Toplam yorum: 3.286.481
Bu ayki yorum: 8.011

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Stephen Grosz, yıllar boyunca biriktirdiği hikâyeleri kitaplaştırıyor ve insanın anlam arayışına psikanaliz penceresinden bakarak insanların içlerinde -bir anlamda- koca bir çöplükle birlikte yaşadığını gösteriyor. Çocukluğumuzda iz bırakmış küçük bir olay, yıllar boyunca kurtulamadığımız yalnızlığımızın sebebi olabilir. Yalan söyleriz, bunun sebebi babamızın sadece başarı hikâyelerimizi dinlemek istemesi olabilir. Çok, çok başarılı insanlar değilsek o noktada sıkıntı var. Yalnız değiliz; binlerce saatlik seanstan seçilen birkaçı karşımızda. Her insanın bir hikâyesi var ve her insan dinlenmek ister. Dinlediği en ilginç hikâyeleri anlatıyor Grosz, belki bize de yardımı dokunur.
Şu da var ki uzun zamandır aklımı kurcalıyor, araştırmadım da. Anlamak çözmeye yetmez muhabbeti. Ruhsal bir neşterle deşildik, hikâyemiz açığa çıktı, sıkıntılı davranışımızın sebebini çözdük. Nasıl kurtulacağız? Yani sorunu bulduk diye çözebilecek miyiz, ya da daha kötüsü; çözmek isteyecek miyiz? Şimdi hatırlayamıyorum ama galiba Ben ve Biz: Postmodern İnsanın Psikanalizi'nde geçiyordu; nevrotik davranışlarımız sahip olduğumuz her şeyse? Yani yaratıcılığımızı, güçlü kalmamızı tetikliyorsa? House'un Valium'u, ağrısı, bastonu olmasa olur muydu? İnsanın bilinçli bir şekilde sırf mutsuz olacağı bir şeyi yapmayacağını düşünüyorum; ne kadar mantıksız olursa olsun bir şey yapılıyorsa, sonunda mutsuzluk varsa eğer, diğer yandan daha büyük bir mutluluğun geleceği beklentisiyle yapılmış olabilir mi? Bir arkadaşım şimdiyi ve geleceği bir an önce geçmişe tıkmak ister ki nostaljisiyle öyküler üretebilsin. Buradan şuna uzanıyorum ki öncelik tercihi var, her yaşam en büyük sanat eseri. Yani yaşamlarımızı ne kadar doyurucu, ne kadar coşkun yaşarsak o kadar iyi sanatçıyız. Bunun yanında şiir, fotoğraf vs. araç olarak kalıyor. Anlarız ama çözmeyiz belki, bu da bir kendini yitiriş mi? Psikanalizin ne ölçüde işe yaradığıyla ilgili Ayrıntı'dan çıkan bir kitap gördüm bugün ama alamadım, onun yerine yine Enis Batur ve Yekta Kopan aldım. Alan olmazsa iki gün sonra ele geçirip okurum, yazarım buraya.

Otuz beş hikâyenin arasında beni en çok etkileyenleri ele alacağım.

Dile Getirilemeyen Öyküler Bizi Nasıl Ele Geçirebilir: Hikâyelerini anlatamadığı için kendi yarattığı hikâyeyi yaşayan bir adam, mutsuzluk döngüsünden bir türlü çıkamıyor ve hikâyenin kendi davranışlarını etkilemesine izin veriyor. Grosz'un şoke olduğu bir vakaymış bu.

Övgü Özgüveni Nasıl Yıkabilir: Pedagojik olarak güzel bir öykü. "Çocukları çok övmeyelim, onları daha iyisini yapma hırsından mahrum bırakmayalım, yoksa yerlerinde sayan aptallara dönerler" temalı küçük bir bölüm.

