Toplam yorum: 3.286.481
Bu ayki yorum: 8.011

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Le Guin'in sosyal meseleler yaratıp insan-insan ve insan-toplum ilişkilerine çomak soktuğu bir başka kitabı. Giriş bölümünde kitap hakkında açıklamalar yapan Le Guin, karakterlerini cinsiyet gibi özelliklerin ön kabul yaratacak etkisinden muaf tutarak oluşturduğunu anlatıyor. Le Guin'in ideolojik eylemlerin hedeflediği değişimlerde insanı diğerlerinden farklılaştıran özelliklerinin önemsiz olduğunu belirtmesi aslında ayrımcılığa karşı güzel bir tutum, bu yüzden Le Guin her ideolojinin yanlış yorumlar yaratabileceğini ve dolayısıyla bu yorumların eleştirilebilir olduğunu belirtiyor. İnsan salt insandır, değişim her insan içindir ve geri kalan her şey ideolojiyi özünden saptırabilir. Sapmasın, iyi olan neyse onun peşinden gitsin. Evet. "Bir ideoloji ancak ve ancak düşünce ve hislerin berraklığını ve dürüstlüğünü yoğunlaştırmak için kullanıldığında değerlidir." (s. 11)
Kitap, Hainish Cycle'ın bölümlerinden biri. Diğer kitapları bilmediğimden toplu bir yorum yapamayacağım, bodoslamadan anlatayım. Sürgünlerin gezegeninde -Gamma Draconis Sistemi'nde Werel nam- Alterralılar ve Tevarlılar yaşıyor, yani gezegenin bilinen tarafında durum bu. Bilinmeyen taraflardan Gaallar güneye göçmeye başladığı zaman Alterralı Jakob Agat, Tevarlı Wold'un yanına gider ve beraber savaşmazlarsa yok olacaklarından bahseder. Temelinde farklılıklara rağmen bir araya gelme hikâyesi ama manası çok derin. Saksıya fesleğen gibi oturturum anlamı da çıkar. Şunu vereyim de sağlam başlayalım: "Tanışmalarını, birliktelik kurmalarını sağlayan, onları özgürleştiren şey, aralarındaki o fark, yabancılıktı sanki." (s. 97) Mülksüzler'de aslında o kadar ilerici olmayan gelişmiş bir uygarlıkla muhafazakâr görünüp ilerlemeye yatkın bir uygarlığın ilişkileri anlatılıyordu, burada mevzu iki klan arasında, daha küçük bir dünyada işleniyor.

Alterralılar başka bir sistemden uzun zaman önce gelmiş bir ırk, büyük savaştan önce görev için geldikleri gezegende savaşın patlak vermesiyle zorunlu olarak kalıyorlar ve ırkdaşlarıyla iletişimleri kesiliyor. Savaşın sürüp sürmediğini bilmiyorlar, 23 nesil boyunca yabancı, soğuk bir gezegende yaşamaya çalışıyorlar ve doğanın kendilerini yavaş yavaş reddetmesiyle üreme yetenekleri dumura uğruyor. Bu dumur olayı birçok özellikleri için geçerli, bir de Kültürel Ambargo var, evrensel bir kanun. Yerlilerin teknolojisinden öte bir teknolojiyi kullanmaları yasak. Zihin okuma yetenekleri var ama kullanmaları yasak. Bu yeteneği çağlar önce Rokanan adlı birinden, başka bir gezegende öğrenmişler. Rocannon'un Dünyası'nı okumak şart oldu böylece. Neyse, silah kullanamıyorlar, kolaylıkla üreyemiyorlar, kapalı bir toplum haline geliyor Alterralılar, hatta Seiko adlı Alterralı, Rolery'ye, "Ulan kaç asır oldu, bir tekerlek kullanmayı bile öğrenemediniz kerkenezler!" diye çıkışıyor falan. Sonuçta gezegenin yerlileri olan Tevarlılar, bu arkadaşları dışlıyor ve "yaban" diyorlar onlara. Karaosmanoğlu'nun şu kitabı okuyup yorumlamasını çok isterdim, o kadar çok ortak noktası var ki iki kitabın... Bir dış tehlikenin belirmesiyle birleşmeye çalışan iki yabancı tür, aralarındaki gerilim, bilmem ne.

