi özenle yerine getirmeye ve aklımı mümkün olduğunca küçük detaylarla meşgul etmeye çalışıyorum, böylelikle zaman daha çabuk geçiyor ve istemediğim şeyleri hatırlamama engel oluyor." (s. 27)

"Kendinden başka hiçbir şeyden korkmayan" Christian, yine de mektupları birbiri ardına diziyor ve geçmişiyle hesaplaşmaya çalışıyor, belki kaçmak için enerjisi kalmadığından. Patronunun malikanesinde, el değmemiş bir doğanın hüzünlü güzelliğinde hatırladıkları; oğlu Einar ve kızı Maria, ikizler, Elisabet ve ailesini terk etmesine sebep olacak kadar aşık olduğu Klara.

Elisabet'le Kopenhag'da tanışıyor ve Reykjavik'e dönüyorlar. Eyrarbakki'de sabah yürüyüşleri, göl kenarı huzuru ve arka arkaya gelen çocuklarla pekişen bir mutluluk. Görünürde her şey kusursuz; Kristjan eşinin aile şirketini çekip çeviriyor ve evine bağlı. Oysa ailesini yavaş yavaş terk ediyor, yapabileceklerinden korkuyordu. Korktuğu tam olarak başına geldi sayılır. Şirketten önemli bir miktarda para alır ve ABD'ye gider, iş için çıktığı seyahatlerden birinde tanıştığı Klara'yla birlikte olmak için.

"Kopenhag'da olduğu zamanlar gibiydi: özgür ve bağımsız." (s. 120)

Klara'nın nişanlısı olan Bay Jones'la iş yapmaktadır Kristjan, oysa aşk iş falan dinlemiyor. Kadın bir işaret bekliyor, sadece bir söz. Kristjan, nişanlısını terk etmesini söylemiyor ve Klara'nın hamileliği ayyuka çıkana kadar Jones'un hiçbir şeyden haberi olmuyor. Olduğu zaman da son derece sakin bir şekilde Kristjan'a teşekkür ediyor, bir orospuyla evlenmekten kurtardığı için. Tabii bir daha ABD'de iş yapamayacağını, kariyerinin bittiğini de ekliyor. Nüfuzlu bir adam Jones ama son darbe en ağırı oluyor ki Klara'nın bütün hayatının bir yalandan ibaret olduğunu anlatıyor. Kadının anlattığı hiçbir şey doğru değil, kısmen bir yalana aşık olan Kristjan'ın gidecek hiçbir yeri yok. Kendisi de Elisabet'e üniversiteden mezun olduğu yalanını uydurduğundan belki de yaşattığı acının büyüklüğünü anlamıştır. Christian adını alıp patronun yanına girmesi bu olaylardan sonra.

İşin Elisabet boyutu çok hüzünlü. Kadın, Kristjan'ın yolunu kaybettiğini ve yardıma ihtiyacı olduğunu düşünüp bütün dedikodulara kulağını tıkayıp ABD'ye gidiyor, kocasını arıyor ama bulamıyor, oğlu Einar'ı bir akrabasının yanına bırakıp İzlanda'ya dönüyor ve kırık yaşamına devam ediyor. Bir annelik güdüsü var sanki, zaten Kristjan'ı uzaklaştıran biraz da bu: "Biz asla eşit olmadık, Elisabet. Seviştiğimiz zamanlarda bile. O zamanlarda bile sanki bir çocuğu avutur gibiydin." (s. 164)

Yangın arındırıyor; patronunun evini kurtaran Kristjan gazetelerde boy gösterdikten sonra Elisabet'in ABD'deki akrabasından bir mektup alıyor. "Çocuklar iyi, her şey güzel, Elisabet beş yıl önce öldü."

