Toplam yorum: 3.286.388
Bu ayki yorum: 7.918

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Anaerkil dönemin tanrıçalarından erkek egemen panteonlara geçişin oldukça acılı bir süreç olduğunu sanıyorum. Zamanında adına tapınaklar kurulmuş Kibele'nin Demeter'e dönüşme evresinde çok kalın bir mitsel perde var, sonrasında dinsel olguların pagan inanışların yerini almasıyla mevzu iyice çorbaya dönüyor. Safsataların arasından gerçeğin ne olduğunu tam olarak göremesek de söylencelerden, masallardan bu yitirilmiş dünyanın izlerini bulmak mümkün. Jung'un psikanaliz yöntemiyle masallardaki arketiplerin peşine düşen Estés'in kurtları, kadınları, vahşiliği çekip çıkardığı bu kitabın içeriği tam olarak insanın -daha çok kadınların- bu kayıp zamanı. Yazar, yetiştiği kültüre bağlı olarak nesilden nesile süren bir hikâye anlatıcılığı geleneğinden geliyor. Andersen ve Grimm Biraderler gibi ünlü masalcıların eserlerinin yanında yerel kültürlerin söylencelerini de çok iyi biliyor, kutupların masallarıyla çöllerin masalları arasındaki bağlantılar coğrafya değişse de görünür bir şekilde ortaya çıkıyor. Estés cantadora/mesemondo, şair ve sanatçı olmasının yanında akademik çalışmalar yapan bir psikanalist. Yaşam deneyimlerini psikanaliz uyguladığı kişilerin verileriyle, şiirin sezgi yoluyla ortaya çıkardığı unutulmuş vahşi yaşamla birleştirerek kadınların bastırılmış doğasını vahşi kadın arketipiyle ve doğaları gereği bu arketipe yakınlığıyla bilinen kurtlarla ortaya koyuyor.
"Sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar: Keskin bir duyarlık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. Kurtlar ve kadınlar, doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. Sezgileri çok güçlüdür; yavruları, eşleri ve sürüleriyle yoğun bir biçimde ilgilenirler. Sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler; tuttuklarını koparmalarının yanında çok da cesurdurlar.
Günümüzde oldukça katı bir erkek egemen dünyada yaşamaya çalışıyoruz. Vahşi doğayı parçalara ayırıp yöneten, yönetemediği zaman yok eden bu dünyada vahşi kadın derinlere, çok derinlere itilmiş bir halde bekliyor, ara sıra var olduğunu hatırlatsa da çoğu insan için sesi oldukça cılız. Kadınlara uygulanan toplumsal baskı yüzünden unutulma noktasına geldiği zaman kadın da asıl doğasını unutuyor ve içindeki sesle bağı kopuyor. Psişe. Kadının iç gözü, sezgisi, içsel ritmi, duygusal yüreği. Farklı kültürlerde, farklı disiplinlerde birçok adı var, birçok farklı biçimde sezilebilmiş ve adlandırılmış, sonra aynı biçimlerde hapsedilmiş, susturulmuş. Oysa doğa kadar eski, insanın en temel parçası belki de. Kadınların bu tinsel varlığa kulak veremeyecek kadar bezdirilmesi, ataerkil düzenin varlığını sürdürmek için yaptığı bir katliam. "Vahşi Kadın kadınları nasıl etkiler? Vahşi Kadın, müttefikimiz, önderimiz, modelimiz, öğretmenimiz olursa, iki gözümüzle değil, birçok gözü olan sezginin gözleri aracılığıyla görürüz. Sezgiye sahip çıktığımızda, yıldızla göğe benzeriz: Dünyaya binlerce göz aracılığıyla bakarız." (s. 25) Vahşi Kadın, nesiller boyu sesini koruyan bir varlıktır ve ne kadar susturulmaya çalışılırsa çalışılsın ölmez, varlığını milyarlarca kadının ruhunda sürdürür. Estés'in gördüğü bir rüya: Öyküler anlatan Estés'in ayağına yaşlı bir kadın cesaretlendirici bir şekilde vurur. Estés'i omuzlarında taşımaktadır, kendisinin altında da daha yaşlı kadınlar vardır. Anlatıcı, kadının yaşlı olduğunu ve asıl onun yukarıda olması gerektiğini söyler. Yaşlı kadın bu öneriyi kabul etmez, bu şekilde olması gerektiğini söyler. Çağlar boyu süren bir aktarım. Her kadın bir diğerinin omuzlarında yükselecek, hikâyeler anlatılmaya devam edecektir. La Loba, Kurt Kadın, Kemik Kadın imgesi bir Hayat/Ölüm/Hayat döngüsünü işaret eder.
Bu kitap bir araştırma olduğu kadar bir hikâye derlemesi olarak okunabilir, hatta bir noktada kişisel gelişim kitabı özelliği de taşır. Masallardan ve hikâyelerden öğrenilecek çok şey, sezilecek çok duygu var. Bunlardan hareketle kitapta yer almayan diğer masallardan ve hatta hayatın kendisinden birçok çıkarım yapılabilir, yeter ki kapılar sezgisel dünyaya kapanmasın. Kadınlar için olduğu kadar erkekler için de anlamlıdır öyküler; animus olarak erkeklerin anlamını ortaya koyar. Tek bir pencereden bakılmaması gereken bir kitap bu. Ben iki öyküyü inceleyeceğim, kitapta yaklaşık yirmi öykü var ve her biri farklı bir yoldan sesinizi duymanızı sağlayabilir.
Estés güzel özetlemiş, aynen alıyorum: "Kurtlarla Koşan Kadınlar içsel hayat üzerine yüz masalı kapsayan beş-bölümlük bir dizinin ilk kısmıdır. Çalışmanın tam iki bin iki yüz sayfasının yazılması neredeyse yirmi yıldan uzun sürmüştür. Çalışma özünde bütünsel içgüdüsel doğayı hastalıklı halinden kurtarmaya ve onun doğal dünyayla ruh-dolu ve temel psişik bağlarını göstermeye çalışmaktadır. Bütün çalışmalarım boyunca kendini gösteren temel önerme tüm insanların yetenekli olarak doğduklarını iddia eder." (s. 514) Hem derdi hem dermanı barındırır. Psikanaliz sonucu ortaya çıkan rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan yöntemleri hep merak ederdim, kitabı okuyunca merakımın bir parçası dindi.
Mutlaka okunması gereken bir kitap. Kadınların kendi ruhlarına kulak vermeleri için, erkeklerin kadınları olduğu kadar kendilerini de daha iyi anlayabilmeleri için.