Acı Armağanı: Bu da beni geçici olarak felç eden bir hikâye. Matt, evlatlık verildiği ailesiyle bir sıkıntısı olmamasına rağmen önceki süreçte yaşadıkları yüzünden ruhsal bir dumura uğrar, hiçbir şey hissetmez. Duygularının farkında değildir. Burası da kendimde bulduğum bir nevrozun açıklaması: "İşin aslı şu: Hepimizin içinde bir Matt var. Şu ya da bu şekilde hepimiz acı veren duygularımızı susturmaya çalışırız. Oysa hiçbir şey hissetmemeyi başardığımız zaman, canımızı yakanın ne olduğunu ve niçin acı çektiğimizi anlamanın tek yolunu yitirmiş oluruz." (s. 36) Bam! Suratıma bir yumruk yemiş gibi oldum. Aynı acılar geçen zamanla birlikte daha dayanılmaz hale geliyor. Belki budur mevzu, belki de değildir. Bu galiba ya. Unutmaya devam.

İlişkide Olmamak Üzerine: ...

"'Size pek çok farklı şey anlatabilirim ama gerçek şu ki, biriyle ilişkide olduğum zaman yok oluyor, ölüyor gibi hissediyorum - aklımı yitiriyorum."

"'Sevgi benim sorunumu çözemez,' dedi Michael, 'çünkü sevgi bana tehditkâr geliyor. Düğünümden önce kriz geçirmeme neden olan buydu. Sorun sevilmek, çünkü sevilmek bir taleptir - sevildiğinizde, biri daha fazlanızı istiyor demektir.'" (s. 58)

Benden dört tanecik çalışır, gerisini kitabı edinip okuyun. Bir yerlerden size dokunacak insanlarla tanışın. Kitapta geçen, bir parçasını da internetten bulduğum can sökücü bir şiirle bitirdim gitti:

"önce sesinle unuttum seni
konuşacak olsaydın şimdi burada,
yanımda
“acaba kim?” diye sorardım
sonra adımlarında unuttuğum
bir gölge çekilse
rüzgâra etten
sen misin, değil misin, bilmem şimdi.

unuttum adını;
adındaki harfler birbirinden bağımsız,
tanımıyor birbirini
yeniden bir araya gelip otobüslerin üzerindeki reklamları oluşturuyorlar,
zarfların üzerinde başka adları biçimlendiriyorlar
bir yerlerdesin şimdi
fakat bölük börçük
parça parça
olanaksız"

Pedro Salinas, kısmen Cevat Çapan çevirisi.
İstanbulin bir fes, bir kıyafet ve Orhan Duru'nun denemelerinden oluşan bir kitap. Orhan Duru bilmediğiniz gibi Demir Özlü, Ferit Edgü gibi diğer pek bilinmeyenlerle birlikte aynı ortamların havasını solumuş, "bilim kurgu" adına kavuşmamızı sağlamış ve öyküleriyle üniversite yıllarıma damga vurmuş merhum yazardır. Sezer Duru'nun eşidir, birlikte yazdıkları O Pera'daki Hayalet'te Hayalet Oğuz'u ne güzel anlatmışlardır. İyidir yani.
Orhan Duru'nun İstanbul izlenimleri seksen farklı zamana ve mekana açılıyor. Yılların değiştire değiştire, çoğalta çoğalta doyamadığı kaosun zaman zaman peydah olan anlaşılır manzaralarına bakınca farklı şehirler gibi algılanan megapolün kiri, pası, nostaljisi, güzelliği, her şeyi ortaya çıkıyor. Çöp dağlarının bombatik etkisinden sokak isimlerine, pek çok mevzuda Duru'nun oynattığı kalem için teşekkürü borç bildim. Birçok İstanbul'u birçok kılık içinde bulacaksınız, nefis olmuş. Bunların arasında zaman zaman Ferit Edgü'yle Taksim gezintisi, sanatçı dostların masa başı halleri belirebilir, ilgiyle okunuyor ama ilk deneme en mühimlerinden biri, şehirde yaşamak ve edebiyatla ilgili. Bir konferans metni, konferans tartışmalar yüzünden gerçekleşememiş.