Malikaneden gizlice ayrılırken patrona yakalanıyor. Belki de adamın söylediklerini duymaya ihtiyacı vardı, güzel bir rastlantı. "'Hepimiz iyi bir insan olduğumuza inanmak isteriz. Ne olursa olsun, buna inanmak zorundayız. Çünkü hiç kimse masum değil, hayat gizem ve hatalarla dolu. Sen iyi bir insansın Christian.'" (s. 262) Kötünün kim için kötü, iyinin kim için iyi olduğu bu noktada belirsizdir insan için, çünkü iyi veya kötünün yaşam karşısında ne gibi bir tutunabilirliği var? Zeno Cosini'nin dediğini düşünün: "Hayat güzel ya da çirkin değildir, orijinaldir." Acısı, mutluluğu, her şeyi yenidir, kişiseldir ve kaçarsız yaşanacaktır, tercih etme özgürlüğünün bir sonucu olarak.

Suçluluk duygusu, tutkular, sevmek, yitirmek ve anımsamama özlemiyle dolu bir roman. Hoş.
Jamison'ı intiharla ilgili kitabından biliyorum, kara tanrıyı pek hoş anlatmıştı. Derinliğe bakarak kendinden yola çıktığını söyleyebilirdim, belki kendi de söylemiştir ama hatırlamıyorum, okuyalı çok oldu. İntihar teşebbüsü en önemli düşüş anlarından biri, ayrı bir araştırma konusu olarak kendisi tarafından zaten incelenmiş ama bipolar bozukluğunun tarihine baktığımızda sadece bir ânı oluşturuyor. Jamison, manik ve depresif dönemlerini gençlikten itibaren ele alıyor ve kendini incelerken psikanaliz, ilaç kullanımı gibi pek çok olguyu gözden geçiriyor. İşin tıbbi boyutu bir yana, aile yaşantısı ve akrabaları da metne anısal bir nitelik kazandırıyor. İkisinin paralel ilerleyişleri bir anlamda dünyanın daha bilinir bir hale gelmesine yol açıyor; örneğin hastalık ortaya çıkana kadar babasını çok renkli bir kişi olarak gören Jamison, aklında kelebekler uçuşmaya ve ölmeye ve uçuşmaya ve ölmeye -sonsuz döngü, ilaç kullanımına kadar- başladığında babasının da bipolar bozukluktan mustarip olduğunu anlatıyor, öncesinde değil. Farkındalık, bakış açısını değiştiriyor ve tedavinin temelini oluşturuyor bir bakıma; Jamison rahatsızlığını fark ve kabul edene kadar tripten tribe giriyor, intihar girişimlerinde bulunuyor, batıyor ve çıkıyor. Sayısız kez. Bu dalgalanmaları anlatmasının sebebi, benzer şeyleri yaşayanlar için bir ışık yakmak. Akışkan bir zamanda pek bir şeyi fark etmeden -kendimiz dahil- yaşıyoruz, gelip geçen her şey bizden bir parça koparıyor. Yaralar orada, görürsek. Bir görme hikâyesi Jamison'ınki.

