Toplam yorum: 3.286.481
Bu ayki yorum: 8.011

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Tetiğe çöken protagonist, -bilinç gnostiği- tetiğe asıldığında parçalara ayırdığı hatrına sezginin, rüyaların ve seksen parçalı anlatının dışında başka bir vasıtayla varamayacak ölçüde dağılır. Toparlaması zor; işkencelerin, yıkıcı bir aşkın ve muhtemelen birilerini öldürmenin bilançosu birkaç gül, birkaç kurşun, biraz kül, biraz duman. Külli tamam, hepsi ayrı ayrı yerlerde, camları kırık odaya dağılmış, uyumaya çalışan bir adamın ıstırabında parlıyor. Nasıl toplamalı, daha doğrusu bu şekilde nasıl yaşamalı? Her bir parçayı kaldığı yerden sürdürüp kaldığı yerde bitirerek, birbirine bir türlü teyelleyemeyerek, korkunç bir akışla. Bilinç akar, yatağını bulur. Yatağın en kirlisi, terden en ıslağı. Uyku gelmiyorsa bir adamın su uykusu kısacık bir metne dönüşecektir, dönüşmüştür. Budur. "Kırık hayatlar da uyur, yum gözlerini." (s. 16)
Taner Ay 1957 doğumlu. Söylediğine göre "kayda değer başka bir husus yok." Fotoğrafında yakışıklı, arkasında bir Leonard Cohen fotoğrafı. Avukat, eleştirmen, sinema tutkunu. Metinleri türsüz. Şiir, biraz. Anlatı denebilir.

Uyumaya çalışan bir adam, başlangıçta Perec'in adamıyla aynı mesele. Nazım Hikmet giriyor araya; aksi ve lanet bir adamla ilgili son günlerin değerlendirmesi başlıyor ve metin açıldıkça her bir sözcüğe, yeri geldikçe her bir harfe tutunmaya çalışmak gerekiyor, yoksa metnin merkezkaç kuvveti okuru savuracak kadar hızlı. Eksiltili harfleri takip edeceksiniz, atlamamanız gerekiyor. "gözlerini/gözlerin/gözleri/gözler/gözle/gözl/göz/gö/g" (s. 16) Anlatıcıyı ne koşulda olursa olsun takip etmeyecekseniz bir hikâyeyi dinlemenin ne anlamı var?

Akış hızlı, durulacak gibi değil. Adamın adı Fırat, şizofren. Kadının adı Çiğdem. Fırat bir militan, sanıyorum siyasi çatışmaların en şiddetli olduğu dönemden. Çiğdem bir kadın adı, sözleri ve adı dışında kadınla ilgili bildiğimiz pek bir şey yok. Fırat evlenmek istemiyor, Çiğdem'i çok sevmesine rağmen gönlünü davaya vermiş. Çiğdem, silah yerine el tutması gereken eli bırakmak istemese de bunu yapmak zorunda. Öncelikler, doğru sıralama. Önceliklerini doğru belirlemeyen bir insan için kaybedilenler, yaraların kabuklarını iyileşmeye az kalmışken kaldıracak iğnelere dönüşür. Fırat, görkemli kaybedenlerdendir. Çiğdem'i, davayı, kendini kaybederken her şey fırtınaya tutulmuş gibi etrafında uçuşur. Yakalayıp kağıda koyabildiği harfler her an tekrar uçacak gibidir, uçmaya meyilli bir metin. İnce poşetlerden yapılmış bir uçurtma. Seyahat, kapatılmış anılara bir yolculuktur. Metruk/terk edilmiş zaman uzunca bir süre kilitlidir, özgür kaldığı zaman... Sağanak yağmur, kaçışsız.