Rolery, öyle durmasa da romanın kilit karakteri sanıyorum. Wold'un torunlarından biri. Tevarlılarda poligamik bir düzen var, Wold'un birçok kadınından birçok torunu olmuş. Zamanında iki toplum kız alıp vermiş, bir akrabalık da var. Anlatının başında Rolery'nin okyanusu görmek isteyip Alterra topraklarına girmesi, kadının özgür iradesi için en güzel örnektir. Yasakların anlamını yitirmesiyle birlikte özgürlüğünü yaşamak isteyen Rolery, Jakob'ın zihnini okumasıyla birlikte bir diğer yasağı da çiğner. İki tür arasında zihin okuma yasaktır, Jakob Rolery'yi Alterralı sandığını söyleyip yanlışlıkla zihnini okuduğunu belirtir ama önemli olan zamanla birlikte kuralların ve dahi alışkanlıkların değişebilmesidir. Bu ikisi birbirine tutulduktan sonra gizli gizli buluşurlar, koklaşırlar, hatta savaşın başlarında Rolery'nin Jakob'la sevgili olduğunu duyan Tevarlılar, birlikmiş, ittifakmış falan dinlemeden Jakob'ı sille tokat döverler, hacamat ederler. Sağduyulu Tevarlılar, sığır olanlara ne kadar da güzel bir halt yediklerini söyleyip adamları tebrik ederler. İç çatışmalardan ötürü sürgüne yollananlar da olur, haklı olduğu halde usullere uygun davranmayanlar kentten şutlanır. Kokuşmuş kanunların güncellenmesi şart. Kohlberg'in ahlak aşamalarında kanun ve düzene ölümüne biat eden insanlar için ayrı bir kademe mevcut, adamın dediğine göre bu aşamadakiler için kanunlar insanlardan üstündür ve kanun yapıcılar bilmeyecek de biz mi bileceğiz? Argumentum ab auctoritate denen bir nane vardır, otorite söylediyse doğrudur hesabı. Lakin ki öyle değildir, otoriteler de cozutabilir. O zaman çok basit bir şey devreye girer: mantık. Empatiyi de araya sıkıştırın. Mis gibi bir kanun yapıcı oldunuz, tebrikler.

Gaallar şehri bastı, kış geldi ve savaş başladı, kelleler koltukta şehir savunmasına geçildi ve Jakob'ın arkadaşları, şehrin konseyini oluşturan kişiler bir bir ölmeye başladı. Kitap, ana meseleleri üzerinden pek çok hadiseyi inceliyor, zamandan tutun da iktidara kadar. Arka kapakta da mevzuyla alakalı bir alıntı mevcut. Jakob lider değildir, en azından kendini öyle görmez ama etrafındakiler onu öyle görür ve söylediklerini yerine getirirler. Gücün kaynağı birey olsa da yönetmek istemeyen biri için o rol etrafındakiler tarafından biçilmişse yapacak pek de bir şey yok. Doğal bir liderlik bu, insanın en derin meyillerinden biri; birinin ne yapılması gerektiğini söylemesine ihtiyaç duymak. Rahatlatır, sorumluluktan kurtarır. Sadece emirleri uygularsınız, suç işlerseniz bu rezil savunmayla bir şeyleri değiştirebileceğinizi düşünürsünüz ama kafaya şaplak yemeyi çoktan kabul etmişsinizdir. İşin iki farklı boyutu.

Zaman mefhumu var, kendi emperyalist düzenlerinde Tevarlılar için zaman, bir tık gelecekle geçmişi aydınlatan bir lamba gibi. Uzun vadeli plan kurma yetileri yok, geçmişin dehlizlerine dalıp geleceği yorumlayabilme güçleri yok. Zamanı ölçülere ayırma yetenekleri de bu şekilde gelişmiş, uzunca bir süreyi dört mevsime sığdırabilmeleri bu yeteneksizliklerinden kaynaklanıyor. Öbür tarafta da kadınlar Jakob'ı kıskanıyor çünkü seçilen kadın bir insan, Alterralı değil.

Böyle çok çeşitli çatışmaların yer aldığı, kafa açıcı bir kitap. Hoş.
Kayıp bir şair.

"Simruy Tüzün 1962 yılında Münih'te doğdu, ilk şiirleri 1983 yılında Beyaz dergisinde yayınlandı. 1989 yılından bu yana Los Angeles'ta yaşıyor."

Hakkındaki bütün bilgi bu, bir de şiirimizin gölgedeki akıncılarından Mustafa Irgat'la oynadığı bir film var, Mehmet Güreli'yi de görebilirsiniz burada.