Duru, bir şehir insanı olduğunu ve doğayı ne kadar özlerse özlesin en fazla on gün boyunca ağaçlara, denize ve temiz havaya katlanabildiğini söylüyor, sonrasında kente dönüyormuş. Kaosa ve insanlara dönüyordur aslında. Doğanın evlere dek dallanıp budaklandığı yerlerde kendi sesinden başka bir sesi arayabilir insan ama kendine katlanabildiği ölçüde aramaz, başkalarına şiddetli bir ihtiyaç duymaz bir süre. İki farklı yedi günlük süreç hatırlıyorum, birinde kar tatilinden ötürü evden çıkmadım, kimseyle konuşmadım. Beldenin birazcık dışında, gelenin gidenin olmadığı bir yerde yaşıyordum. Önümde deniz, arkamda orman vardı. Delirecektim. Diğerinde yine bir tatil, bu kez aradan bir sene geçmiş, hayatımın en dolu bir haftası olabilir. Kendi sesime alıştığımdandır. On gün şehrin bağlarından kurtulmaya yetmeyecek bir süre. Kurtuldum diyebilirim, sonra düş kurdum, önünü alamadım ve tekrar İstanbul. Ne güzel diyor Duru; "Düş kuramayanlar ve çılgın amaçlar peşinde koşmayanlar kentlerde yaşamasın daha iyi." (s. 10)

Edebiyat olayı da yine Duru'nun bir saptaması. Türkiye'de edebiyatın sadece kentliler için olduğunu söylüyor. Okuyan tayfanın kentlere yığıldığı malum. Gerek kültürel gelişmeleri yerinden takip etmek ve bu işlere bir yerinden dahil olmak, gerek köyün, kasabanın yoğun yalnızlık duygusundansa şehirdeki seyreltilmiş yalnızlığı yaşamak cezbediyor. Köy edebiyatı da kentliler için. Kentlilerin edebiyatı kendine.

karanlık city başlıklı denemeyle birlikte şehrin sokaklarına iniyoruz. Köpekler, çöpler, sağdan soldan yükselen dumanlar, travestiler, insanın üstüne üstüne eğilen binalar. Bildiğimiz Dark City olmuş burası. Değişmiş, hiçbir adın eski anlamı yok. Mesela istanbul'un düş kırıklıkları adlı bölüm.

"Sıraselviler'de selvi yok.
Sıracevizler'de ceviz yok.
Topağacında ağaç yok.
Söğütlü Çeşme'de söğüt yok.
Bostancı'da bostan yok." (s. 14)

Daha da gidiyor. Küçükyalı'da yalı yok, İdealtepe'de Platon yok?

cangilistaniye/cangilislambol: Sanayi kuruluşları, kat karşılığı köşk, kara dumanlar, Gemlik'te beton göreceksiniz, sakın şaşırmayın. Erenköy'ün son köşklerini şu aralar görebilirsiniz, numunelik kaldı bir iki tane.

Tarih olmuş dükkanlar, tarih olmuş sokaklar, tatlar, esnaf lokantaları, insanlar, hepsinin tarihçesini tutuyor Duru. İstanbul Ansiklopedisi'ni açıp birazcık kurcalamak nelerin yok olduğunu görmek için iyi, hayıflanmanınsa çaresi yok. Kuru bir anlatı beklemeyin, Duru'nun mizahını seversiniz. Nostaljisini de.
Cessie öne çektirdi de okudum, yoksa bekleyecekti ve kendime yazık edecektim. Baharın bir iki kafayı uzattığı günlerde ortalık yeşil-pembeye kesti. Ağzımın tadı yerine geldi. Hassas bir dengeye sahip olan benÖLÜM'e ağır gelmek mümkün değil, düş görür gibi yaşayanların aralarına kaynayıverin.