Dört bölüm.
İlk bölümde Patrick Domostroy. Çok parlak bir müzik adamıyken dibe vurmayı tercih etmiş bir klasik müzik bestecisi. Eserleri okullarda kaynak olarak kullanılıyor ama kendisi basında yer alan skandalların ardından, biraz da kendi mendeburluğu yüzünden kabuğuna çekiliyor ve izbe mekanlarda çalıp para kazanmaya çalışıyor. Bu tür karakterler Kosinski'nin romanlarında sıkça yer alır; en iyiler ve çekildikleri inziva. Romanlar bu karakterlerin üzerinden açılır, derinleşir. Geçmişe mutlaka bir göz atılır, çoğunlukla güncel zamandaki olaylarla geçmişte yaşananlar arka arkaya verilir ve kurulan bağlantılar adım adım sona yaklaştırır.
Domostroy, Kreutzer'de bir iki tıngırdattıktan sonra Andrea'yla tanışır. Kalburüstü bir okulda tiyatro ve müzik eğitimi alan Andrea, Domostroy'la oldukça yakınlaşır, meteliğe kurşun atan ve düzenli seks hayatının nimetlerinden her an faydalanmak isteyen adama bir teklif sunar. Amacı Goddard'ı -God-Art?- bulmaktır. Bu Goddard adlı şahıs tam bir fenomendir, müzik olayıdır. Albümleri trilyonlarca satar ama kendisi hakkında ne bir röportaj, ne bir fotoğraf, hiçbir şey yoktur. Bağlı olduğu plak şirketi Nokturn da sanatçı hakkında hiçbir bilgiyi ifşa etmez ki onların da pek bir şey bilmediğini öğreniriz ilerleyen bölümlerde. Domostroy teklifi kabul eder, yüklüce bir miktar para alır ve Andrea'yla seksten sekse koşar. Andrea için cinsellik bir sanattır, her türlü deneye açıktır ve hayal gücünün ucu bucağı yoktur. Domostroy, müzik dünyasının önemli şahsiyetleriyle 10 yıldan sonra iletişim kurar ve Goddard'ı araştırır, kimsenin hiçbir bilgisi yoktur. En sonunda Nokturn'e mektup yazmaya karar verir. Goddard'ın müziğini sevmemesine rağmen çok iyi analiz eder ve adamın yaşamı hakkında sezgisel bilgiye sahip olur, mektuplarında bu bilgileri kullanarak adamın ilgisi çekmeyi umar. Çeker de. Mektuptan başka, adamın şarkılarında iki ana tema olduğunu belirtir, iki müzisyenden etkilendiğini ortaya çıkarır. Bu müzisyenler ve diğer ayrıntılar, aslında son derece küçük olan -belki de en iyiler için son derece küçük- müzik dünyasında birbirlerine ulaşmalarını sağlayacaktır, zira mektuplarda Andrea'nın fotoğrafları yollandığı zaman Goddard da fotoğrafları kimin çektiğini anlar falan, çünkü Andrea'yı çeken fotoğrafçının kullandığı açı, Goddard'ın üvey annesinin çekildiği fotoğraflarda da aynen kullanılmıştır falan, adam bunu çözer. Birbirine geçmiş örümcek ağları zamanla görünür hale geliyor, gizem çözülüyor sonunda.

Domostroy hakkında bilgi. Kendisini Quintain'e benzetir, şövalyelerin turnuvalara hazırlanma amacıyla kullandıkları bir zerzevat. Bu aletin üstünde tahta bir kuş vardır, şövalyeler bu tahta kuşa vurmaya çalışır. Domostroy'a da vurmaya çalışır ama adam 10 yıl boyunca kendine vurdurmaz, Andrea karşısına çıkana kadar.

Ölümden korkar, yaşamının bir anda sona erebileceği fikri delirticidir. Daha çok yaşamak ister, daha çok insanla tanışmak, daha farklı deneyimler edinmek ister. Kosinski'nin personalarından biri daha.