Bergman filmi olanı kadar kara mıdır, bir kuytuya sığındığına göre bu mümkün bir şey. Dizelere serpili bulutlardan fırsat kalırsa aydınlandığına şahit olunur. Aslında pek çok aydınlık şiir vardır; orman, ağaç ve kitap bir şiirin sıkıntılı havasında şekillerle dile getirilmiştir ve şiir sorgulanır, "hani şiir........hangi şiir", kuyruğunu ısırmış bir yılan görseliyle açılan şiirlerin başı ve sonu arasında belirli bir yol, ne ki adımlar belirsiz. Birkaçı hariç.

Anne. Giden annenin kimlikleri bir bir ortalığa saçılır.

"SENİ GÖRDÜM gitmiştin/yokluğunu nefesim bildi/hafif bir boşluk yattığın yer/çimen çiçek baskın/mum alevi misin şimdi sen/rüzgârda bir ayin/çılgın bir tazı" (s. 13) Elle tutulabilir anılar da vardır, helva kavuran ellerin kokusu, huzurlu bir uyku.

Ay, üzerinden atlanabilirdir ve bir diğer mesele olan geçmişe aittir. "DÜN/demindi bu" (s. 17) Geçmiş zaman sincabın kuyruğundadır, gelecek gözden yitmiştir, hissedilen şimdinin uğultusudur ve Tüzün'ün şiiri bu uğultunun çözümü sayılabilir. Kısa dizelerin sessizlikle bir kan bağı var, uğultunun iyice işitilebilmesi için her şey kısılı. "Tanrının sesi uzak," der Tüzün bir yerde. Zaten söylediği de o yerdir, o yere aittir.

Oyunculluk da vardır biraz; şair tek bir karbon atomunun -C- şeklinden molekül oluşturur ki bu insandır aslında, bir sürü C'den topluluk oluşur ve aldıkları şekillerle toplamdan bambaşka bir şey oldukları ortaya çıkar. Bir örnek çoğulluk.

Minimal olduğu ölçüde yoğun, tekrarların -kelime, imge, çivi, oklava vs.- her biri daha büyük bir yükü omuzluyor. Okunmalıdır.

Daha kaç sanatçı varsa böyle, alayının peşindeyim.
Yazın bunu: İşiguro çok uzak olmayan bir zamanda Nobel'i kazandığı zaman akabinde şöyle bir açıklama gelecek: "Onca bireysel ve toplumsal meseleyi küçücük kitaplara sığdırmadaki hayvani başarısından ötürü Bay İşiguro'ya Edebiyat Ödülü'nün yanında Barış Ödülü ve Kimya Ödülü'nü de veriverdik, kimse alınmasın, gücenmesin."
İşiguro bu kitabında İngiltere'nin nüfuzlu adamlarından Lord Darlington'ın malikanesinde baş uşak olarak görev yapan Stevens'ı merkeze alarak hem bir dönemi inceliyor, hem de insanın görev namına hayattan nasıl geri kalabileceğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. İşiguro'nun çaktırmayıp da sezdirdiği yan etkiler vardır, ince yazı işçiliğidir bunlar. Dünyayı algılayışı son derece çarpık olduğu için kendisi iyisinden bir güvenilmez anlatıcıdır. Vakar, Stevens'ın hayatını rezil ettiği gibi efendisinin yanlışlarını görmesini de engeller. Stevens mesleğinin gerektirdiği en önemli özellik uğruna insanlığından vazgeçmiştir denebilir.
İşin toplumsal boyutu, İngiliz aristokrasisinin taşlanması değil, kayalanmasıdır. Ülkelerin masalarda yönetildiği zamanlardır, Lord Darlington devlet erkanını evinde toplar ve alınacak kararlar bu malikanede belirlenir.
Stevens'ın itirafıyla bitiriyorum: "Lord Darlington kötü bir adam değildi. Hiç değildi. En azından yaşamının sonunda kendi hatalarını kendisinin işlediğini söyleyebilme ayrıcalığın sahip oldu. Yürekli bir adamdı. Yaşamda belli bir yolu seçti, bu yanlış çıktı, ama elden ne gelir, o seçmişti bunu, hiç değilse bunu söyleyebilir. Bana gelince, ben bunu bile ileri süremem. Anlıyorsunuz ya, güvenmiştim. Lord hazretlerinin bilgeliğine güvenmiştim. Ona hizmet ettiğim bütün o yıllar boyunca yararlı bir şeyler yapıyor olduğuma güvenmiştim. Kendi hatalarımı kendim işledim bile diyemiyorum. Gerçekten -insan sormalı kendine- vakar bunun neresinde?" (s. 245)