Çocukluğa gitmeden önce gecenin ikisindeki koşturmacasını anlatıyor Jamison, sevgilisi olan doktorla birlikte çalıştığı hastanenin bahçesinde mani krizi geçsin diye koşuyor, durmadan koşuyor ama enerjisi bitmiyor. Polisler koşuşturanların psikiyatri hocası olduklarını öğrenince gülerek uzaklaşıyorlar, bundan normal bir şey olamazmış gibi. Sıradan bir fragman, benzerlerinin arasında kıymetsiz ama başlangıç için iyi, nasıl bir garabet olduğunu anlıyoruz. "Bu hastalık benim büyüleyici ama ölümcül düşmanım ve can yoldaşım oldu." (s. 15) Öyle bir çıkmaz ki def etmek için hayat boyu eğitimi alınan, sayısız makale okunan ve yazılan hastalık can yoldaşı olduğu için öylece bırakılıyor ve ortadan kalkması engelleniyor. Asker babanın görevi nedeniyle uçaklar ve gökyüzüyle aydınlanmış bir çocuğun bilinciyle başlıyoruz. Kaza sonucu ölen bir pilotun ardından şöyle düşünüyor Jamison: "(...) Bir daha gökyüzüne bakıp yalnızca sonsuzluğunu ve güzelliğini görmedim. O günden sonra, orada ölümün de bulunduğunu bilerek baktım." (s. 23) Ölümün fark edildiği noktadan sonra her şey daha parlak bir hale geliyor, soğuk bir parlaklık. Ailenin diğer fertlerinin aynı şekilde hissedip hissetmediğini anlamaya çalışıyor çocuk, ağabey ve abla kendi dünyalarında yaşıyorlar, enerji deposu olan baba sevilesi biri, annenin yere basan ayakları ise güven veren kökler olarak aileyi kavrıyor. Renkli bir aile olduğu söylenebilir, askerlik gereği pek çok kez taşınan ailenin kendine özgü duygusunu kaybetmemesi annenin sayesinde. Aile anneye çok şey borçlu, babanın hastalığından sonra kızın hastalığı da annenin şefkati karşısında ağırlaşmıyor, bir süreliğine. Şiir de var, Jamison şiir okuyor ve uçuşmaya başlayan hislerinin karşılığını şiirde bulup rahatlıyor böylece. Öfke krizlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte çatlaklar beliriyor, Jamison bir şeylerin yolunda gitmediğini seziyor. Ele avuca gelmez ruhunun asker disipliniyle, toplumsal olarak dizginlenmeye çalışılması bunda önemli bir etken. Dikkat çeken başka bir olay, küçük kızın akıl hastalarını incelediği zamanlardan geliyor. Tıpla ve bilimle ilgilenen Jamison, akıl hastanesi ziyareti sırasında gözlerde gördüğü deliliği yıllar sonra kendi gözlerinde göreceğini söylüyor. Harika arkadaşları, görece iyi okul hayatı ve ailesinin sevgi dolu ortamı hastalığı öteliyor ama sonsuza kadar değil. O dönemde toplumun kadınlara yaklaşımı kırılmayı gerçekleştiriyor; pilot babanın uçağa binişinden öncesinde eşinin onu rahatlatması için yapılan baskı, asker ailelerinin toplandığı etkinliklerde reverans yapma zorunluluğu, üzerine yeni görev yerindeki uyum sağlaması zor yeni dünya, pek çok şey Jamison'ın dengesini bozuyor ve 1961'de, kız 15 yaşındayken dünya çökmeye başlıyor. Yükselişler ve çöküşler yaratıcı ruhu ortaya çıkarıyor, dünya rengarenk bir hale geliyor ama çöküşün karalığı korkunç, depresyonun her iğnesini zihne batırıyor. Yıllar boyunca bu döngüde yaşıyor Jamison, yaratıcı ruhunun kaybolmasına razı olarak psikoterapi görene ve ilaç kullanana kadar. Bu noktada ikisi arasındaki benzerlikleri ve farklılıklar değerlendiriliyor; ilaç kullanımı fırtınayı yatıştırıyor -Wurtzel'ın Prozac Toplumu'nda fırtınalar hakkında daha çok şey var- ve psikanaliz fırtınanın sebeplerini ortadan kaldırmaya yönelik temel bir uygulama durumuna geliyor. İkisi de önemli, zira manik zamanlar geleceği parçalıyor, kullanılmaz hale getiriyor. Kredi kartlarına abanılan alışveriş çılgınlıkları, uzun vadeli kararların kolaylıkla alınması, pek çok şey çöküş dönemlerinde yıkıcı etkiler doğuruyor. Manikken kimseyle evlenmeyin, Jamison tavsiye etmiyor. İlk evliliğinin bitmesinin sebebi buna dayanıyor bir ölçüde, çok anlayışlı, şefkatli ve sevgi dolu kocasıyla aralarındaki dengesizlik her şeyi bitiriyor. Aşık olduğu adamlar hastalığını bir ölçüde dizginlese de birinin ölmesi, diğerinin de kendisinden büyük ve üç çocuklu olması -kendisi de çocuk yapmak isteyen Jamison için bunun gerçekleşmeyeceğini kabullenmek zor- sıkıntıların sürmesine sebep oluyor. Yine de aşk iyi bir sağaltıcı.

