Toplam yorum: 3.286.388
Bu ayki yorum: 7.918

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Oya Baydar'a başlamak için yanlış bir tercih sanırım. Bir yazarı okumaya başlamadan önce bütün kitaplarını toplamaya çalışıyorum, çok seversem diğer kitapları da elimde olsun. Çöplüğün Generali'ni edinince eksik kalmadı ama dediğim gibi, yanlış bir tercih. Pek başarılı bulamadım. Dönem romanı olduğu her sayfasında hissediliyor ve anlatıyı açan, açmaya çalışan da diyebiliriz, yöntemler başarısız. Şu haliyle haber derlemesi gibi bir özelliği var. Anlattığı mevzu gerçekten önemli tabii, her gün attığımız çığlıkların duyulması gerekiyor, orası tamam ama benzer bir yarayı ele alan, yazarlığını pek sevmediğim Emrah Serbes'in Üst Kattaki Terörist nam, bu romanın otuzda biri hacmindeki öyküsünde çok daha derin bir dünya yaratılıyor, dört dörtlük. Bunun anlatım biçimine bir tık daha özen gösterilseymiş keşke.

Zannediyorum ki bu gömdüğüm ikinci kitap olacak, zira edebiyatımıza değer katacak pek bir şey bulamadım.
Roman içinde roman; ilk bölümde birbiriyle bağlantılı birçok insanın yaşadığı facialara hiçbirimiz yabancı değiliz. Ergenekon olaylarına benzeyen hadiseler büyük çaplı bir distopya yaratıyor; topraktan çıkan silahlar, bombalar, mermiler birçok insanın hayatını altüst ediyor. Alt sınıfın bin bir çile çeken insanı, devletin çarklarıyla da boğuşuyor bu yüzden. Bir anda ortadan kaybolan oğlunu arayan annenin yaşadıkları çok acı mesela, oğlan fabrikada işe giriyor ve ne yaşadıysa psikolojisi bozulunca çıkıyor oradan, sonra fabrikadan arkadaşları dediği tipler gelip alıyorlar bunu. Gerisi bilinmiyor. Anne fabrikanın arkasında bir çukurun başında soğuktan donuyor, çöp kamyonuna atıyorlar. Ağır bir gerçekçilik. ASELSAN'da çalışan mühendislerin intiharı birçok soru işareti taşıyor hâlâ, buna paralel.

Bombalar... Çöp toplayan çocukların kopan uzuvları, kodaman ailelerde yetişen çocukların ölümü, hepsi bir. Terör sınıf ayrımı yapmadan herkesi vuruyor, bu mesaj da güzel. Depolar silahlarla doluyor, devletin üst kademelerinde dönen katakulliler sivillerin başına bela oluyor ister istemez.

Bütün bunlar o dönemde yaşayan bir yazar tarafından kaleme alınıyor, bölüm bölüm. Her bölümde ayrı bir trajedi var, yazar her bölümden sonra öz eleştiri yapıyor ve yazdıklarını inceliyor. Bu fikir enteresan olsa da yeni değil, yine de yaratım sürecini irdelediğinden dikkat çekici.

İkinci ana bölümde bir psikolog, bir gazeteci ve bir jeolog var. Tabii bu anlatılan trajedilerin üzerinden yıllar geçmiş, yaklaşık 70 yıl kadar. Her şey unutulmuş, o döneme dair pek bir belge yok, insanlar bu silahların çiçek gibi açtığı bölgedeki deprem süslü patlamayı -kanıt bırakmama operasyonu- unutmuş. Psikolog kardeşimiz katılacağı bir konferansa gitmek üzere hava alanına doğru yol alırken kayboluyor ve etrafı tellerle çevrili bir bölgeye geliyor. Bir şeylerden işkillenip arkadaşlarına mevzuyu anlatıyor ve oranın haritalarda dahi yer almadığı anlaşılıyor. Her yerden, hafızalardan bile silinmiş bir alan. O bölgeye gidiyorlar, psikolog bir siluet görüyor uzaklardan. Oraya tek başına gittiğinde siluetin general üniformalı yaşlı bir adam olduğu ortaya çıkıyor, ilk bölümde kolunu kaybeden çöp toplayıcısı. Parçalı roman bu çöpçü amcada, metnin psikoloğa ulaşmasını sağladıktan sonra adamı alanın ortasına dek götürüyor. Unutmamış, unutmayacak bir topluluk yaşıyor o bölgede, toplumsal hafıza kaybına uğramamış insanlar. Üfürükten bir son: Psikologta vertigo var, adam uçurumun kenarında başı döndüğünden düşüyor gibi oluyor, orada bitiyor metin. Düşüyordur herhalde.