Menekşeli adam, adamın kendisi adam tarafından öldürüldü. Adamın bunu kabul etmesi bir yüzleşme, en ağırından. Tetiğe çöktü, tek el ateş. Fırat yok artık, menekşeler yerlerde. Çiğdem kayıp, zaman onu değiştirecek ve anlatıcıyı da değiştirecek, birbirlerini bir daha asla bulamayacaklar, tekrar tanışmak zorundalar. Güçleri varsa. "Söyle bana Çiğdem! Neden böyle aksarım L esaretinde hüzne dolanıp duran atlarmışçasına?" (s. 54) Bir bataklık olarak görülüyor Çiğdem; sağlıklı çocuklar verebilir ama davadan saptırır. Dişiliğiyle baş döndürür ama dönen baş yerine gelmez.

Anılara devam, dönen başın baktığı istikamette dereler arasından, ağaçlar arasından kaçan bir grup militan, asker peşte. Mahirlerin kaçışına pek benzer bir durum. Sıkılan her bir mermiyle insanlığın bir kısmı yok oluyor, boşluğu korku dolduruyor. Aklı kaçırmamak gerçekten zor. Kaçıyor zaten. Çiğdem hep o kaçan bölümü istiyor, uyku bir türlü gelmiyor, seçilmiş anılar yerine denetimsiz görüntülerin baskısı son darbe oluyor.

Zor metin, yenilgiye şık bir vücut çalımı. Yirmi yerinden deli.
Kaygıdan uzak günler. Bir topun peşinde geçen avarelikle dolu zamanlar çok uzak, sanki başkasının hatıralarından anımsanıyormuş gibi. Bir söz, bir koku, uzun zamandır görülmemiş bir ağaç, tetikleyici her şeyle birlikte hatırlamanın yolculuğu sirkten farksızdır; gerçekle bağdaştıramayacağımız olağanüstü görüntülerle yalın sahicilik arasındaki sınırlar kalkar. Zaman iyi bir koreograftır; anılar her an yeniden işlenir, oluşturulur ve izleyiciye sunulur. Sonsuz bir çocukluk, sonsuz çeşitte.

"Elbette o zamanlar çok eğleniyorduk fakat yaptığımız her şeyin içinde açıklamakta zorluk çektiğim bir tür kaybolmuşluk vardı. Bir çocuk tekerlemesi biliyorum. Kafamın içinde her şey çıldırmaya başladığında kendi kendime bunu mırıldanıyorum." (s. 17)

İnsanların bir şeyleri atamamasının, biriktirmesinin sebebi de budur sanıyorum, geçmişten kalan somut parçalara duyulan ihtiyaç. Boşa yaşanmadığının bir ispatı. Brautigan işte, yani rüzgar her şeyi alıp götürmeyecek. Ben bu tişörtümü atmayacağım, kişisel tarihimde önemli bir yeri var. Hasta değilim, her şeyi tutmuyorum. Lisede doldurduğum defterler çöpü boyladı çünkü liseyle ilgili bir meselem kalmadı, çözülmemiş ve yarım kalmış her sorun halledildi. Sosyal problemler psikolojik olanlardan daha önemli bir hale geldi, böylece eski kıyafetlerimi bağışlamaya başladım. Anılarla birlikte evrildik, artık başka biriyiz. Herkes yüzleşerek bir başkası oldu ve olmaya devam ediyor. Belki Meyer da bir başkası olmuştur, onun kurtuluşu bu kitap olabilir mi?
İki Almanya'nın birleştiği zamanlardan bir gençlik hikâyesi, çoğu anı gibi çok parçalı, bulutsuz, berrak. Seçilmiş anılar değiştirilmeye daha az müsait, olduğu gibi hatırlanmaları daha mümkün. Bu anılar 90'ların başında Leipzig'in doğusundaki sefil semtlerden birinde beş altı arkadaşın büyüme sancılarından terkip. Ailelerin çoğu parçalanmış, babalar alkolik, anneler işçi sınıfının tipik örneği. Çocuklara hırsızlıktan, maceradan ve erken büyümekten başka bir yol sunulmuyor. Dönemin kapalı toplumunu da düşününce çok küçük bir sosyal çevrede büyümeye çalışan çocuklar, Doğu Almanya'nın kasvetli ortamında bir şekilde var olmaya çalışıyor. Mark, Pitbull, Rico, Walter ve anlatıcımız Daniel, yolculukları mezarda veya hapishanede sonlanmadığı sürece yanımızda olacak. "Kafalarımızı kaldırıyoruz ve göğe bakıyoruz, gecenin karanlığına, yalnızız ve korkmuyoruz. Birer sigara yakıp yola devam ediyoruz." (s. 105)