Lityum fırtınalı zihni durultuyor, durdurma noktasına getiriyor hatta. Akademik araştırmalar için okunan makaleler anlaşılmaz bir hale geliyor, yazılması gereken makaleler ve tezler baş ağrısı olmaktan öteye geçmiyor ama yeni bir dengeye oturuyor her şey, Jamison bu yeni haliyle daha mutlu olduğunu fark ediyor ve ara ara ilaç kullanımını durdurup ipi koparsa da en sonunda durumu tamamen kabullenip çalışmalarını farklı bir disiplinle sürdürmeyi öğreniyor, "yeni" kendiyle yaşamayı öğreniyor yani. Metnin pek çok yerinde artık kim olduğunu bildiğini söylüyor, bir de fırtınayı çok özlediğini.

Jamison iyi bir gözlemci, rahatsızlığının değiştirdiği dünyayı ve insanların rahatsızlığını öğrendikten sonraki davranışlarıyla biçimlediği dünyayı bir araya getirme çabasını, bipolar bozukluğu ve her zaman umut edilebildiğini anlatıyor.
Robert Fulford, Anlatının Gücü nam on kaplan gücündeki kitabında Toynbee'nin tarihin yazımına getirdiği anlayışın eleştirildiği noktalar üzerinden alternatif uygulamaların belirdiğini anlatır. Belli bir dönemde yazılmış metinler üzerinden, belli bağlamlarla yapılan okumaların gerçeği daha dolaysız olarak ortaya çıkardığını söyler. İlk intihar mektubunun Antik Mısır'da ortaya çıktığı düşünülüyor, bu mektup üzerinden dönem insanının ölüm, doğa, rejim vs. hakkındaki görüşlerini bulabiliriz, benzer metinlerle karşılaştırarak okuyabiliriz ve daha bir sürü şey. Fulford, tarihin hayat kadınları, kasaplar, dilenciler vs. tarafından daha kesin bir şekilde aktarılabileceğini, bu tür araştırmaların yapılması gerektiğini söyler. Foucault'nun soykütüksel analiz nanesine benziyor.

Hendy bir anlamda bu bakışın kaydını tutuyor, sesin tarihiyle insanlığın tarihine bir pencere açıyor, Cro-Magnon dedelerimizin mağara duvarlarına bir şeyler çiziktirdiği zamanlardan günümüze kadar sesin insanoğlu açısından önemini, anlamını inceliyor. Bu tür araştırmalar oldukça ilgi çekici. En son İletişim'den mutfakla alakalı bir kitap çıktı, orada da yemek kültürüyle tarih ilişkisi irdeleniyor zannediyorum. Yani okuyalım, ilginç mevzular bunlar.
Çok acayip işlerin adamı John Cage'in dediği, gürültüyü gerçekten dinlemeye başlayana kadar rahatsız ettiği. Misal 4'33". Sonrasında büyünün altında kalıyoruz ve melodilerle, ritimlerle döşeli dünyamız genişliyor, gürültüler diğer gürültülerle birleşiyor ve kocaman bir bahçe. Gök gürültüleri, ezan, çanlar, vapurlar. İlişkileri inceliyor Hendy, iktidar-birey, korku-doğal dünya ilişkisi ve yığılı katmanlar arasında sesi cımbızla çekip tabakalar arasında kurulan bağı inceliyor.