Kabaca böyle. Benim mantığıma uymayan bir iki şey var, onları anlatıp bitireceğim. İkinci bölümde teknoloji çok ilerlemiş tabii, 70 yıllık bir aradan bahsediyoruz. Psikologun ele geçirdiği ilk metindeki kelimelerin artık pek kullanılmadığından, dilin eskidiğinden bahsediliyor. 70 yıl böyle bir şey için az bir süre ki bizim üç kafadarın konuşurken kullandıkları kelimeler açıkçası 70 yıl öncesinin kelimelerinden pek farklı değil. Toplumsal hafıza kaybı dedik, tamam. Çatısı pek iyi kurulmadığı halde -Üç Maymun Virüsü diye bir nane üretilmiş, H2M3 virüsü, bu unutturmuş olayları ama virüsün hangi şartlar altında nasıl yaratıldığı tam bir muamma, alegorik bir hadise olarak görsek de metnin gerçekçiliğinin yanında sırıtıyor bu alegori- olabilir dedik, geçtik. Dili de unuttursa o zaman diyaloglar neden sırıtmıyor? Buradan açık verildi. İkincisini zaten anlatmış oldum, virüs muhabbeti. Çok havada.

Distopik roman olarak edebiyatımız açısından önemli, denenmiş en azından. Konusu da mühim, unutursak yüreğimiz kurusun. Onun dışında çok bir beklentiyle yaklaşmamak lazım. Okuduğunuza pişman olmazsınız ama daha iyi bir kitap olduğunu düşünüyorsanız elinizde, onu değerlendirin derim.
Uçuk kaçıklardan bir ulu, Tom Robbins'in büyükler için çocuk kitabı, çocuklar için büyük kitabı, bira severlere çapça küçük ama çakırca büyük bir hediyesi.

Bira bir içecektir. Patatesin ve muhabbetin üzerine iyi gider. Kalp kırıklığına iyi gitmez, ona şarap gerekir ama geri kalan her şeyde biranın egemenliği tartışılmazdır. Mesela vapurdayken, cesaret gerektiren anlarda, susamışken. İnsanlar bu içecekten yılda milyarlarca litre tüketiyor ve hayatları daha iyiye gitmiyor, suçu diğer pek çok şeye -çivi, kötü bir kitap, kevgir, silikon tabancası- atamadığımız gibi biraya da atamıyoruz. Bağımlılıkla ve yol açtığı zararla ilgilenmiyoruz, o başka bir boyut. Biz aklı başında, psikolojisi cortlamamış insanlarla ilgileniyoruz, bir de bol köpüklü biralarla. Bomonti filtresiz. O yoksa Carlsberg. O da yoksa en başta yapmam gereken şeyi yapıyorum, şaraba geçiyorum. Olay biraydı gerçi.
Gracie, altı yaşlarında bir kız ve bir gün biranın ne olduğunu merak ettikten sonra önünde bambaşka bir dünya buluyor, merak sonucu başka dünyalara yolculuğa çıkanlar gibi. Bu kızın dünyayı algılayış biçimi metnin mizah boyutunun bir bölümünü oluşturuyor. Salinger'ın, Ajar'ın çocuğu gibi düşünebilirsiniz. İşin Robbins boyutu zaten aşırı komik. Ekşi Sözlük'te adamın benzetmeleriyle ilgili müstakil bir başlık var, oradan bakabilirsiniz. Ben bir tanecik vereceğim. Mekan Seattle, melankolinin başkenti.