Üç yıllık bir zaman diliminde yaşanan olaylar öyküler halinde kronolojik bir sıralama gözetmeksizin anlatılıyor. Hepsinin anlatıcısı Daniel zamanla birlikte anlatımını değiştiriyor, zenginleştiriyor. Güzel düşünülmüş bir detay. Ayrıntıları öykülerle birlikte vermek daha iyi olacak.

Her birini ayrı ayrı ele almak gerekiyor. Rico boksör, Daniel'in en yakın arkadaşı. Gelecek vadediyordu ki esrara ve alkole sarınca sokak dövüşçüsü olmaktan öteye gidemiyor. Büyük Dövüşler öyküsü sırf Rico için. Daniel'la birlikte takıldıkları barda bir boks maçı izliyorlar, dövüşçülerden biri Rico'nun çok sevdiği bir boksör. Maç ilerliyor, Rico'nun boksörü kazanmak için durmadan saldırıyor, gücünün son damlasına kadar. Maçı izlerken Daniel Rico'nun son maçına atlıyor, Eismann'la yapılan ve Rico'nun daimi yenilgisinin simgesi haline gelen son maç. İki maçta da mücadele çok benzer; Rico ve televizyondaki boksör kazanmaya çok yakın, akıllarında başka hiçbir şey yok. Ne ki başaramıyorlar, görünürde kaybetmemelerine rağmen kazanamıyorlar da. Rico az farkla yeniliyor ve rakibinin üzerine yürüyüp adamı bildiği şekilde yere yıkıyor, tekmelemeye başlıyor. Televizyondaki boksör, Rico'nun yenilgisini hatırlatmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Bu iki hikâyedeki geçişler oldukça başarılı, kurguyu bozan hiçbir şey yok. Başka bir öyküde Rico'nun sonunu görüyor ve üzülüyoruz, aslında oldukça delikanlı bir çocuk Rico ama yanlış zaman, yanlış yer, yanlış hayat. Banka soyuyor ve yakalanana kadar Daniel'la zaman geçiriyor. Polis arabasına bindirilirken son kez Daniel'a bakıyor. "Büyük dövüşlerin zamanıydı ve Rico bunların hepsini kaybetti." (s. 137)

Mark. Mark kafası çalışan bir adam ama uyuşturucuya bulaşıyor ve birkaç kez tedavi görse de sonunu Pitbull getiriyor, yakın bir arkadaşı. Ucuz maldan çokça tüketince ölüyor ve arkadaşları tarafından toprağa veriliyor. Sonrasında Daniel Pitbull'u sıkıştırıyor ve kendince hesaplaşıyor, bilardoyla. Pitbull yeniliyor, suçluluk duygusunu bastırmaya çalışarak dayak yemeden bardan çıkıp gidiyor. Pitbull adını alması da ayrı bir öyküde anlatılıyor, köpeğini öldüren babasını iyice bir benzettikten sonra asıl adı olan Stefan'ı bırakıp Pitbull adını kullanmaya başlıyor. Anılar, hayatın kendisi haline gelebiliyor. Acılar ve acılar.

Fred bir yan karakter, araba hırsızı. Bizim çocuklardan birkaç yaş büyük ve çocuklara işi öğretiyor. Araba nasıl çalınır, nasıl içilir, hapse girene kadar çocukların hayatını şekillendirmiş oluyor bir anlamda. Bira fabrikasından çalınan biralarda, arabalarla yapılan gezintilerde hep bir parça Fred var.