Kronolojik bölümleme Tarihöncesi Ses İzleri ile başlıyor.

Batı ve Orta Avrupa'da yer alan mağara resimleri, atalarımızın ilk çizim çalışmaları olarak ününü sürdürüyor. Bu çizimler mevzusunda Can'dan çıkan İnsanlığın En Eski Muamması'nı tavsiye ediyorum, insanın mücadele ettiği şeyi yaratması çok, çok eskilere dayanıyor. Bu resimlerde hayvanlar, insanlar, av sahneleri, yaşama dair birçok detay mevcut. Hendy'nin incelemesine göre bu resimlerin çizildiği alan, mağaranın en ilginç sesi çıkardığı nokta. Yankılar, akustiğin büyüsü yaratıcılığı artırıyor. Ses-imge ilişkisinin ilk görüldüğü yer bu mağaralar. Anlamlandırılamayan duygular insanlara sihir gibi geliyordu, bu yüzden konuşan kayalara adlar takıldı, taşlar birbirine vuruldu ve ruhani bir dünya yaratıldı. Yaratmak için sessizliği -geceyi de diyebiliriz- bekleyen insanların yanında sesin büyülü dünyasından, gürültüden, kaostan düzeni yaratanlar da ortaya çıktı. Ritimlerin yansımaları davullarda yaşamaya başlayınca haberleşme imkanı da doğmuş oldu; kalp atışı, adımların sabit ritmi gibi doğal ritimler kopyalandı ve avlanma etkinlikleri başta olmak üzere birçok mevzuda kullanıldı. İlk topluluklar oluştuğunda diğerlerini korkutmak bir savunma aracı haline geldi, topluluk kimliğinin oluşmasında önemli bir yeri oldu. Düzenin bilinen, akılcı sesleri. Bir de fremenleri hatırlayın, Dune'un emekçileri. Solucanlara yem olmamak için çölde düzensiz, kaotik adımlarla yürürler. İki türlü de yaşam var ama bizim eğilimimiz daha rasyonel olan dünyamızda düz bir çizgi halinde ilerliyor. Fremenlerin müzik gelenekleriyle ilgili bir bilgi var mıydı hatırlamıyorum, bu açıdan yapılacak bir incelemede ilginç sonuçlara ulaşırdık belki.

"Doğa ses aracılığıyla hem seyir sistemimiz, hem saatimiz, hem de takvimimizdir." (s. 40)

Kuşların ve rüzgarın sesi taklitleri doğurdu, insanlar sesleri taklit etti ve anlamlandırmaya çalıştığı dünyada, belki de ilk yapması gereken şey olarak isimlendirmeye girişti, bu taklitlerle. Sonra doğanın fiziksel yapısı taklit edildi, taştan duvarlar arasında büyüleyici bir akustik yakalandı. Stonehenge, Skara Brae gibi örnekler, insanın kavrayabildiğinin ötesindeki dünyaya erişmek için çaba gösterdiğinin kanıtı. Bu yerleri tarif eden kelimelerden biri dört anlama sahip; karanlık, saklanma yeri, sessizlik, rüya görme. Mekanların yaratımından sonra kendi sesini yarattı insan, şamanlar ortaya çıktı ve kimlik kazanan toplumun hiyerarşik yapıya kavuşmasında belirleyici oldu. Bunun yanında tanrılara da seslerle ulaşıldı ve onların da seslerle iletişime geçtiğine inanıldı.

Hitabet Çağı bölümünde hikâye anlatıcılığının insanlar üzerindeki etkisi inceleniyor, Cicero ve Obama arasında çarpıcı benzerlikler kuruluyor. Sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş döneminde İlyada'nın hem sözlü hem yazılı bir eser olması üzerinden antik dünyada ses-sanat ilişkisi irdeleniyor.