Nefis, İşiguro okumak büyük keyif.
Jensen'in kaynakçasında Melville, Stevenson, Conrad ve Homeros gibi yazarların kitapları var, ben bir iki tane daha eklemek isterim. Direkt ilham vermemiş olabilir ama kesinlikle Marquez var, bir şehrin geçirdiği değişimin biraz daha az büyüsüzünü Marstal'da görmek mümkün. Marquez'in şehrinin kuruluşunu ve trenle tanışmasını hatırlayın. Marstal, Danimarka'nın sayısız adalarından birinde yer alan yalnız bir liman şehri, 1848-1945 arasındaki gelişimini izleyeceğiz. Pal Sokağı'nın şirin çocukları bu kitapta da var, tek fark sokaklarının denizlerden ibaret olması. Moby Dick'ten elbette fazlaca yararlanılmış ama Melville'in Efsunlu Adalar adlı, bol parçalı uzun öyküsü zannediyorum ki metnin biçim olarak da karşılığıdır. Conrad'ın karakterlerindeki iktidar hırsı, bilinmeyen dünyayla kurulan iletişim ve bu iletişimin yarattığı değişim olduğu gibi kullanılıyor. Jensen, memleketinin hikâyesini, tarihini başka metinlerin yardımıyla tekrar kurguluyor.
Kabaca üç neslin anlatıldığını söyleyebiliriz, ilk iki nesil baba-oğuldan müteşekkil ama üçüncüsü, fikrimce aralarındaki en şanssız nesil, oğlun manevi evladı ve arkadaşları. Kronolojik anlatıda ilk bölümler daha eski hikâyeleri içerdiği için gerçeğin yorumlanmasına daha açık, zaten daha ilk cümleden bir adamın havaya uçup ayaklarının üzerine konduğunu öğreniriz. Adama peygamber muamelesi yaparlar, neler neler. Mevzunun ilerlemesiyle gerçeğe yaklaşırız, şiirsel anlatı kendini ara ara sezdirse de yerini daha gerçekçi bir ifadeye bırakır. Şehrin endüstrileşmesiyle ilgili bir hadiseye bağlıyorum, makineleşme ve insanın yanlış tercihleri, doğanın müziğinin duyulmasını engelliyor. Sürgün Gezegeni'nde ve Cthulhu Mitosu Öyküleri'nden birinde geçer; doğa, yaratmadığı öğelere karşı düşmanlık besler ve onların yaşamalarına müsaade etmez. Öldürülen şiirin sesi, şehrin zenginliğini ifade eden gemilerin yavaş yavaş ortadan kaybolmasıyla, denizde kaybolan veya savaşta ölen insanların acısıyla dinmeye yüz tutar. Özellikle büyük savaşların zamanında karakterlerin çıldırmaya yüz tuttukları bölümler nefes kesici ölçüde gerçekçidir. Makineleşme sonucu karakterlerin her biri dişli haline gelir, birbirine geçen parçalar yavaş yavaş kırılmaya başlar ve metnin sonunda hepsi çöker.