"Çisenti dediniz mi, Seattle dünyanın merkez üssüdür. Güz mevsiminde nemli, gri bir isilik gibi her şeyin üzerine öyle bir yapışır ki kent adeta ıslak bezi uzun zamandır değiştirilmeden bırakılmış ve sonra gazete kağıdına sarılıp yuvarlanmış bir bebeği andırır." (s. 12)

Mevzu bira. Amca filozof, Moe. Biranın ne olduğunu anlatırken o arada anneyi ve babayı es geçmeyeyim; baba ilgisiz. Anne fedakar. Birayı Mısırlılar buluyor, fermente işlemini falan da onlar buluyor. Moe kıza anlatıyor, hafiften değişik bir insan olduğu için kızı bira fabrikasına götüreceğini söylüyor ama bunu söylemeden önceki bir şeyi yazmalıyım, amca biranın, çakırlığın, sarhoşluğun bombastik dünyası için söylüyor: "Orada, Baudelaire'in deyişiyle, tüm insan dürtüleri havada uçuşup birbirine karışır." (s. 14) Böyle pır pır, gözlerin önünde, tutabilirsiniz bile. Neyse, amcanın fabrikaya götürme planı patlar ve Bira Perisi ortaya çıkana kadar kızcağız üzgün üzgün dolanır. Periyle birlikte hikâye hızlanır, bu uçan küçük varlığın anlattıkları başlı başına bir kitaba dönüşebilir, bu hali de iyidir. Örneğin sarhoş olup etrafa zarar vermeye başlayan adamları Gracie'nin yardımıyla hacamat eder ve sarhoşluğun aşırılığının iyi bir şey olmadığını söyler. Sonra biranın oluşumundaki bakterilerin uzaydan gelmiş olabileceğini söyler, böylece biranın sadece toprakla değil, yıldızlarla da alakalı olduğunu düşünürüz. Bir de cesaret elbette, bir pub ortamında biranın verdiği cesaretle cepheye gitmeyen ve böylece ölmeyen bir adamın kaçışını, korkaklığı yüzünden sevdiği kızla konuşamayan bir adamın nihayet konuşabildiğini ve bir süre sonra evlendiğini görürüz. Faydalı bir uğraştır bira içmek, bu açılardan çok işe yarar.

Aşk ve yaşam, bu konuda Peri'nin de yapabileceği pek bir şey yok. Gracie 26 yaşına da, 36 yaşına da gelse aşkı anlatamayacağını, aşkın yaşanabilir bir şey olduğunu ve bunu yaşamadan ölen insanlara çok üzüldüğünü söyler. Mantıksızdır, belki de bu yüzden insanlara çekici geliyordur falan. Bira dışında yaşam şöyle ilerliyor ki amca aşık oluyor ve tropik bir adaya gidiyor aşık olduğu kadınla, hah, hatırladım, kızı bu yüzden fabrikaya götüremiyordu! Sonrasında anneyle baba ayrılır, Gracie maddi açıdan zor günler geçirirken amcasından adaya gelmeleri teklifi alırlar. Üçüncü teklifte uçak biletleri de gelir, giderler. Amca, kadından ayrılmıştır ve Gracie'nin annesine aşık olur, evlenirler falan. Çok garip bir hikâye bu, -istediğim yere virgül koyarım, isteyen TDK'ye şikayet edebilir- ama -bomba söz geliyor, siper alın- hayatın kendisi de garip değil midir zaten? Vurmayın lan, tamam.