"Ya da biri senden bir şey yapmanı istemişti. Sen de yapmıştın. Sonra dediler ki yaptığın şey yanlış -'hatam için üzgünüm,' dedin- ve başka bir şey yapmak zorunda kaldın.
İşte benim adım o." (s. 10)

Balık, bu alıntı da benim için.
Anlatıcının isminin bir önemi yok, bu kasaba Sedat Demir'in öksüren meskenine benzese de işin içine karışan alabalıklar, karpuz şekeri ve diğer karpuzî meseleler ayrı bir ince işe çıkıyor. Kasabanın adı benÖLÜM, balıklar, karpuzlar ve sakin insanlar için çok güzel bir memleket. Sakin insanlar, hayatlarını basitleştirip karmaşadan uzaklaşanlar. Ne kadar basit olurlarsa olsunlar, ne kadar mutlu olmak isterlerse istesinler mutsuz olmaya, intihar etmeye bir mani yok. Yaşam basitleştikçe trajediler de basitleşiyor, yok olmuyor. Bildiğiniz gibi yaşam paket halde geliyor, içinde her şey var. Zaten mutsuzluğun olmadığı bir yer ütopyadan çok distopya olurdu sanıyorum.

Okulda iyi kompozisyonlar yazan anlatıcı, kitap yazmakla uğraşırken evine uzanan köprünün gıcırdayan tahtasıyla Margaret'ın geldiğini anlıyor ve kızın gelmesini istemiyor, onun yerine Pauline'in gelmesini tercih ediyor. Trajediye yol açacak bir tercih, sonlara doğru.

benÖLÜM'de yaşayanlar, Bill, Charley ve diğerleri, tek bir işle meşgul insanlar. Birbirlerini sıklıkla görürler, yemek yenirken mesela. Kızarmış havuç, sürekli. Bu sürreal dünyada güneş her gün farklı bir renkte parıldar, oysa yiyecekler pek farklı değildir. İnsana dair alışkanlıkları hiçbir karpuz değiştiremez.

Anlatıcının olayları özetlediği bir bölüm var, fihrist gibi. Oradan olacakları öğrenirsiniz. Maddeler konsantre bölümler gibidir, basitliğin sakinleştirdiği kelimelerde başka bir anlam, bir hırçınlık göremezsiniz. Arka planda daha büyük işler dönüyor gibi görünüyor, onu da sona atayım.

Unutulmuş İşletmeler, unutmayanlar tarafından etrafında dolanılan bir yer. içtenKAYNAYAN ve arkadaşları civarda birkaç baraka kuruyor, içerideki nesnelerden viski yapıp içiyorlar ve benÖLÜM'ün değiştiğini, kasabada yaşayan aptalların her şeyi rezil ettiğini söylüyorlar, özellikle Charley'nin kardeşi içtenKAYNAYAN bayağı bir haşlıyor milleti. Kaplanların öldürülmesi de önemli tabii. Zamanında memlekette birçok kaplan varmış, hatta içlerinden biri anlatıcının matematik problemlerine yardım eden cinsten. Ne yazık ki çocuğun annesiyle babasını yiyorlar, büyük talihsizlik. Çoğu insanı yiyorlar aslında, ortadan kaldırılmaları bu yüzden ama içtenKAYNAYAN için onların varlığı olmazsa olmaz. Margaret da bu tayfaya ilgi duyup onların meskenine sık sık gidiyor, anlatıcıyı Pauline'e kaydıran bu da olabilir.

içtenKAYNAYAN ve adamları parmaklarını, burunlarını kesip kan kaybından ölüyor, aşkına karşılık bulamayan Margaret intihar ediyor ve parlayan çiçeklerle gömülüyor. Ardından bir şenlik, ölüyü uğurlamak için en güzel yol. Bir anlatının bitmesi için de.

Kapitalist dünyadan kurtulmuş bir kasaba, işletme kapatılmış, işletmeden arta kalanlar içtenKAYNAYAN gibi tüketim insanlarına sürekli viski sağlıyor ve onların ölümüne yol açıyor. Kaplanlar insanlara yardımcı olabilir, görünüşte. Yaşayanların zamanlarını, emeklerini yiyorlar. Yapay doğanın bir parçası, onlardan kaçılmaz, yok edilmedikleri sürece. Soyları tükenince insanın kendine ayıracak zamanı, başka mücadeleler için enerjisi kalıyor geriye. Bir de karpuzlar, karpuz fenerleri, karpuz çiçekleri, karpuz güneşi. Yaz geliyor!