Bölüm iki. James Osten, Etude Classics adlı klasik müzik plakları basan bir şirketin müdürü olan babasının burun kıvırmalarıyla büyür. Edebiyat eğitimi görmektedir, bir yandan Nokturn'u Etude Classics'in dağıtımcılığını yapması için ihya eder, şirkete deli gibi para akıtır ama Goddard adıyla yaptığı albümler katrilyonlarca satmaktadır zaten, bir sıkıntı olmaz sanırım.
Örümcek ağı: Domostroy'un plakları Etude Classics'ten çıkmaktadır, bu bağlantıdan ötürü ikisi birbirini tanır ama biri ellilerine gelmiş, diğeri yirmilerinde iki insan olarak birbirlerini pek sevmezler. Kuşak çatışması.

Örümcek ağı: Goddard iki İspanyolca -veya Portekizce, hatırlayamadım şimdi- şarkı yapar. Hikâye şu ki tanıştığı Lübnanlı bir kadına aşık olan Osten, kadının ailesiyle birlikte kaldığı Tijuana'da -bunu hiç hatırlayamadım, sallamış olabilirim- konser verir, sırf kadını görebilmek için. Tabii Goddard adıyla değil, başka bir adla. Kadın Osten'a ilgi duysa da İslami gelenekten ötürü çok yakınlaşamazlar, Goddard için büyük bir yaradır bu. Kadının çok sevdiği iki Meksika şarkısını yorumlar ve bu şarkıları albümlerinden birine koyar. Domostroy mevzuyu çakar, konseri ve kadını tahmin edip mektubunda yazar.

Böyle minik minik bağlantılardan birbirlerine ulaşıyorlar, burada heyecan tavan falan yapmıyor çünkü son derece tırt bir sonla bitiriyor romanı Kosinski, hiç yakışmadı gerçekten. Daha da ayrıntı vermemeliyim, insanlar ve olaylar arasında kurulan bağlantılar hem çok sayıda, hem de metni yabancılatmayacak kadar başarılı.

Bütün bu mevzuların dışında müziğe doyacaksınız. Chopin'den felsefeye, müzikle alakalı bir ton olayın dışında müzik endüstrisinin leşliğine de bir göz atacaksınız ister istemez. Müzik çoktan ele geçirildi, bağımsız plak şirketi diye bir şey yoktur. Seks İsyanları bu dalgayı başka bir açıdan inceliyor, Türkiye'nin Pop Müziği bizden bir pencere, Popüler Kültür de istikamet hakkında oldukça doyurucu bilgiler içeriyor. Müzik Bittiği Zaman adlı kitabı da incelemek istersiniz. Bunların kurmacaya yedirilmişi bu kitap işte.

Üç yılda mı ne yazılmış, bağlantıların kurulması oldukça zaman almıştır sanıyorum, üzerinde düşünülmüş bir metin olduğu çok belli. Deli maceranın yanında müziğe doyuyor insan. Kosinski bitirsin: "Yazmak benim hayatımın özü. Ne yaparsam yapayım hep aynı düşünceyle hareket ederim: Bunu romanımda kullanabilir miyim, kullansam nasıl olur, kullanmalı mıyım? Hakkında konuşacağım çocuğum, ailem, akrabalarım, işim ya da malım mülküm olmadığı için kitaplarım benim tek manevi tatminim." (s. 268)
Normal insanın normunun seksen bin parçaya ayrıldığı zamanlarda sıkıntısız bir yaşam formundan bahsedebilmek zor. Bütün dertler tanımlandı, yeni çıkanlar tanımlanıyor. I. Dünya Savaşı'ndan önce Shell Shock denen lanet rahatsızlık hakkında pek bir şey yoktu sanıyorum. Bu konuda Japonlar bayrağı devralmış durumda bence; Tsundoku, Karoşi, Hikikomori gibi rahatsızlıklar nokta atışı tanımlarla daha büyük dallardan kopup gelmiş vaziyette. Halimiz duman, Dave Matthews'a bağlıyorum: "It's a typical situation/In this typical times/Too many choices"

Yaşadıklarımız üst üste bindikçe beynimizin bir yanına çöpleri yığıyoruz ve sıkıştırdıkça patlama olasılığı artıyor. Kafamız havaya uçacak, şimdi değilse bile birkaç nesil sonrasını düşünmek bile istemiyorum. Savunma mekanizmaları gayet iyi iş gördü ama bir yere kadar üstünü kapatacağız, yansıtacağız, ödünleyeceğiz, çocukluğa dönüp kurtulmaya çalışacağız. Sonrasında dizginlenemeyen bir öfkeyle özgür kalacağız, ironik bir şekilde sonu iyi olmayacak. Mukadderat.