Çok güzel çok, kafam kadar büyük olan diğer kitaplarını da okuyabilsem keşke. İki tanesini okudum da yazamadım, tekrar okumam lazım. Siz de okuyun bence.
John Keegan, Savaş Sanatı Tarihi adlı böyle bayağı kafam kadar hacimli süper eserinde meşhur general Clausewitz'in savaşı sırf politik bağlamda ele almasını yerer ve aslında mevzunun tamamen kültürel olduğunu anlatır, dünyanın hemen her yerinde gerçekleşmiş savaşları, savaşan tarafları ele alarak bu değerlendirmeyi yapar. Kültürlerin çarpışması topyekün bir katliama yol açmıyor, genelde. Ekonomik hadiselerin ötesinde mevzular varsa Cengiz Han gibi adamlar çıkıp ortalığı toz duman edebiliyor ne yazık ki. Uygarlıkla alakalı bunlar, Avrupa uygarlığını meydana getiren arkadaşlar kendi aralarında ne kadar savaştılarsa da birbirlerini yok etmeye yönelik hareketlerde bulunmadılar, Hitler gibi yine başka işler peşinde koşan adamlar istisna oluyor. Karşılıklı baskı kurma çabaları yüzünden milyonlarca insan öldü ve bu savaşlar, akıl çağının zirvesinde olduğunu düşünen insanı dehşete düşürdü. Madem süper bir medeni haldeyiz, öyleyse bombalar niye? Bell, biraz da bu ikiliğin izini sürüyor ve Nietzsche'ye karşı başlatılan savaşla giriyor metne. Dinsel bir altyapı kurulamayınca kültürel zıtlıklar devreye sokuluyor ve savaş sebebi olarak sunuluyor. Nietzsche, özünde terso uygarlığı göme göme bitiremediğinden koca koca ülkelere kafa tutar hale getiriliyor ve gelsin bombalar, gitsin mermiler. Bravo, çok iyi düşünmüşsünüz.
Bell, uygarlığı tam olarak tanımlamak için göstereceği çabanın boşa olduğunu belirttikten sonra uygarlıkla iyiyi denkler ve iyiye giden yolları incelemeye başlar. Metnin bu kısmı oldukça ironik, gülümseyerek okursunuz. Uygarlığın, özellikle bombalar patlatarak ulaşılmaya çalışılan uygarlığın "herhalde" iyi bir şey olduğunu ama bu iyi şeye ulaşmanın tek bir yolunun olmadığını belirtir Bell, özellikle devletlerin tek bir iyilik yolunu benimsemelerini eleştirir. "Halkın çıkarı için, İngiltere'nin hayrına" gibi ifadeleri son derece muğlak bulur ama bombaları atan ellerin amacı da tam olarak budur; tek bir ses, tek bir amaç. Kaçarı yok. Uygar toplum, uygar insan gibi bulanık ifadelerden kaçınarak önce neyin uygarlık olduğundan ziyade neyin uygarlık olmadığını ele alır. Giriş bölümü bitti.

Uygarlık Ne Değildir: Batı'nın değerler sistemi ve bu sistemin korunması için üfürükten bir üstünlük duygusuyla daha "alt" toplumlara savaş açan gebeşçe fikirler, adamlar bir temiz darmaduman edilir. Lévi-Strauss'un öncülüdür bu açıdan, tabii Bell bir denemeci ve sanat eleştirmenidir, olayın sağlam temellere oturması için bir elli yıl daha geçmesi gerekecektir. Neyse, mal mülk hakkı, kadınlara karşı tutum, milliyetçilik gibi birçok olayın uygarlıkla alakalı olmadığını söyler ve ekler: "Uygarlığın daha çok bilinçlenme ve eleştiri kafası gibi insanlığın kazandığı son erdemlere bağlı olduğunu kabul etmeliyiz. Uygarlığı eğitimin bir sonucu sayabiliriz. Uygarlık insan yapısı bir şeydir." (s. 24)

Sonraki bölümlerde üç eşsiz örnekten, uygarlığın zirvede olduğu zamanlar ele alınır: Büyük Devrim'e kadarki Fransa, Rönesans İtalya'sı ve Atina'nın en bomba zamanları. İran, Çin ve diğer toprakların medeniyeti hakkında çekimserdir, yeterli ve doğru bilgi olmadığı için bunları ele almaz. Aklın egemenliği, Bell'in izini sürdüğü olay bu. Atina'nın tiyatrolarını ve felsefesini, İtalya'nın sanatta zirveye ulaştığı yılları ve Fransa'nın edebi yükselişini, içinde bulundukları tarihsel konum bağlamında inceler.

Sonrasında uygar insan nasıl ortaya çıkar, onu inceliyor Bell ve zannımca kayışı koparıyor. Kafası çalışan, geçim sıkıntısı çekmeyen insanlardan oluşan bir sınıf oluşturulacak, bu sınıf insanlığı bir tık ileri taşıyacak. Günümüzde bu sınıf var ama zamanı boşa harcıyormuş Bell'e göre. Bir proje sınıfı bizi kurtarabilecekse eyvallah, pek sanmıyorum ya.