Geri kalanı semt, çocukların hayatını şekillendiren pis, kokulu ve terk edilemez semt. Pisliğin içinde kendi ahlak kurallarıyla yaşamaya çalışıyorlar; yardım ettikleri bir kadından para tırtıklarlarken bile ölçülüler, anlaşılmasın diye yapıyor olmaları bir yana, içlerinde bir parça iyilik var. Karısını döven bir adamın ağzını yüzünü kırıyorlar, zor durumdaki insanlara bir şekilde dokunuyorlar. Serseriliklerinin sonucunda ıslah evine düştükleri de oluyor, bir öykü Daniel'ın böyle bir yerde geçirdiği bir ayı anlatıyor. Yaşadıkları semtte hayatta kalırlarsa hapiste de hayatta kalabilirler, dışarıyla içerisi arasında pek bir fark yok, hatta kimi açılardan içerisi çok daha iyi.
Dazlaklar, punklar, her türden klik var ve semt çocukları zaman zaman onlarla anlaşma yapıyor, zaman zaman dövüşüyor. Dazlaklarla araları hiçbir zaman iyi değil. Bir öyküde Daniel evinin balkonunda dürbünle etrafa bakarken Rico ve Walter'ın hızla bahçeye geldiğini görüyor, arkalarında 10 kişilik bir çete. Daniel saklanıyor, Rico'nun haykırışlarına rağmen bahçe kapısını açmıyor ve balkondan arkadaşlarının dayak yemesini izliyor, sonra aşağı iniyor ve bağırışlarını duymadığını söylüyor. Kendini affettirdikten sonra zencilerle anlaşma yapıyor ve dazlak çetesini hacamat ettiriyor. Korsan gece kulübü açtıkları zaman da mevzuyu bitiren bu dazlaklar oluyor, ortamı dağıtıp eğlenceyi bitiriyorlar.

Fanatizm. Futbol maçları, kavgalar ve diğer afacanlıklar Green Street Hooligans tadı veriyor, fazlasıyla.

Bir dönemin panoraması bu kitap, Pal Sokağı Çocukları'nın bir uyarlaması gibi gelmesin, değil. Holden Caufield'ın terelelliliği var sanılmasın, yok. Onlar sadece bir rüya gördü. Bazıları uyandı, bazıları görmeye devam ediyor. Onca öyküde anlatılan onca hikâye, umudun ve yenilginin insanın devam etme gücünü nasıl yenilediğini gösterecek, çekilecek büyük acılara rağmen.

Filmi de çekilmiş bu kitabın, izlemeye başladım da çok hoş. Bir bakın.
Luigi Pirandello, 20. yüzyılın felsefi akımlarında oradan oraya salınan dilin/insanın çıkmazını alaybozanıyla cümle aleme saçıyordu: "Siz o sözcükleri bana söylerken kendi anlamınızla dolduruyorsunuz; ben de kavrayamıyorum onları, kaçınılmaz olarak, kendi anlamımla dolduruyorum. Birbirimizi anladığımızı sandık; oysa gerçekte birbirimizi anlamadık." İnsanın görünen yüzeyinin altında imaların ve kinayelerin yüzdüğü kara bir deniz var, güneşli günlerde gölge biçimine büründüğü zaman herkes tarafından görülebilir. İnsan önce kendi gölgesinde boğulur -isterse, denerse, başarırsa- ki başkalarını kat kat açabilsin, anlayabilsin. Empatinin altın kuralı.

Anlıyorsun Değil Mi?, kağıttan bir gemiyle kara okyanusa açılan insanların kendi kendilerine anlam kazandırdıkları yolculuklarını derliyor. Yıldızlar sayısız göz, dalgalar nicelikle ifade edilemeyecek kadar kol, her yandan sarıyor. Okurun her bir parçası bu yolculukta belirebilir. Anlatılan, duyarlık seviyesi yüksek olanlarımızın anlayacağı cinstendir.
Metin, birçok kısa öyküden oluşuyor. Kısa öykülerin muzipliklerinden biri, kısaldıkça düşünmeye zorlamalarının ve düşündürme sürelerinin artmasıdır. İki cümlelik/sayfalık öykülerde Keretvari bir yoğunluk var, mizahın ayarlı dozu keyif verici ve alaycılık üzerine düşeni yapıyor; ruhsal bir uçan tekme sonucu afallama ve hemen ardından metni tekrar okuma isteği,