Kapadık, örttük ve sözde normalleştik. Kriz anlarına kadar kimliğimizi ortadan kaldırınca bu kez hangi yüzümüzün gerçek, hangisinin poker face olduğunu unutup insanları zaman zaman hayretler içinde bıraktık, bu da pek güzel. Sosyalleştikçe daha kalın perdeler kullanmaya başladık, özellikle ergenlikten itibaren. Bu noktadan öncesi insanın doğal olabildiği son zamanlar olabilir. Ergenler ahlaki olarak tam bir erginliğe ulaşmadıkları için marazlarını doğal habitatlarında çekinmeden ortaya koyabiliyorlar. Bu açıklığı sürdürenler, "normal" insanlardan farklı olarak yaralarını sergileme cesaretine sahip oluyorlar, saklamak istedikleri bir şey olmadığı için tanıyabileceğiniz kadar iyi tanıyorsunuz onları. Bu güzel bir şey, olumsuz yanı da insanın şiddetle olan meylinin son derece doğal bir şekilde ortaya çıkabilmesi. İnsan, bir fikir olarak üzerinde uzun süre düşünülmedikçe ya da düşünüldüğünde çarpıtılmadıkça çöp kutularından, matkaplardan, mukavvalardan ve daha pek çok nesneden farksızdır. Marina Abramović'in Rhythm 0 performansını düşünün. Kitabın sonundaki açıklamalarda Banks de aynı şeyi söylüyor.

"(...) Bununla birlikte çocuklara özgü masumiyetin, çoğu insanın hayal ettiği gibi olmadığı -ne şimdi ne de öncesinde- konusuna da dikkat çekmeye çalıştım. Çocuklar da muhtemelen yetişkinler kadar şiddet düşüncesine yatkınlar; sadece bunları koyabilecekleri sofistike bir ahlaki çerçeveleri yok o kadar. Aslında düşünüyorum da, bence yetişkinlerin de yok." (s. 254)

Eğitim bilimlerinde ahlaki duyarlığın yaşa göre arttığı söylenir ama bu kapasite her zaman tam randımanlı kullanılmaz. Bu durum çocuklarda da geçerlidir; sahip oldukları kapasite kadar düşünebilirler, ötesi onları aşar. Çocukların şiddete başvurur hale gelmeleri, şiddete dair bir şeyler yaşamalarıyla ortaya çıkar. Aile faktörü, çevre faktörü her çocuğun geleceğini aşağı yukarı belirler, bizim geleceğimizin belirlenmiş olması gibi. Ergen terörünün ortaya çıkması bu şartlar altında çok kolay. Mevzu birçok filme, kitaba konu olmuştur. Mesela Mekılay Kalkin'in Elijah Wood'la oynadığı şu film, hani köprüden vitrin mankeni atıp da zincirleme kazaya sebep olduğu. Onun dışında Benny's Video, Over the Edge derken The Ring'i bile dahil edebiliriz. Stephen King'in de öğretmenlik zamanlarından ergenlerle bolca anısı vardır, öykülerinden çıkarabilirsiniz. Acı kolayca dışa vurulabilir, kaynağı ne olursa olsun. Böylesi bir dışa vurumda kapıları kilitlemeniz hayrınıza olur.

İskoçya'da bir ada, köprüyle kasabaya bağlı. Küçük bir kasaba, kapalı bir çevre. Kimliği geliştirecek, farklılaştıracak bir sosyal yaşam olmadığı gibi adada yaşamak kapalılığı daha da artırıyor. Yalıtılmış bir dünya.

Hikâye iki zaman diliminde ilerliyor, birinde Frank'in çocukluğunu izliyoruz. Küçük psikopatlıklardan cinayete kadar geniş bir alanda özgün çalışmaları var, yaratıcılığı üst düzeyde, ne var ki yanlış bir alana yönlendirilmiş. Ne yaptığının son derece farkında, oldukça soğukkanlı ve kusursuz bir mantığı var. Cinsel organı bir köpek tarafından parçalandıktan sonra kariyeri başlıyor. İkincisini siz okuyunca göreceksiniz.

Banks'in yazdığı BK romanlarının yayınevleri tarafından defalarca reddedildiğini söylemeliyim, sonrasında farklı tür bir hikâye anlatması gerektiğini düşünüp BK dinamiklerini kullanarak normal bir roman yazmış.
Seri halinde öyküler var, öykü fragmanları var, müstakil öyküler var, hepsinin meselesi doğaüstü ve doğal düşmanlara karşı verilen amansız mücadele. Klasik anlatı biçiminde başlayan öyküler, ortamdaki sorun ve karakterler belirtildikten sonra Kane'in mekana gelip mevzuyu çözmesiyle son buluyor. Bazı öyküler savaşın orta yerinde başlayabiliyor, bazen de hikâyeye Kane tehlikeyle yüz yüz gelmeden hemen önce müdahil oluyoruz. Bu açıdan kuru bir tekrar yok, Howard'ın farklı perspektiflere sahip olması farklı anlatım biçimlerine yol açmasa da anlatımı çeşitlendiriyor.
Öyküleri birkaç sınıfa ayırabiliriz, ben ikiye ayırıp yırtayım. Birinci bölümde İngiltere'de geçen öyküler var. İngiltere ve başka uygar memleketler. Buralarda daha çok kılıç savaşlarını izliyoruz, en az Kane kadar güçlü ve hızlı, kötü adamlarla savaşlar var. Umacılar falan da var tabii. Hristiyan mitinden çok ayrı mevzular yok, kadim zamanların büyüleri, yaratıkları ikinci bölümdeki Afrika maceralarında. Aklıma geldi de, cadı avıyla ilgili herhangi bir hikâye de yok. Kane'in yaşadığı 16. yüzyılda kaç bin kadın yakıldı, bir tanecik bahis geçmiyor. Howard'ın kadınları ya çok güçlü ve ortamı dağıtan ya da haksızlığa uğramış ve yardım edilmesi gereken kişiler. Yazarın feminist damarından bahsediliyor, av kolektif bir delilikten ibaret olduğu için bu olaylara değinmemiş olabilir. İkinci bölümdeki öyküler birbirinin devamı niteliği taşıyor. Afrika'nın uygarlaştırılmamış bölgelerinde geçen maceralarda gezegen kadar, hatta gezegenden daha eski ritüeller, inançlar ve büyülü güçlerle girişilen mücadeleler var.