Uygarlık ve uygar insan nedir, ne değildir, onun düşüncesi. Hoş.
Romanda birden çok erkek olsa da genel olarak erkek, erillik hakkında. Dünyasından ayrılamayan erkek, kabuğundan çıkamayan erkek, kabuğundan çok uzaklaşan erkek. Çeşitli eril problemler; bağlanma, kaygı, kaçış, arayış, unutuş. Orta sınıf İngiliz ailelerde ilişkiler nasıl yürür, daha da önemlisi günümüzün çocukları deli bir dünyada nasıl hayatta kalır, onun hikâyesi biraz. Çocukların yaşam becerilerini geliştirmesi oldukça zor, aile gibi korkunç bir engel var. Ergen acımasızlığı var, büyüklerin anlaşılmaz dünyası var derken o çocuk murdar oldu. Bir de memur falan olması için okuturlar bunu. Böyle bir israfa galaksinin bir şey yapması lazım artık, karadeliğe falan çekilirsek belki bu telaş biter, yaşamaya dair daha ciddi işler yapılır derken kitabı da murdar ettik. Döneyim.
Hornby'nin hafif dağınık anlatımında okuru elinden tutup hikâyeye sürükleyen bir berraklık var, mevzuya nerede dahil olup nerede durmanız gerektiğini bilemeyebilirsiniz. Kan emici bir aileniz, kısaca kötü bir sevgiliniz falan varsa yine bilemezsiniz. Hepimizi ilgilendiren olaylar var, yarın karşınıza kimin çıkacağını bilemezsiniz sonuçta. Yapmayacağım dediğiniz ne varsa yapabilirsiniz, değişirsiniz. İnsansa mevzu, her şey mümkün. Her şey olur. Mesela burada ne olmuş, bakalım.

Will, 36 yaşında bekar bir adam. Babasının yazdığı bir Noel şarkısının telif geliriyle geçiniyor. Çalışmasına gerek yok, canı çok sıkıldığı zaman Roma'ya gidip gelebilecek rahatlıkta. İlişkileri uçucu, yarın her şey bitmiş ve bir başkasının peşine düşmüş olabilir. Çocuk biraz, her erkekten biraz daha fazla çocuk. Sevgilisi onu terk ettiği zaman bu çocukluktan çıkar gibi oluyor ve nedeni sorgulamaya başlıyor. Ters bir şey yapmadı, duyarlı bir sevgili oldu, olabildiğince. Farkına varıyor ki çocuklu kadınların evlenmek, çocuk yapmak gibi bir derdi yok, o yüzden boşanmış kader mahkumlarının destek gruplarından birine katılıyor. Bekar, çocuklu anneler. Cennet. Hemen kendine boşandığı bir eş ve bu eşin gazabından ötürü sıklıkla göremediği bir çocuk yaratır, bu yarattıklarını da sık sık unutur ve garip diyaloglara girer. "Çocuk? Hangi çocuk? Haa, benimki." Biraz da şapşallık var ama çocukluğuna verilebilir.

Mark, şu kapaktaki çocuk devreye giriyor ve hikâye bambaşka bir boyutta ilerlemeye başlıyor. Mark'ın annesi hippi, babası da. Baba başka bir kadınla birlikte, kadının annesi de onlarla yaşıyor ve bu iki aile bir araya geliyor sık sık. Anne ve babayı görmekle ilgili bir sıkıntı yok ama bunların bireysel olarak büyük, devasa problemleri var. Baba sorumsuz, anne depresyonda. Tam bu noktada Will ve Mark, grubun piknik etkinliğinde tanışıyor ve Mark, şanssız çocuk, attığı bir francalayla göldeki kuşlardan birini öldürüyor. Burada sapanla pat pat indirebilirsiniz belki ama oralarda büyük bir suç bu, ucunda hapis var. Will yalan söyleyerek çocuğu kurtarıyor ama araları hâlâ iyi değil, birbirlerini sevmiyorlar. Ne zaman sevmeye başlıyorlar, Mark'ın annesi intihar teşebbüsünde bulunana dek.