Brautigan, güzelliğine kaç karpuz sığar?
Otuzlarını ortalamaya yakın, iyi bir üniversitede doktora, iyi bir iş, yalnızlık. Roman karakteri gibi adam ya da adam gibi roman karakteri, yine de modası geçmiş. Trajedisinin modası ne zaman geçer? Öfkeninki geçmeyeceğinden mümkün değil. Her öfke orijinaldir, bir diğerinden farklıdır. Bernhard'ın çeviri kitaplarını kabullenmeyişinde benzer bir duyarlık var. Bu son derece kişisel, çevrilemez, yorumlanamaz, benzetilemez -arkadaş, onca tartıştık ama sen haksızsın- bir isyan. O berjer koltuğun otuz yıla yayılmış ansımaları rüya avcısı gibi yakalayıp pekleyerek hapsetmesi bir lanet, bir işkence, bir rahatlama. Spiral anlatının sonsuza ıraksayan ucu berjer koltuk. Diğer ucu, nirengi noktası aynı olan çemberlerin büyüttüğü anılarda Viyana'nın karanlık havası, Auersbergerler, müntehire Joanna, Burg Tiyatrosu ve kötü anıların, anlatının 4x büyüttüğü birkaç sevimsizlik abidesi. Her birine ayrı ayrı odaklanıp berjer koltukta kendi anına dönen bir hafıza, güncelde gördüğü manzarayı her anıyla yeniden çirkinleştirip her seferinde yeni bir hatırlayışın fırtınasına kapılacak, gündüz feneri berjer koltuk. Otuz yıl içinde koltuk yeniden döşetilmiş, ilk zamanlarından oldukça farklı. Hatırlananlar da öyle. Onları öyle bir değiştireceğiz ki hatırlanmayacaklar, sonunda. Öfkesiz, durgun bir yaşantıda yolun buraya çıkacağını sanıyorum. Anlatıcının yaşantısı böyle değil, neleri hatırladığına bakalım. Yetenekli bir öğrenci, aldığı müzik eğitiminin yanında iyi bir yazar, benzerleri arasında parlıyor. Yaşamaya aç, öğrenmeye de. Auersbergerler'in aşırı, vay anasını harikulade sanat ortamında geçirdiği zamanı kahırla ansa da gençken, hiçbir şeyin farkında olmadığı zamanlarda orada sömürüldüğünü çok iyi hatırlıyor, Joanna'nın da. Derin bir ilişkileri vardı, zaman içinde yollar ayrıldı ve Joanna'nın cenaze törenine kadar belki de hiçbir şey gelmedi aklına, hiçbir kötü anı kendini hatırlatmadı. Auersberger çifti cenazeden sonra onu evlerine davet etmeseydi belki yine yırtabilirdi, olmadı. Kader değil, kadersizlik değil, geleceğini söyledi sadece ve işte, berjer koltuk. İnsanlar çok önemli konular hakkında konuşuyor, Viyana'yı bırakıp gitmeyenlerin bir halt olamadığı sanat dünyasının çok haltlı insanları. Ev sahibi çift de onlardan; zamanında potansiyel vadedip sonrasında hiçbir ilerleme gösterememiş insanlar. Harcanmış yetenekler. Kaybolmuş incelikler. "İnsanlarla en içten biçimde arkadaş oluyor ve bunun gerçekten ömür boyu süreceğine inanıyor ve günün birinde bu her şeyden çok takdir ettiğimiz, hayranlık duyduğumuz, hatta sevdiğimiz insanlar tarafından hayal kırıklığına uğratılıyor ve onlardan tiksiniyoruz ve onlardan nefret ediyoruz ve onlarla hiçbir ilişkimiz kalsın istemiyoruz, diye düşündüm, berjer koltukta, tıpkı eskiden duyduğumuz eğilim ve sevgi gibi, nefretimizle de onları ömür boyu istemediğimiz için onları kafamızdan tamamen siliyoruz." (s. 38) Daha derine bir bakış. Neşter ruhu kesiyor, ipeğin yırtılma sesini bilir misiniz? "Derin bir nefes aldım ve müzik odasındaki insanların duymak zorunda kaldıkları bir