Kentler ortaya çıkmaya başladığında sesin yolculuğu bitmek bilmez bir hal alıyor. Eskinin sesi yöneten yapılarından sonra gelen düzensiz yerleşim ve insan nüfusunun küçük alanlarda çoğalması, bizim çok iyi bildiğimiz gürültüyü yaratıyor. Antik Roma'da bu gürültünün ortaya çıkışı ve refah düzeyi yüksek sınıfın gürültüden kaçmak için yaptıkları çok ilginç. Altta kalanlar gürültüden kurtulamıyor ama durumları bizimkinden çok daha iyiydi sanıyorum. Küçükyalı'da Minibüs Caddesi üzerinde oturuyorum, var mı ötesi?

Din, isyanlar, devrimler, Sanayi Devrimi, makineler, radyo, AVM'ler, sesin yahut gürültünün her yerde yeniden yaratılıp kullanılması insanın yol haritasını çiziyor. Sesi öğrendik, çoğalttık, inceleyip doğasını çözdük ve iktidara kaptırdık. Yine de isyanlarda, gösterilerde, karnavallarda aynı şekilde kullanılır, iktidarı korkutur ve yeri gelir, devirir.

Gürültünün binlerce yıllık yolculuğuna bir bakış. Pek sevdiğim Kolektif Kitap'tan. Bu yayınevini bir inceleyin.
Tanizaki, Kobo, Akutagawa, Mişima, Oe derken az biraz bilgim oldu dünyanın o tarafları hakkında ama İşiguro başka bir dünya. İngiltere'de büyüyünce oranın havasından nasiplenmiş, daha da modern edebiyatın çıngarcılarından olmuş.
İşiguro'nun öykülerinde müziği de bir karakter olarak değerlendirmek gerekiyor. Müzik diğerlerinin yolunu çiziyor. Daima ortada bir yerde. Üretiliyor, acısı çekiliyor, duygusu hiç kaybolmuyor. Aşkın, ayrılığın hemen yanında. Yılları birbirine bağlıyor, çoktan unutulmuş duyguları açığa çıkarıyor. Bir andaç, günlük veya. Silinmeye yüz tutan mekanları yeni baştan yaratıyor. Dönüştürüyor, karakterler bir öykü sonra erdiğinde başka bir yerde, başka bir duyguya sahip oluyorlar. Bir gülümseme, bir gözyaşı. Renklerin birbirine geçişi gibi bir dönüşüm, ağır ağır.

Aşk Şarkıcısı: Tony Gardner'ın Venedik'te, turistlerin arasında oturduğunu gören sokak gitaristi Janeck, çocukluk yıllarının plaklardan dinlediği sesinin yanına gider ve ünlü sanatçıyla tanışır. Janeck Doğu Bloku ülkelerinin birinden gelmektedir, kültürel perdenin dünyadan soyutladığı insanlardan biridir ama Gardner'ı çok iyi bilir, annesiyle birlikte en çok dinlediği sanatçıdır Gardner. Yaşlı adam bir anlamda anıların tekrar yaratılmasını sağlar ve Janeck'le durgun bir şekilde sohbet ettikten sonra isteğini dile getirir: Eşi Lindy Gardner'a yapacağı serenatta eşlik. Janeck büyük bir mutlulukla kabul eder, gondolla pencereye dayanırlar ve Tony şarkılarını söyler. Lindy ağlayarak içeri girer, Tony eşiyle boşanmak üzere olduklarını söyler. Janeck için anlaşılmaz bir şeydir bu; birbirini sevdikleri halde ayrılan insanlar. Tony, Hollywood'ta işlerin pek o şekilde yürümediğini söyler. Sevgi üne bağlıdır, ün kaybolduğunda sıra başka sevgilere gelmiş demektir. Janeck, annesinin durgun ve sıkıntılı yıllarını hatırlar. Müzik, Lindy ve Janeck'in annesini bir noktada birleştirir, Tony ve Janeck'i, sevgiyi ve ayrılığı, Doğu'yu ve Batı'yı.