Kadın hastaneye kaldırılıyor ve o sırada Mark'la Will ilgileniyor. Will kardeşimiz, o zamanların -1993 civarı- ve bana göre her zamanın kral grubu Nirvana hayranı bir adam, tırıvırı şeyler dinleyen ve bu dinlediği şeyleri sınıfta söylediği için ergen tayfadan eziyet gören Mark'a Nirvana'yı öğretiyor. Artı puan. Mark, okulun belalı kızlarından birinin dikkatini çekiyor ve onunla arkadaşlık etmeye başlıyor, böylece eziyetçi tayfadan da yakayı sıyırmış oluyor ama öncesinde bir ayakkabı mevzusu var, Mark'ın ayakkabıları rezalet ve Will çocuğa bir çift ayakkabı alıyor, gıcır gıcır. Ertesi günün akşamında çocuk çıplak ayaklarla dayanıyor Will'in kapısına. Çalmışlar ayakkabıları. Sonra Mark'ın annesi ayakkabı olayını öğreniyor, Will'le Mark'ın ilişkisini öğreniyor ve aralarındaki mevzuyu bitirmeye çalışıyor.

Temelde olay şu ki Mark'a bir baba lazım, çocukluğundan bir türlü kurtulamayan bir çocuk Mark. Büyüyor ama büyümüyor bir yandan, çocukken neyi öğrendiyse orada kalıyor. Travma geçirdiği zamana hapis. Will bir baba figürü, Mark'ın annesinden pek hoşlanmasa da çocuğa nasıl büyüneceğini öğretmek istiyor, bu aşamaya gelmesi kendisi için de kolay olmayan bir yolculuk. İkisinin de çocukluktan kalan yanları var, kartlaşmış yanları var. Değiş tokuşla sıkıntılarından sıyrılacaklar zamanla, bazı facialar yaşanmadan bunlardan kurtulamayacaklar. Beraber yaşıyorlar ve hayatlarındaki eksiklikler bir bir kapanıyor. Will aşık oluyor ve aşık olduğu kadını kaybetmemesinde Mark'ta yaşadığı duygular çok önemli bir hale geliyor. Mark'sa büyüyor; kıyafetler, müzik, okul... Sevilesi bir çocuk, sadece ergenlik bunalımları yerine daha ağır şeyler yaşıyordu. Will sayesinde bunlardan kurtuldu ve aylaklık eden, yaşının bunalımlarını yaşayan bir genç oldu. İki taraf da sağaltıldı. Son. Mutlu olup olmaması önemli değil.

Nick Hornby'nin deşmediği yara yok. Tüketim toplumuna bir tekme, çocuklu çocuklara da bir tekme, aylaklığa övgüyle birlikte kafa ve okullara sıkı bir giydirme. Keyifle okursunuz sanıyorum, elinize geçerse bir bakın.
Dune çok gezegenli, çok ırklı dev bir saga. Klasik seride gördüğümüz yapay zekanın yasaklanması, tüm bu sistemi bir arada tutan İmparator Şaddam'ın düşüşü gibi olayların 10000 yıl öncesine gidiyoruz, her şeyin başladığı zamanlara. Lonca'nın, Bene Gesserit dalgasının, mentatların temellerini göreceğiz.

Birbirinden farklı hikâyeler var, birbiriyle bağlantılı hikâyeler var, Game of Thrones'un bölümleme sistemiyle yazılmış. Karakterlerin üzerinde tek tek duracağım, öbür türlü anlatmak çok zor.

Terra uygarlığı evrenin ulaşılabilen kısımlarına yayıldı ve durağanlaştı, enerji yitirilmişti. Uzak yıldız sistemlerinin birinden gelen Tlalok, İmparatorluk'un miadını doldurduğunu anlattı. İnsanların çoğu anlamadı, birkaçı dışında. Agamemnon, sevgilisi Juno, Barbarossa, Kserkses ve diğer on altı öncü, Titanlar, büyük bir mücadele başlattı ve İmparatorluk'u devirdi. Tlalok'un ölümünden sonra Agamemnon, çok riskli işlemler sonucu beyinlerini makinelere yerleştirdiler, böylece ölümden olabildiğince uzak duracaklardı. Simekler -Titanlar- böyle ortaya çıktı, elektronik mevzulardan anlayan Barbarossa'nın yarattığı ölüm makinelerini yönetebilen bu arkadaşlar, direniş gruplarına uzunca bir süre kök söktürdüler. Sonrasında Soylular Birliği denen oluşum bu arkadaşların yayılımını zor da olsa durdurmayı başarsa da adamlar pek duracağa benzemiyor, bir de Kserkses sığırının hatasıyla ortaya çıkan Omnius nam lanet bir yapay zeka var. Bu Kserkses kardeşimiz üstüne düşen vazifeyi yapması için yapay zekaya çok fazla erişim izni verdi ve Ebedizihin Omnius, gezegenden gezegene konrolü ele geçirip Titanlar'ı kontrol altına aldı. Savaşın üç boyutu: Titanlar, Omnius ve Soylular Birliği. Orijinal seride yer alan Harkonnen ve Atreides ailelerini en başta farklı cephelerde görüyoruz, sonrasında aynı saflarda savaşacaklar ve çok üfürükten bir sebep yüzünden iki aile arasına kan davası girecek.