Yıldızlardaki Kafatasları: İki yol var, biri bataklıktan ve yarı deli bir adamla kuzeninin evi civarından geçiyor. Diğeri düz, sorunsuz bir yol ama köylüler Kane'e bu yoldan gitmemesini tavsiye ediyor. Kane, maceraya susamışlığıyla düz yola giriyor ve biçimsiz bir varlığın saldırısına uğruyor, ağır yaralanıyor ama mahluğun da pekmezini akıtıyor, inancından doğan cesaretin gücüyle. "Zira insanın tek silahı, Cehennem'in kapısına dahi gelse irkilmeyen türden bir cesarettir ve hatta Cehennem orduları dahi karşı duramaz böylesi bir silaha." (s. 10) Sonradan anlaşılıyor ki deli adam kuzenine büyü yapmış, adamın hayaleti de huzur bulmak için adamı arıyor ve o sandığı herkesi öldürüyor. Kane durumu anlıyor ve adamı bir ağaca bağlıyor, hayalet gelip haklıyor adamı. Burada Kane'in ahlaki yargısı incelemeye değer. Adam öleceği için bir müddet pişmanlık duyuyor Kane ama sonuçta diğer yolcuların ölmemesi için iyi bir şey yaptığına karar veriyor. Ölüm, diğer ölümleri engelliyor. Üstesinden gelinebilir bir vicdan azabı.
Kıyametin Sağ Eli: Bir Kane macerasından çok korku öyküsü olarak değerlendirilebilir. Yabancı el sendromu, oldukça garibinden.
Kızıl Gölgeler: 1928'de Weird Tales'ta yayınlanan ilk Kane öyküsü. Bu öyküdeki kimi karakterlere ve objelere başka öykülerde de rastlarız. Zincirin ilk halkası.
Bu öykü medeni dünyalarda başlayıp Afrika'da son bulur. Le Loup -Kurt- denen bir eşkıya, çetesiyle birlikte terör estirir ve bir kıza zarar verir. Kane ortamda biter, ne ki Kurt'u elinden kaçırır ve adamı uzun süre takip edip Afrika'da bulur. Kurt bir kabilenin esas adamlarından biri haline dönmüştür, Kane tek başına üstesinden gelemeyeceği bir mücadeleye girişir ve N'Longa'nın yardımıyla galip gelir.
Kane, N'Longa'nın ödünç verdiği asayı alır, ne zaman sıkıntıya düşse asayı göğsüne koyup uyur, böylece N'Longa'nın ruhani yardımına kavuşacaktır. Bu asadan biraz bahsetmek isterim, kadim bir objedir. Tanrılar kadar eskidir, bir ucu kedi kafası şeklinde yontulmuştur. Kedi hakkında Lovecraft'in Ulthar'ın Kedileri adlı öyküsünden bir alıntı: "Denir ki Skai ırmağının ötesinde uzanan Ulthar'da hiç kimse bir kediyi öldüremezmiş ve ateşin başına oturmuş mırıldayan kediye baktığımda buna gerçekten inanabilirim; çünkü kedi gizemlidir, insanların anlayamadığı tuhaf şeylere yakındır. O, Eski Mısır'ın ruhudur ve Meroe ve Ophir'deki unutulmuş kentlerin masallarının taşıyıcısıdır. Balta girmemiş ormanların efendilerinin akrabası, eski ve uğursuz Afrika sırlarının mirasçısıdır. Sfenks onun kuzenidir ve kedi onun dilini konuşur; ama Sfenks'ten daha kadimdir, onun unuttuklarını hatırlar." Çok mühim bir gereç yani; Süleyman'ın cinleri ve kırk bin çeşit mahlukatı yönetirken kullandığı, Hz. Musa'nın denizi fşırt diye yararken elinde tuttuğu asa. Rivayete göre bu asa, dünyaya dönen Mesih'in ellerinde tekrar yükselecek.
Son bir öykü, Gecenin Karanlığındaki Kanat Sesleri. Bu da güzeldi, Gaiman'ın tanrılarla ilgili mevzularında mitle gerçeği kaynaştırmasının temelidir belki. Zamanında memleketlerinden kovulan harpiler, Afrika'nın sık ağaçlıklı yerlerinde yüzyıllar boyunca terör estiriyor. Kane gelip mevzuyu çözüyor ama onlarca insan öldükten sonra.

Bir tane daha, hatta iki tane; Asur'un Çocukları ve İçerideki Ayak Sesleri. İkincisinde Araplarla Türkler var, Kane bunların eline düşüyor ve yolda rastladıkları eski bir mezarı açgözlülükle açtıkları zaman dışarı fırlayan kadim iblisi asasıyla alt ediyor. Kane'in gerçekten korktuğu tek yaratık bu öyküde. Bir de insanlığı, aydınlıkla karanlığın savaşını özetleyen pasaj.