Metinde insanın -anlayışın da- yapı taşı olan sevgi -eğer oradaysa- tezahürleri üzerinden anlatılırız. Bir yemek, trenler, evden uzağa gitme arzusu, dönmemenin çekiciliği... Epigrafta Selçuk Altun'un romanlarında sıklıkla andığı Louise Glück'ten bir parça şiir var: "Düşündüm ki/acının anlamı/sevilmememdi./Meğer seven benmişim." Olur da öykülerde yenilgilere denk geliriz, bazı insanların yenilgiyi sevdiklerini anımsamamız gerekir. Nevrozunun sebebini bildiği halde kendini sağaltmayan insanların iyi bir sebebi vardır. Şimdinin gerçekliğine inanmadan geleceğin hayalini kuramayan biri, Birkaç Söz adlı öyküde görünür ve insanın zamanla olan meselesini tek bir cümleyle irdeler. Ve Uyuyamadığım İçin adlı bir diğer öykü, bir diğerinin dünyasına dahil olamayan insanın itirafıdır. Adamın evi kitaplarla, müzikle ve yetişkin çocuklarının anılarıyla doludur ve kadın bütün bunların içinde varlığının sahipliğini yitirecek ölçüde başkalaşmaktan korkar, adamı terk eder. Korkular açıkça konuşulamayacak kadar özeldir, bu yüzden tek çözüm olarak kendine sığınmaktan başka çare yoktur. Buluşma Noktası mesela, taktikleri belli bir erkeğe yaklaşan kadınla ilgilidir. Erkeğin davranışları gerçekleşmeden, kadının zihninde belirginleşir fakat bir noktada erkek geri çekilir, düşünce akışı bozulur ve kadın şaşırır. Hiçbir şey olmamıştır, beklentileri gerçekleşmeyen kadın bir bahaneyle tekrar adamın evine gider. Bu da adamın bir taktiği olabilir, orası meçhul.

Kısa öykü çok öyküdür, söylenenin ardındaki söylenmeyeni sezdirir. Blatnik'in kitabı görülmeyenin ardındaki insanı anlaşılır kılacak kadar sahici, açık, özel. Kısacık bir şey, tekrar okumak istersiniz. Belki anlam veremediğiniz bazı olaylar aydınlanır, sonuçta insan öngörülebilecek bir olay değildir.

Öyle midir?
Olay 1851'de geçiyor, Oregon ve Kaliforniya arasında bir yerlerde. Charlie ve Eli Sisters, Commoder'un emrinde kiralık katil olarak çalışan iki kardeştir, burun farkıyla Charlie daha büyüktür ve patronunun tavsiyesiyle kardeşine patron gibi davranmaya başlar. Eli duyarlı bir çocuktur ve sonradan anlaşılacağı üzere merhametli bir babadır. Hak etmeyenlere karşı merhametsizdir, orası ayrı.

Ellerinde yeni bir iş var, Warm adlı ayyaşı vuracaklar ve adamın yerini bulmak için öncelikle Commodore'un adamı Morris'i bulacaklar. Morris'i keşif ekibi gibi düşünebiliriz ki gerçekten de bir şeyleri keşfedip patronunu satması ironik değildir.