Üç cephe dedik, çatışmaları yazmak lazım. Omnius, psikoloji hakkında hiçbir bilgisi olmayan, insanların öngörülebilir davranışlar sergileyeceğini düşünen bir yapay zeka. Sibernetik harikası Agamemnon, Omnius'un bu zayıflığını kullanmak istese de eline henüz bir fırsat geçmemiş, açık arıyor ve insanlarla savaşmaya devam ediyor, asıl amaç unutulmamış. İnsanlar simeklerden kurtulmak istiyor, daha büyük bir dert olan Omnius'tan da. Sanıyorum Omnius'u yarattıkları için simeklerden daha çok nefret ediyorlar. Bunun altında onların kendilerini yarı-makinelere dönüştürmelerinin de payı var bence. Bilinen formların dışına çıkıldığı zaman ötekilik devreye giriyor, kan davasına dönüşebilmesi çok kolay ki Orange Katolik İncili bu konuda noktayı koymuştur: "İnsan aklına benzer makine yapmayacaksın." Yaratıldığın şekli kopyalamak yok, kendini başka bir forma dönüştürmek yok, orijinal yapını koruyacaksın. Öyle, yoksa savaş çıkar. Simekler de bu ötekiliğe müthiş bir şekilde uyum sağlayıp insanlara hrethgir diyor, insan böcek. Haspam sanki makine doğdu. Özünü unutmayacaksın dostum, yeni form yeni öz getirmez ve olduğun şeyden kurtulamazsın, yapını ne kadar değiştirirsen değiştir. Heidegger esintili bir fikir; teknoloji insanı tektipleştirir, deterministik bir yapı ortaya çıkartır. Makinelerin, kısmen de makineleşmiş insanların dezavantajı buradadır. Omnius'un önceliği de önemli; başarısız bir saldırının hesabını sorarken insanların yok olması uğruna simeklerin kendilerini feda etmesini bekliyor. Bilinçli bir yaratı olmasa da Omnius'u simekler yaratıyor, oysa Omnius için feda edilebilir bir seviyedeler. Oğul, yaşamını sürdürmek uğruna babasını feda ediyor. Kronos'tan intikam alınabilir.
Dune efsanesi tam bu alengirli olayların ortasında başlıyor. Simekler, Soylular Birliği'nin ana gezegeni Salusa Secundus'a saldırıyor, başlarında Agamemnon var. Soylular Birliği'nin sürpriziyse Xavier Harkonnen, pilot -tersero- yüzbaşı. Rütbeyi salladım, rütbe sistemi İspanyolca kökenli. Tersero, primero, bilmem ne. Neyse, Omnius saldırıdan önce onlarca savaş simülasyonu yaptırır ve hepsinde galip gelir ama Agamemnon bilir ki insan her türlü sürprizi yapabilir. Yapar da, Xavier bir katakulliyle düşmanı püskürtür, büyük kayıplar vermek uğruna. Savaş sırasında meclis toplanmıştır, Vali Manion Butler'ın kızı, seri için çok önemli bir karakter olan Serena Butler, gezegenlerdeki kölelik sisteminin kaldırılması için uğraş vermektedir. Kendisi aynı zamanda Xavier Harkonnen'ın yavuklusudur.