"Solomon Kane'in içini bir ürperti kapladı; aşina olmadığı türden bir Hayat'ı görmüş, karşılaşmadığı türden bir Ölüm'le karşılaşmıştı. Aynı Atlantisli Neagiler'in tozlu koridorlarında, korkunç Ölüler Tepesi'nde ve Akaana Diyarı'nda fark etmiş olduğu şey geldi aklına: insan hayatı sayısız varoluşları, dünya içinde dünyaları barındırıyordu ve tek bir varoluş boyutu yoktu. İnsanların dünya diye tanımladıkları gezegen hesaplanamayacak kadar uzunca bir süredir dönüyor, döndükçe de Hayat'ı meydana getiriyordu. Bu hayatta, kurtçuklar gibi kıvranıp duran canlı şeyler de nihayette çürüyüp gidiyorlardı. Hükmü geçen kurtçuk artık insandı... Neden insanoğlu kendisini ve onu tamamlayan diğer canlıların ilk kurtçuklar ya da bir anda tahmin bile edilemeyecek şeyleri hayata geçiren bir gezegendeki son varlıklar olacağını düşünsün ki?" (s. 342)

İlkinde Asurlular tamamen yok edilmemiş, bir grup Afrika'da medeniyeti devam ettiriyor. Kane onlara esir düşüyor bu kez. Bu da ilginç bir konu.

Birkaç öykü daha var, benden bu kadar. Aralarda manzum hikâye türü kısımlar var, keyifli.

Diğer şeyler: Kitabın iki çevirmeni var ve ikisi arasındaki fark çok bariz. İlk birkaç öyküde adeta Dede Korkut okur gibisiniz, masalsı bir dil var. Sonrasında tipik anlatıya dönüyor olay. Bütünlük bozulmuş.
Kitapta başka ne var, canım Lovecraft'in Howard'la ilgili bir yazısı var. Howard'ın İrlandalı-İskoç ataları, Piktlere ve Keltlere olan ilgisi, Weird Tales macerası ve yarattığı karakterlerin kökeni, pek çok mevzuyu anlatıyor Lovecraft. Muazzam bir yazı.

Biyografi, fedakarlık ve inancın gücüne bir zeyl. Howard, sağlık durumu her an bozulmaya meyilli bir anneyle doktor bir babanın oğlu. Teksas'ın yedi farklı kasabasında yaşıyor, köksüz. Bu köksüzlüğü annesinin ölümcül hastalığıyla birlikte sonunu getiren nedenlerden biri olacak olsa da öykülerindeki serüvenciliğin kaynağı da olabilir, anlatıcılığını ateşleyen temel sebep. Ataları eski kıtadan gelen ve yolculukları -kendi yaşamında bile hissettiğine göre- hiç bitmeyecek insanlar. Howard çocukluğunda bile hikâyeler uydurup arkadaşlarını hayretler içinde bırakırmış, sanki nesiller boyu süren bir macerayı dile getirir gibi.

"Her zaman, hatta kendimi hatırlayabildiğim yaşlardan itibaren, ekmeğimi yazarlıktan kazanmak gibi bir arzum oldu; bu alanda müthiş bir başarı kazanmamış olsam da en azından son birkaç senedir kısıtlayıcı çalışma saatleri olan bir işte çalışmak zorunda kalmadım. Yazarlık sizi özgür kılar; zaten bu mesleği seçmemin asıl sebebi de bu." (s. 399)

Yaşam ağrısı diyeyim, Howard'ı parlatıp söndüren şey. Çocukluğundan beri içten içe bir uyumsuzdu. Yaşadığı kasaba hakkında söylediği: "Petrol patlamasıyla -altına hücum gibi bir şey- ilgili olarak hemen şunu söyleyebilirim: bu, bir çocuğa Hayat'ın ne denli berbat bir şey olduğunu öğretir." (s. 397)

Okulla ilgili: "Okul yıllarımı hatırladıkça, okuldan daha da nefret ediyorum. Beni bu şekilde hissettiren şey çalışmak zorunda olmam değildi; derslerde aritmetik dışında öğretilen şeyleri anlamakta hiçbir zorluk çekmiyordum. Zaten aritmetiğe yeteri kadar çalışma zahmetine girseydim, bu derste de başarılı olabilirdim. Tarih dersi dışında hiçbir derste sınıf birincisi değildim ama sınıfın sonuncusu da değildim. Genellikle derslerimi geçecek kadar çalışırdım; bu denli tembellik ettiğim için de hiç pişmanlık duymuyorum açıkçası. Ancak asıl nefret ettiğim şey, okulun beni birçok açıdan sınırlamasıydı... her şeyin saati saatine yapılması şartı, sürekli olarak sözlerime ve davranışlarıma dikkat etmek zorunda kalmamdı; belki de en çok birilerinin bana sözünü geçirebileceğini düşünmesi, davranışlarımı sorgulaması ve düşüncelerime karışma hakkını kendinde bulmasıydı." (s. 400)

Howard bir konuya ilgi duyduğunda durup dinlenmeden araştırma yaparmış, bunu öğreniyoruz. Bir de "iç içe geçen dönemleri bir arada kullanma fikri" çok ilginç. İnsanlık tarihini tek bir planda görebilmek, çağları birbirine bağlayıp farklı kültürleri öykülere yerleştirebilmeyi sağlıyor. Kazaklar, Keltler, hepsi bir arada.