Roman dört bölümden oluşuyor, sonlara doğru geçmişin imgesel anlatısının yerini gerçeğin mutlak görüntüsü alıyor. Çok farklı meseleler var, roman adeta tipik bir Opeth şarkısı; tek şarkının içerdiği riff'lerden bir albümlük malzeme çıkartılabilir, bu romandan da beş roman çıkarmış aslında. Öykü benzeri bölümlerle bağlanan bir anlatıyı tercih etmiş Jensen. Rengarenk bir destan. 800 sayfalık epik, bombastik bir serüven.
Anlatıcı mevzusu da ilginç, zaman zaman hikâyesini kendi anlatan karakterlerin sesini duyarız ama çoğunlukla birinci çoğul şahsın kullanıldığı bir anlatı vardır. Boğulanlar mı konuşur, şehir mi konuşur bilmem ama ben anlatıcının şehrin ruhu olduğunu düşünmekten keyif alıyorum.
Bunu gerçekten okumanız lazım.
İsim son derece başarılı, insanoğlu Şeytan'ın yüzünü imgeleminden çıkartıyor ama yüzyıllar boyunca değişen din anlayışı, toplumsal meseleler hep farklı bir maskenin yaratılmasına sebep oluyor. Maskeden önce, alakalı olarak belki Şeytan'ın isimlerini anmak lazım, Link'in kitabın başında bu isimleri -Lucifer, Şeytan, kırarım boynuzunu iblis vs.- incelediği bölüm maskelere bir giriş niteliği taşıyor. Sanatın ve isimlendirmenin temeli olarak göstergelerin varlığı da pek önemlidir. "Sanatta bir imgenin ya da edebiyatta bir temanın ilk örneği aslında hiçbir şeye işaret etmeyebilir. Önemli olan, ortaya çıktığı tarihsel bağlam nedeniyle yankı uyandıran ilk örnektir." (s. 21) Tarihsel şartlarda birçok şeytan birbirinin yerine geçmiştir, gösterilenle gösteren yer değiştirmiştir, kafalar çorbaya dönmüştür. D. H. Lawrence'tan bir alıntı var başta, adam diyor ki bir öykü vardır, bir de anlatıcı. Anlatıcıyı sallayın, öyküye bakın. Oysa öykü de tam bilinemediğinden ya da çarpıtıldığından ötürü birçok Şeytan tipiyle karşılaşırız. Boynuzlu, üç diş dirgenli, dev, küçük, iğrenç, yakışıklı, çeşit çeşit. Bunların tarihte ortaya çıkışını ve sanatın ne ölçüde gerçek bir hikâye anlattığını izleyeceğiz.
Şeytan'ın işlevi tartışmaların merkezinde. Jeffrey Burton Russell'ın çalışmaları bu konuda yol gösterebilecek temel kaynaklardandır diyeceğim de kitapların yeni baskısı yokmuş. Neyse, Lucifer'ın düşüşü, Mikail'le savaşı ve düalizm muhabbetinden aslında Tanrı'nın bir maskesi olması falan, kitapta irdelenen eserlerin temelini oluşturuyor. Tanrı'nın yardımcısı olan Şeytan'ın pek çirkin olamayacağı malum, düşman olansa gayet gudubet. "Ağzından ateşler çıkaran bir canavarla Cennet'ten kovulan Lucifer'in ortak neyi olabilir? İkisi de Şeytandır; ancak bu iki imgeyi birleştirmenin hiçbir yolu yoktur. Teolojik açıdan, bunlar Şeytan'ın iki farklı görüntüsü olabilir; ama aynı kişi değiller. Bunun esas nedeni bu iki imgenin neredeyse hiçbir zaman kesişmemiş ve hiçbir zaman birleşmemiş farklı resim geleneklerinden kaynaklanmasıdır." (s. 22) Tarihteki hemen hemen tüm yorumların sanatta bir karşılığı var, bu yorumlar da eklektik, birbirinin üstünden temelleniyor. Eldeki dirgen -çatal- mesela, Poseidon'un çatalı, ondan önce de Eski Babil'in iklim tanrısı Adad'ın üçlü şimşeğiymiş, bilmem ne. Bunların izi de sürülüyor bir güzel. Toplumsal meselelere yansımalar, din alimlerinin yorumları -Şeytan'ın günahı kibir değil, şehvettir vs.- sanatta nasıl karşılık bulmuş, onlar var hep. Çinliler ve Japonlar, Şeytan'ı temsil eden figürlere kendi kültürlerinden alışık oldukları için hiç zorlanmamışlar, Avrupa'da ise Rönesans'a kadar adam akıllı bir eser yok. Sonrasında da Spinoza'nın Şeytan fikri temelde kabul görmüş bir dönem; Tanrı'nın pis işlerini gören melek. Ivan Karamazov'dan bir alıntı da yapmış yazar, Şeytan insan tarafından yaratılmışsa kendi suretinde yaratıldığına dair. Kendi kelimeleriyle de; Satan kelimesi İbranicede "düşman" demekmiş. İlk bölümde daimon, diabolus vs. pek çok kelimenin açıklaması var, buralara girmiyorum.

Başta iki farklı tema var; meleklerin düşüşü ve pis, rezil Şeytan.
Kitap aslında Şeytan üzerinden ikonografiyi, mimariyi, edebiyatı, pek çok disiplini ele alarak disiplinlerarası bağlantılar sayesinde tarihi iyice bir inceler, dünyanın çeşitli yerlerinden çok sayıda örnek sunar ve insanın hayal gücüne bir kez daha hayran kalırız.

Keyif alacaksınız ve belki korkarsınız da; sürgün bir melek olsam tasavvur edilmek istemezdim. Tahtaya vurdum.