biçimde kendime şunları söyledim; sen edimsel olmayan, yalnız tasarlanmış bir yaşam yaşadın, yalnız tasarlanmış bir varlıksın, gerçek değilsin, seninle ilgili her şey ve sen olan her şey, her zaman tasarlanmış, edimsel ve gerçek olmayan bir varoluştu." (s. 51) Yıllar boyunca aklına gelmeyen bu düşüncenin belirmesine yıllar varken bir şeyler başarılmıştı, bir şeyler oluyordu, Viyana'dan uzakta. Şimdi Burg Tiyatrosu'ndan beklenen çok mühim bir oyuncunun gelmesi, yemeğin başlaması beklenirken diğer her şey gibi bu da omuzlarda taşınacak bir yük, insanın kendi yükü. İnsanın kendi kayası. İnsan kendini taşır, yuvarlanması için, tekrar taşımak için, yuvarlanması için. Joanna dayanamadı, bir gölge kadındı. Yaratmaya devam edebilirdi oysa, birazcık yardımla. Şimdi onun hakkında söylenen şeyler birkaç kelime, oyuncu masadaki yerini aldı, berjer koltuğa veda ettik, spotlar masaya çevrildi, oyuncuya ve anlatıcının eski kırığı olan, Virginia Woolf'u aştığını iddia eden yazara. Anlatıcı, kadını terk ettikten yıllar sonra yine karşısında. Oyuncunun devasa, musmuazzam yeteneği, kibirli ses tonunda gizli. Bir taraftan da anlatıcının adamı gömmesi gerekiyor ki inbreeding denen nanenin sanatı nasıl tektipleştirdiği lanetle anılsın ve dahi Woolf'u Aşan Kadın'la oyuncunun kavgası parodiye dönsün, iki cahilin, iki yetenek israfının horoz dövüşü, Viyana bu kadar, bu insanlar arasında senin ne işin var anlatıcı, en başta gelmemeliydin, sabah olduğunda iki ahmağın barıştığını görmemeliydin, Kendinle çelişkiye elbette düşmeliydin, önce onlardan tiksindiğini söyledin, onların seni kullandığını söyledin, sonra Woolf'u Aşan Kadın'ı kullandığını, ondan alman gerekeni alıp yoluna devam ettiğini söyledin, yoksa o seni terk edecekti ve yoluna devam eden o olacaktı. Bu öfken kendine de. Bu acı hepinizin. "Yeryüzü, her şey, haksızlığın ta kendisi, diye düşündüm. İnsanlar haksızlık ve haksızlık her şey, gerçek bu, diye düşündüm. Yalnız haksızlığa sahibiz, diye düşündüm. Bu insanlar her şeymiş görünümünü verdiler hep, gerçekte hiçbir şeydiler ve zaman zaman, eğitimli görünümü verdiler, oysa değildiler ve kimi zaman da insani görünümü verdiler, oysa öyle değildiler, diye düşündüm." (s. 78) Berjer koltukta.
Peter Handke, yorgunluk fragmanlarını kullanarak algılanan dünyanın yorgunluğundan ruhun yorgunluğuna doğru uzanıyor. Uzunca bir yürüyüş demektir bu. Çocukluğunun uzaklardan gelen sesini duyabilse de genç zihnin yorgunluğa yüklediği anlam birkaç kareden fazlası değil. Çocukluğun suçlu yorgunluğu, "dışarıya" çıkıldığında diğer insanların zorla kucaklattığı -anlatıcı bunun tersini söylese de insanların devinimsizliğinden doğan bir kendiliğindenlik hissediliyor, - bir acı, "şakaklarda bir cendere" sıkılığında. Üniversitedeki yorgunluk, belki de çoğumuzda ortaya çıkan bir kaygı halinde. Bir an olsun gelecekten umudunuzu kestiğiniz olmadı mı? Ben çok hissettim, Handke'nin o zamanki kaygılarına benzer şeyler duyumsamışımdır. Uzmanlaştıkları alanların anlatımında dahi enerjisi düşük doçentler, profesörler, kayırmacalar, yanlış bölümü tercih etmiş olma korkusu, neler.