İntihar... Yaşam, hassas insanlar için işkenceden başka bir şey değil. Howard annesi ölmek üzere olduğunda intihar etse de bunu çocukluğundan beri kurduğunu söylüyor. Sasta annesini üzmeyecek olsa çok daha önce intihar ederdi muhtemelen, Caraco gibi.

"'Yaşlanmak istemiyorum. Vakti geldiğinde ölmek istiyorum; ölümümün hızlı ve ani olmasını istiyorum, hem de gücüm ve sağlığım yerindeyken.'" (s. 408)

Howard, görünüş itibariyle Conan'ı oldukça andıran bir irilikteydi, sporu çok sevdiği için yıllar boyunca boks yaptı, vücudunu sağlamlaştırdı. Beynini dağıttığında sekiz saat daha yaşadı böylece, ardından 11 Haziran 1936'da öldü. 30 yaşındaydı. Atalarıyla birlikte yeşil tarlalarda at sürüyordur şimdi.

Kılıç ve büyü türü anlatıların ilk örneklerinden olduğu için çok değerlidir, biraz olsun fantazya seven herkesin kitaplığında bulunmalı.
Ölüm soğuk bir kardeştir. (s. 9)

Yarım kalacak işler varsa ölümün zamansız geldiği söylenir. 35 ve civarı yaşlarda yapılacak çok iş var, mesela çocukları büyütmek isteriz ki Didem Madak'ın ölümüne çok, çok üzülürüm. Bestelediğimiz bir Requiem'i bitirmek bunlardan biri değildir, zira klasik müzik bestelemek cahil aklımla sanıyorum ki aşırı zor bir şeydir. Onca yaylı, üflemeli, bilmem ne. Nasıl olacak bu iş? Para kazanmak gerekiyor bir yandan. Düşüncesi bile sıkıntı bastırdı. Mozart bunu nasıl yapacak, kitabın olayı budur.

Mozart ünlü eserini yazarken ölüm döşeğinde. Tamamlamaya ömrünün yetip yetmeyeceği belli değil. Wikipedia'ya göre şöyle demiş: "Korkarım ki bu Requiem'i kendim için yazıyorum." Zehirlendiği söyleniyor, başka rivayetler var. Amadeus'ta Salieri'nin çakallıklarıyla boğuşan bir çocuk-adam vardı, oysa aralarının iyi olduğu söyleniyor. Baba faktörü de mühim; kitabın Mozart'ı için baba sadece kuşak çatışmasıyla iştigal eden bir dayımız. Olaylar yoruma açık, Mozart biçimden biçime sokulabilir. Kitaptakini ben sevdim, aklımdaki adama oldukça yakın. Coşkun, doğanın müziğini kavramış, sevgilisinin sol bemolle esnemesine sevinen, yabancı bir dünyada yaşamaya yeteneksiz, her zaman desteğe ihtiyaç duyan bir adam. Aşk olmadan yaşaması pek mümkün değil. Dünya onun için oldukça lirik, duyguları onu nereye götürürse oraya ilerleyecek. T. S. Eliot'ın şairi tanımı Mozart'a pıt diye vurulan sigaranın oldukça ötedeki mazgaldan deliksiz geçmesi gibi oturuyor: "Duygu ve yaşantı, ikisinin sonucunda bambaşka bir form." Günümüzde bu zor, insanlar küçük çatlaklarda saklanıyor. Belki sıkıcı bulunma korkusundan, haliyle kendilerini sevmediklerinden. Pek sevdiğim Sezgin Kaymaz'ın bir röportajında dediği: "İnsanı kınayan bakışlardan koruyabilecek bir zırh icat edilmedi henüz. Ya da belki vardır, ben bilmiyorumdur. Bana kalırsa kendin çalar kendin oynarsın, bir boya küpünden çıkar bir başkasına girersin, onu kandırırsın, bunu kandırırsın, bazen kendini bile kandırır, aynanın karşısına geçip “Ayna ayna…” falan dersin, “Aa, beni ne de çok beğeniyorlar” filan da dersin. Kendin gibi olmanın, olduğun gibi olmanın o kadar eğlenceli sayılmadığını tembihlemişlerdir sana çünkü, sen de inanmışsındır; eğlenir oyalanır gidersin şu hayatta. Oysa tam tersine, bir kerecik kendin ol da gör; öyle bir eğlenceli ki." Mozart, çoklu kişiliğin bu kadar normalleşmediği bir zamandan geliyor, kendisi de buna yeteneksiz zaten. Son derece doğal bir 18 yy. beyefendisi, günümüzde tutunmaya çalışıyor. Birey-toplum ilişkisi bağlamında incelenebilecek bir değerlendirmeye açık.
Hep geyiği döner hani, şu kült yazarın şu kitabı yayınevine yollanmış da editörler beğenmemiş, basmamışlar falan. Müzik endüstrisinin seyri de mümkün; Mozart durmadan besteliyor, Requiem dışındaki işlerini bir yayınevine bile götürüyor. Yetkili dayının "çok fazla Mozart, iş yapmaz" demesine cevap da veremiyor. Yine de seçkin çevrenin takdirini kazanıyor, dehası zamanların çok ötesinde çünkü. Her çağın müziğini yakalayabilecek dahilerin önde gelenlerinden, helal be.