Yola koyulurlar, Eli'ın atı önceki ata göre rezil bir haldedir ama adam hayvanı sever, daha iyi bir at bulduğu zaman bile o atı satar ve yola Tub'la devam eder. Abiyle çekişmeleri yol boyunca devam eder, büyük kardeş paragözdür, ayyaştır ve muhteşem bir katildir. Bunun sebebi babasını öldürmesi olabilir, zira annelerini döven babasına daha fazla sabredemez. Eli empati timsalidir, müthiş bir sezgiye ve duyarlılığa sahiptir, öldürdüğü adamların bile acısını hisseder diyebiliriz. Böyle iki ucube kardeşin başından geçenler tam bir Tarantino filmi kıvamında. Eğlenceli, dehşet verici, çok renkli. 1850'lerin Western ortamında yaşam kaosta bir yer edinebilmeye bakıyor; herkesin kafaya göre silah çekip birbirini vurabildiği bir dünyada güçlü olan ayakta kalıyor ve Sisters Brothers oldukça güçlü.
Kaotik bir dünya dedik, kara büyüden düellolara, Altına Hücum dalgasından gangsterlere tam bir curcuna. Yolculuğun başında ağlayan bir adama rastlarlar, adam kendine doğrultulan silahlardan zerre etkilenmez ve birilerinin terk edip gittiğini haykırarak uzaklaşır. Bu adam iki kez daha karşılarına çıkacaktır, sonuncusu o kadar uygunsuz bir yerde gerçekleşir ki Eli yerden bir taş alıp adama fırlatır ve, "Git lan buradan!" diye bağırır. Belalı bir gezegenin çevresinde dolaşan bir uydu gibidir adam, gerçi dünya da küçüktür. Yol boyunca sıralanmış kasabalardan başka gidilebilecek bir yer yoktur, yolda kızılderili saldırısına uğramazsanız.

Şanssızlık da var biraz, Eli'yı örümcek ısırır ve zehir etkisini anında gösterir, bir kadının kulübesine sığınırlar. Kadın cadıyı andırır ve bizimkileri korkutur, sabah olduğunda kapıya astığı muskadan başka bir iz yoktur kendisinden. Eli muskanın altından geçer ve lanetlendiğini düşünür ama sonradan karşılaşacağı bir kız, adamın aslında korunduğunu söyler ve başka hiçbir şey söylemeden ortadan kaybolur. Bir kez daha göründüğünde yine farklı bir şey söylemez. Böyle garip tesadüfler, ilginç karşılaşmalar kitapta gırla, küçük bir dünya olduğunu söylemiştim.

Yola devam, bu kez Eli'ın kafası şişiyor. Dişleri korkunç bir durumda, yol üstünde rastladıkları doktor-veteriner kırması bir adamın garip tedavisi işe yaramasa kafa balon gibi gezecek. Adamdan iki şey kaparlar; diş fırçası ve anestezik maddeler. İkisi de zamanına göre büyük yeniliktir, nane aromalı toz nefesi açar ve Eli'ın vazgeçilmezi olur. Kişisel bakımlarına dikkat eden kovboylar bunlar. Uyuşturuculara el koymak için doktoru darp ederler ve yola koyulurlar. Aralarda yine Tarantinovari diyaloglar bolca vardır, absürtlükten gına gelmeyecek ölçüde başarıyla serpilmiştir.

Morris'i bulurlar, daha doğrusu günlüğünü bulurlar. Günlükte Warm'un Morris'i deşifre ettiği anlatılır. Warm, zamanın deli mucitlerinden biridir ve nehirlerde dibe gömülü altın tozlarını yüzeye çıkartacak bir formül keşfetmiştir. Commodore bu formülü ister, Warm kaçar ve peşine düşen kiralık katillerden kurtulmaya çalışır. O esnada bir aydınlanma anı yaşanır, Morris patronundan kurtulmak ister ve Warm'la iyi bir ikili olup çalışmaya başlarlar. Aynı fikir Eli'ın da aklına gelmiştir, Charlie'yi ikna eder ve diğer ikisine katılırlar. Altın çıkarma işlemi sırasında iki kafadar ölür, Charlie elini kaybeder ve aklı başına gelir, cins bir insandan munis bir kardeşe dönüşür. Memlekete dönerler, Eli Commodore'u öldürür ve bir dükkan açar. Bitti.

Mevzu zaten oldukça ilginç; Eli'ın filozof bir yanı var ve bütün bu kafa parçalamanın, bağırsak deşmenin ortasında Pascal gibi sözler söyleyebiliyor, bir fahişeye aşık olup bütün parasını kaybedebiliyor. Charlie tam tersi, maço. İkisinin uyumsuzluğu acayip bir serüveni garantilemiş oluyor. Bunun dışında soydukları adamlar, köşeye sıkıştıklarında kurtulma taktikleri gibi pek çok ayrıntı muhteşem bir arka plan yaratıyor, anlatıyı tek boyutlu olmaktan, klasik bir maceradan kurtarıyor.