Come Rain or Come Shine: Emily, Charlie ve Ray üniversiteden arkadaş. Ray ve Emily, eski Amerikan şarkılarını çok seviyorlar, tek dinledikleri bu şarkılar. Hayat yolları ayırıyor, Ray İspanya'ya gidip öğretmenlik yapıyor, diğer ikisi evleniyor falan. Senelik ziyaretinde Ray öğreniyor ki ikisinin arası pek iyi değil, ufukta ayrılık var. Charlie'nin yardım isteğini kabul ediyor ve Charlie bir iş için geçici olarak gittiğinde Emily'ye eşlik ediyor. Görünen o ki zaman arkadaşlıklarını yıpratmış, yanlış anlamalara yol açmış ve onları birer yabancıya dönüştürmüş. Kırgınlıklar yormuş, parçalanıp dökülmeye başlamışlar ama o eski şarkılar hâlâ var, o eski dostluk anıların arasında bir yerlerde. Müziğin sesini açıyorlar, eski günlerdeki gibi. Hiçbir şey yitirilmemiş gibi.

Malvern Hills: Yetenekli bir adam, İsviçre'de bir pansiyonda -pansiyon olmayabilir- çalışıyor, boş zamanlarında yeşil tepelere karşı gitar çalıyor. Bir çift adamı duyuyor, tanışıyorlar. Adamla kadın müzisyen, gezgin. Çocukları var. İstedikleri gibi yaşıyorlar, sürekli hareket halindeler. Yaşamlarını bir arada tutmaya, dağılmamaya çalışıyorlar ama zor, araları pek iyi değil. Yine bir kesişen yollar hikâyesi. Müzik bir araya getirdi, müzik ayırdı.

Noktürn: Magnum opus. Steve yetenekli bir saksafoncu ama işler yolunda gitmemiş, sevdiği Helen aşık olduğu adama gitmiş ve düşünmüşler, Steve'in yüz ameliyatının masraflarını karşılamaya karar vermişler. Bu ameliyatı Steve'in menajeri istiyor, o zaman piyasada bir şansı olabilirmiş. Steve önce kabul etmiyor, menajerinin baskısıyla bıçak altına yatıyor ve yan odadaki de kim, ilk hikâyedeki Lindy Gardner. Birlikte zaman geçiriyorlar, Steve pek sosyal bir varlık olmadığı için kadından uzak durmaya çalışıyor ama Lindy'nin çevresini kullanmak isteyen menajer tam tersini tavsiye ediyor.

Steve'in dönüşüm hikâyesi bir anlamda. Kaldıkları otelde bir ödül töreni düzenlenecek ve ödülde Steve'in tanıdığı, aslında ödülü hak etmeyen bir saksafoncu ödül alacak. Steve bunu Lindy'ye anlatıyor, Lindy ödülü çalıp Steve'e getiriyor derken maceralar. Adamımız oluruna bırakıyor her şeyi, Lindy'den yardım gelirse gelir, ameliyat işe yararsa yarar.

Çellistler: Çelloya çocukluğundan beri dokunmayan bir çello virtüözüyle diğer bir çello sanatçısı arasındaki ilişki. Biri öğreniyor, diğeri öğretiyor diyeceğim ama o da öğreniyor aslında. Müzik birinin ellerinde, birinin kafasında canlanıyor.

Yalnız karakterler, yetenekli ve yalnız. İki şeyi hatırlattı bu öyküler, biri Youth adlı şahane film. Anlatım biçimleri çok benzer ve güzel. Diğeri de şuradan bir sahne:House. 26:30'dan itibaren izleyin, iki dakikalık bir sahne. Büyük yetenek büyük yalnızlık demek, bu izleği öykülerin hepsinde buluyorsunuz.

İşiguro'ya başlamak için güzel mi bilmem, onun dışında şahane bir kitap.