Mozart, cananı Constanze'nın yanı başında bilincini yitiriyor ve 200 yıl sonra Viyana'da açıyor gözlerini. Dünya oldukça, oldukça yabancı. Arabalar, telefonlar, elektrik, günlük yaşama dair akla gelebilecek her türlü şeyi keşfetmek gerekiyor ve Mozart için pek zor bir iş bu. Uyandığı evde Sophie, Anju ve birkaç şahıs daha var, sokakta yatan berduşu evlerine getirmişler. Mozart bilmediği bir dünyaya gözlerini açıyor, sonradan aşık olacağı Anju'nun bardağına tuvaletini yapıyor ve eserinin birkaç bölümünü oracıkta yazıyor, kovulmadan önce. Daha sonra önemsiz bulup tekrar yazmak isteyeceği bu bölümler, Requiem'in tamamlanmasını sağlayacak ve Mozart'ın yolculuğunu sona erdirecek.

Kimliksiz, beş parasız bir şekilde sokaklarda gezinirken Polonyalı sokak kemancısı Piotr'a rastlıyor. Adamın müziği oldukça hoşuna gidiyor ve dehasını gösterme şansını bulduğu zaman Piotr dünya dışı bir güzellikle karşı karşıya olduğunu anlayıp Mozart'ı evine alıyor, birlikte müzik yapmaya başlıyorlar. Çeşitlemelere açık, hoş bir müzik. Mozart'ın doğadan aldığı notalar oldukça değişiyor, Gaia'nın sesi 200 yılda bambaşka bir boyuta geçmiş ve büyük bestecinin güncel müziğe ayak uydurması gerekiyor. Başarıyla yapıyor bunu, Blue Notes adlı bir jazz-barda herkesi kendine hayran bırakıyor. Mekanın müdavimi olduğu zaman hoşuna giden bir kadınla birlikte oluyor ve bu bir gecelik ilişkinin etkisinde kalıp dağıtıyor biraz, modern ilişkilerden pek haberi olmadığı için nasıl hissetmesi gerektiğini bilemiyor, belki terk edilmişlik duygusunun böylesi kolay karşılaşılabilecek bir şey olması dehşete düşürmüştür. Sosyal yaşam bir diğer uğraş, Mozart gibi ince ruhlu bir adamı duman ediyor. Komik durumlar ortaya çıkıyor, pek başarılı olmasa da kararında. Düz bir çizgide ilerleyen anlatı, bir yere çıkmayan dallara ayrılınca geri dönmek her seferinde daha çok yadırgatıcı.

Aşk olayı da biraz zorlama, bardağına işeyen evsiz bir adamdan nefret eden Anju, yeterince derin işlenememiş bir karakter. Sonradan Mozart'a aşık olup ondan hamile olduğunu anlıyor, nihayet akıl hastanesine düşen aşkının yanında olmaya çalışıyor ama kararsızlığı o kadar yavan kalıyor ki lüzumsuz denecek bir karakter konumuna yaklaşıyor. Kız hakkında bildiğimiz tek şey yakında işsiz kalacak bir biyolog olması. Bu kadar. Belki Mozart'ın dengesiz ilişkileriyle, Constanze'la bir bağ vardır, bilmiyorum.

Son, müzik profesörünün akıl hastanesine gelip Mozart'la konuşmasıyla geliyor. Bestecimiz 200 yıl sonraya uyanmasını bir iki bölümde sorguluyor ve Tanrı'nın Requiem'i bitirmesi için kendisine ikinci bir şans verdiği fikrine ulaşıyor. Yaşadığı bazı olayları bunun bir kehaneti olarak görüp eseri üzerinde ara ara çalışıyor. Tımarhaneye girdiğinde görevini yerine getirdiğini düşünüyor, profesörün soyadı Michaelis olunca Baş Melek Michael'ın kendisi için geldiğine emin oluyor. Gerçekçi olmayan çıkarımlardan gerçek bir son: Mozart bilincini kaybettiği odasına geri dönüyor.

Aralarda birkaç yorum vardı, hoşuma gitti. AC/DC tişörtünden kutsal bir mana çıkarıyor ve la, do, re, do notalarıyla küçük bir tema oluşturuyor eseri için. Tabii ki kendinden sonra gelen besteciler için söyledikleri önemli, Eva Baronsky'nin Mozart'ı epey incelediğini düşünüyorum, umarım müzikal dünyası da oldukça geniştir ve bu konuda Mozart'la bir paralellik kurabilmiştir. Ben amatör dinleyiciyim, öylesi bir bilgim olmadığı için ne dense yiyoruz ister istemez. Mesela Schubert'i beğeniyor Mozart, Chopin için "o kadar yorucu olmasa belki kendisine yaklaşabileceğini" belirtiyor ve orkestra için yaptığı bestenin felaket olduğunu söylüyor. Beethoven için: "Van Beethoven isimli bir beyin bestesini de yavan ve sert buldu. Bu ismi daha önce duymuş muydu acaba? Müziğine bakılırsa bu da benmerkezci bir adamdı, gerçeklere gözünü kapatmış, dinleyicisine değer vermemişti." (s. 77) Öğrencisi Süssmayr, Mozart ölünce Requiem'i tamamlıyor ama Mozart hiç beğenmiyor tamamlanmış eserini.
Eksikleri var, yine de çok hoş bir kitap.