Dune'un temel, çok temel kaygısının insanı anlamak olduğunu düşünüyorum, hatta tahakküm kurma noktasında yoğunlaşan bir sorgulama var. İbn Haldun'a göre tahakküm etme tutkusu insanların ruhlarında doğuştan mevcut, böyle bir tutkunun milyonlarca, Dune'da milyarlarca insanın ölümüne yol açması anlaşılabilir. Doğa-insan ilişkisi, öteki nefreti alt kümelerin çoğunu oluşturuyor. Bu yok edici hırsın karşısında bir avuç insan var, Serena Butler da bu insanlardan biri. Soylular Birliği'nin görmezden gelinen sağduyusu, öz eleştirisi gibi ele alınabilir. Vazifesini yerine getirdiğinde ortadan kaldırılması doğal, ruhunu sağaltmadığı sürece insan hazımsızdır.

Erasmus'u da incelemek gerekiyor, Corrin'de varlığını sürdüren önemli bir karakter. Omnius'un insani parçası denebilir Erasmus için. Olabildiğince insani. Makine olsa da insanları anlamak için onları her yönden taklit ediyor.

"Bilinçli biyolojikleri insan yapan şeyin ne olduğunu çok merak ediyordu. Erasmus da zeki ve kendinin farkında olan biriydi, ama aynı zamanda duyguları, insani duyarlılıkları ve harekete geçirici güdüleri de anlamak istiyordu - bunlar, makinelerin taklit etmeyi hiçbir zaman çok iyi beceremediği temel ayrıntılardı." (s. 38)

Yaratıcıya/babaya karşı geliştirilen öfkeden bayağı bir ekmek yenmiştir herhalde. Karamazov Kardeşler tek başına yeterli bir örnek. Yaratıcıyı aşmak için yapılanlar kötü bir taklitten ibaret olunca öfke büyüyor, yaratı olmayınca yok etmek giriyor devreye, bir de bu açıdan yaklaşmak lazım. Daha da ilginç bir nokta olarak Omnius'un sistemli bir katliama girişmemesi söylenebilir. Agamemnon bu böceklerin ortadan tamamen kaldırılmasını istiyor ama Omnius'un böyle bir amacı yok, sadece boyun eğdirmek istiyor. İşin ehli olanlar için dağ gibi malzeme var koca seride.

Xavier Harkonnen, Serena'ya bir an önce kavuşmak için Giedi Prime'daki kontrolleri savsaklıyor ve Agamemnon, güvenlik açığını keşfedip gezegeni ele geçiriyor, Serena bu işgali bir şekilde engellemek için yola çıkıyor ve yolda saldırıya uğrayıp Erasmus'un yanına yollanıyor. Xavier'dan olma çocuğu, meraklı Erasmus'un ellerinde doğduktan sonra anne-oğul ilişkisi Erasmus'un dikkatini çekse de bir süre sonra ikisinden de sıkılıyor ve çocuğu köle insan topluluğunun gözleri önünde boşluğa bırakıyor. Butleryan Cihadı'nın temeli bu olay. Köle topluluğunun liderlerinden biri olan İblis Ginjo ve Vorian Atreides'in yardımlarıyla isyan başlıyor ve Serena'yı da aralarına alan iki isyancı, Serena'nın memleketi Salusa Secundus'a kaçıyor. Köle isyanı kanlı bir şekilde bastırılsa da Soylular Birliği'nin çok büyük bir intikam planı var; atomikler. Atomik silahların kullanımı yasak, ortaya çıkardıkları büyük yıkımın enkazını kaldırmak çok uzun bir zaman gerektiriyor, yine de makinelerin ana gezegeni olan Yerküre'ye bomba üzerine bomba yağdırılıyor, Xavier Harkonnen'ın askeri dehasıyla uydurduğu bir katakulli sonucu. Gaia'nın, Doğa Ana'nın katli. İnsanların ilk gezegeni böylece ortadan kaldırıldı. Xavier ve Vorian Serena'ya aşık ama Serena oğlunu kaybettikten sonra gönül işlerine ara verip kendini tamamen makineleri yok etmeye adıyor. Serena kayıp olduğu sıralarda Xavier'ın Serena'nın kardeşiyle evlenmesi de başka bir çıkmaza yol açıyor. Butleryan Cihadı'nın sonunda kazanan yok, savaş yeni başlıyor.

Saganın muhteşemliğini anlatmaya gerek yok, kült zaten. Oğul Herbert babasını yiyemese de kulağı geçmesine ramak kalmış denebilir.