On numara beş yıldız.
İnanmak istemediğimiz sürece yalanın gerçeği çarpıtmak gibi bir özelliği yok. Duymak istemiyorsan sormazsın, işin bir diğer boyutu. Sessiz kalmak ya da inanmamak, yaşamımızı sekiz farklı alternatif gerçekliğe bölmez ama kimsenin doğal bir yalan makinesi olmadığını düşündüğümüzde doğrusal bir zamanda yaşamak pek mümkün gözükmüyor. Kolektif bir cinnete sürüklenen toplumun peygambere ihtiyacı varsa peygamber üretilir, tanrı üretilir ve kral çıplak olsa bile önemli olan çıplaklıktan çok kralsa eğer, o zaman inanmayan için ezilmişliğin yaratacağı cinnet başlar. İnanç savaşları bir yana, yalan için inanan ve inandıran gerekir, bu kitabın temelde anlattığı dalavereler de bu iki taraf üzerinden yürüyor. Birbirine umutsuzca muhtaç taraflar.

Yazarın giriş bölümünde neden bu konu üzerine yoğunlaştığıyla alakalı mevzulardan sonra insanın yalan söyleme ihtiyacıyla ilgili güzel bir açıklama var. İnsan, zihinsel olarak soyutlama yeteneğini edindiği andan itibaren yalan söylemeye başladı. Bolt için evrimsel bir garabet olan Homo sapiens, tarımdan gözlüğe pek çok icatla evrimin doğal seyrinden çoktan çıktı ve kendi yolunda ilerliyor. Şimdiye kadar evreni anlamada -fizik tam olarak bu işe yarar aslında ve bence ilginç bir şey; fizik bizi yarattı ama biz de onu yarattık, tabii cümlenin geri kalanını unuttunuz, bu kadar uzun ara cümle mi olur lan yüzünün çerçevesini sevdiğim, dediğinizi duyar gibiyim- büyük yol kat ettik ama işin yan etkileri pek iç açıcı değil. Savaşlar, soykırımlar bir yana, ilk olarak yalanın varlığından söz edilebilir. "Soyutlama gücü, yani alternatif gerçeklikler yaratma kabiliyeti, bu kitabın konusu olan kötülüğün esas nedenidir. Bir insan mükemmel bir hayat yaşamasının önündeki tek engelin partneri olduğuna inanabilir. Bir başkası şayet ortaokuldaki hocaları kimya alanındaki vizyoner görüşlerinin kıymetini bilip mezun olmasına izin verselerdi, bugün AIDS'e tedavi bulabileceğini öne sürebilir. Aynı şekilde icra ettiği sanatın değerinin ölümünden yüz yıl sonra anlaşılacağını iddia edenlere rastlamak mümkündür." (s. 10) Sonsuz alternatif var, bunlara yol açan da insanın kendi icadı olan şeyler aslında. Örneğin Rönesans'a kadar sahtecilik diye bir şey yok, zira o tarihe kadar ressam kavramı -öznel üretim de diyebiliriz- üzerinde pek durulmadığı için taklide imitasyon denmiş ve sanatın nitelikleri tam olarak yerleştiği zaman bunun o kadar da zararsız bir şey olmadığı anlaşılmış. Sahte banknot, telif hakları, şudur budur derken işler iyice karıştı, haydi bakalım.
Vakalar çeşitli. Nitelikli dolandırıcılık var, trolllük var, neler neler. Ben en acayiplerini alacağım, toplamda 146 vaka var.

Abraham Lincoln'den sahte aforizmalar olayı bize pek uzak değil, internetten okuduğu bilgiyi, doğruluğunu teyit etmeden kullanan köşe yazarları, politikacılar gırla. Burada işin boyutu biraz daha büyük, Bush ve Al Gore bu naneyi yemiş.