"Ama şimdi üniversite yıllarında, orada, o kiralık odada farklı, aile evinden tanınmayan yeni bir tür yorgunluktan korkulurdu: kentin kıyısında, yalnız bir odada yorgunluk; 'yalnız-yorgunluğu'." (s. 8)

Uyuyan Adam mı çıktı oralardan bir yerlerden?
Uyku bir kaçış değil, uykusuzluğun neden olduğu yorgunluk da değil olay, farklı yorgunlukların farklı dünyaları, bu. Birbirinden uzağa düşen kadınla erkeğin yorgunluğu, konuşma yetisini yakıp kül edeni. Farklı biçimlerde dışa vururdu kendini; çiçekler yolunurdu, adımlar sayılırdı, adlar unutulurdu. Cenk Taner'in dediği: "Öylesine yorgunum ki adım neydi unuttum." Handke için bu yorgunluk aşıldığında yahut bölündüğünde, gündelik ıvır zıvırlar tarafından, kadınla erkek mutlu olabilir, bir ihtimal. Nasıl bir sıkıntı içinde olduklarını fark etmeleri gerekecek en başta, ardından bu sıkıntının ne koşulda yok olduğunu anlayacaklar ve sürdürecekler, sürünecekler belki. Sıkıntının, yorgunluğun yoğunluğu bir çifti çöle sürükleyebilir ve dışa vurum yoluyla birini öldürüp diğerini kumlara karabilir. Kitabı ve filmi son derece başarılıdır bunun. Tek bir darbede aşktan savruluş. Tek bir yorgunluk, küçük bir çatlak. Onarmak zordur. Dostlukların yorgunluğuna benzemez bu, dostlar bu yorgunluğu kendileri olarak paylaşırlar. Aşıkların yorgunluğu tekmiş gibi hissedilir, bölündüğünde diğerinin bir parçası da gelir. Fazladan yorgunluk, taşınamayacak bir yük. Don Juan, yorunluğunu başka kadınlarınkiyle birleştiriyordu. İki insanın bir araya gelebilmesi bu birleşimin atlatılmasına bağlıdır, iki yorgundan bir dinç çıkabilir.

Bütün bunların anlatımında amaç: "Olabildiğince kalpsiz bir biçimde, sorunuma ilişkin sahip olduğum resimlerin peşisıra gitmek, ardından her seferinde kendimi kelimenin tam anlamıyla resme yerleştirmek ve bu resmi, tüm titreşim ve kıvrımlarıyla birlikte, dil yardımıyla kuşatmak bana yetmeli." (s. 18) Çizilen resimlerde fiziksel yorgunluğun Avusturya'ya, işçi sınıfına ait bir parçası da var, yalanlardan ibaret bir devrimin, rüyanın inançlı işçileri için bir manzara. Makinelerin başındakiler değil, toprağın başındakiler için. Yorulmaz sanılan insanların fikren dermansızlaşması bir parçalama mekanizması haline geliyor ve işçi sınıfı yalnızlaşıyor, herkes kendi yorgunluğunu kendi yaşıyor. Handke için yorgunluk burjuvalara yakışmaz, resmedilebilir bir yorgunluk değildir onlarınki.

Korkuyu silen, kaygıyı yok eden, bütün iyiyi ve kötüyü birbirine karıştıran yorgunluk, bütün resimleri birbirine ekler, çok parçalı bir yaşamı kayıt altına alır. Kendiliğinden vardır, olmadığı durumlarda bir nesne olarak yaratılır. Bir başlangıçtır, sondan sonraki. Zaman-uzamın yaratılışındadır, tarihtir. Daha az Ben'in daha çokluğu olarak yorgunluk.

"Yorgunluk: Bütün krallar düş görmeden uyurlarken düş gören tek kralın parmağına dokunan melek." (s. 58)