Albert Einstein'ın 1915'te demirin manyetik özellikleri üzerine yaptığı bir deneyin sonuçlarını beğenmeyip kafasına göre değiştirmesi olayı var, hiç yakıştıramadım. Sen de mi Einstein, sen de mi?

Arthur Orton vakası çok ilginç, zengin bir ailenin çocuğu uzun bir yolculuğa çıkıyor ve kayboluyor. Kayıp ilanlarından sonra çocuktan haber geliyor yıllar sonra, herif geri dönüyor. Annenin oğluna kavuşması görmeye değer ama ailenin diğer üyeleri böyle düşünmüyor. Dönen çocuk asıl çocuk değil ama anne öyle düşünmüyor. Kadın öldükten sonra miras davaları, bilmem ne. Buna benzer bir film vardı, adını hatırlayamadım şimdi. Annenin arayışı, çocuğun dönmesi falan aynı ama bu kez anne tarafında sıkıntı var, anne çocuğu öldürüp etrafındaki insanlara evladının kaçırıldığını söylüyor. Yıllar sonra kavuşuyorlar ama çocuk o çocuk değil, anne o anne değil, çok ilginç bir filmdi. Olur yani böyle şeyler, büyütmeye gerek yok?

Barones Murphy'nin Çello Testisi vakası trolllüğün efsanevi örneklerinden. Dr. Murphy bir tıbbi dergide "Gitar Memebaşı" adlı rahatsızlıktan haberdar olur ve olayın geyik olduğunu düşünüp Çello Testisi nam kendi uydurukluğunu dergiye yollar, kendisi tıp profesörüdür ve bu yüzden çalışmasını kocasının imzasıyla gönderir ki mevzu ciddiye alınmasın. Mevzu ciddiye alınır, makaleye sayısız atıf yapılır.

Brooklyn Köprüsü'nü satan Bay Parker, bizdeki Sülün Osman'ın yediği naneyi 1800'lerin sonlarında yer ve koca koca köprüleri, binaları parası olan ama aklı kıt göçmenlere kakalar. Polis, yapıların önüne barikat kuran, turnike koymaya çalışan insanlardan bıkar ve limanlarda kamuya ait yapıların satın alınamayacağına dair broşürler dağıtır.

Ölü adamı uçağa bindirmeye çalışan bir aile aklımı aldı. Tabut içinde götürmek daha pahalı diye adamı giydirmişler, tekerlekli sandalyeye oturtmuşlar ve millete uyuduğunu söyleyip uçağa bindirmeye çalışmışlar. Ulan insanlar amma acayip ya.

Savaş hileleri falan var, onlardan bir iki tanesini yazayım. II. Dünya Savaşı'nda General Montgomery'ye çok benzeyen bir aktör, farklı cephelerde görünüp Almanları yanıltıyor ve saldırı farklı bölgelerde gerçekleşiyor. Kuzey Kore'nin bastığı sahte dolarlar da bombastik; adamlar piyasaya sahte dolar sürüyor ve ABD buna karşı koymuyor, çekik gözlü kardeşlerimiz açık açık sahte para için ham madde ithal ederken bile. Bir de 23. Özel Servis vakası var, filmi çekilmemişse ayıp edilmiş demektir. Üstün zekalı birkaç insan II. Dünya Savaşı'nda bir araya getiriliyor ve düşmanı yanıltmak için efektten tutun da kamuflaja kadar pek çok konuda katakulli düzenliyorlar ve tarihin tozlu sayfalarında yerlerini alıyorlar, zira başka bir savaş patlak verebilir ve kullandıkları taktikler bu savaşlarda işe yarayabilir.

Erich von Däniken nam abinin kitaplarını ayıla bayıla okuduk, yalan yok. Ben lisede almıştım bir tane, aklımı yitiriyordum ki olur mu oğlum öyle şey, olmaz deyip yırtmıştım. Neyse, adamın dalavereci olduğu anlatılmış. Güzel.

Sanattan ekonomiye pek çok alanda büyük dalavereler, insanın deliliğine eğlenceli bir yaklaşım. Hoş.